Pazar, Mart 30, 2008

CANIM BEYLERBEYİ'M


Bu gece sana gelmek istedim tüm özlemlerimle
İçimdeki sızıyla gözümün yaşıyla
Beni sende bulmak istedim haykırışlarımla
Tüm acılarımı gören sevinçlerime ortak olan sen
Hani heyecanlarımı saklamıştın bağrında
Gözyaşlarımı emanet etmiştim ya çıkmazlarına
Seni sende bulmak umudu varya eskisi gibi

Bulamam sende bıraktıklarımı biliyorum
Belki kıyıda köşede kalan bir nefes
Belkide ağaçların gövdesinde bir çizik
Bu gece yollarında yürümek istiyorum yalınayak
Köşeleri tutmuş zayıf sokak ışıklarında
O direğin o sokak ışığının altında oturup
Saatlerce ağlamak
Üstüme üstüme gelen duvarlar sende yıkılsın istiyorum
Sana bıraktığım iki katlı ahşap evleri
Seni sevenlere sakladın belkide gelirsem bulurmuyum
Seni sende bulma umudu varya eskisi gibi

Sana emanet ettiğim sevdiklerimi
Sende bıraktığım çocukluğumu gençliğimi
Bu gece sana gelsem bıraktığım yerde olurmusun
Yine gelirmi sekin onsekiz vapuru
Yine çalarmı kaptan düdüğü yetişin diye
İçimdeki haykırışları duyarmısın sana gelsem bu gece
Seni sende bulma umudu varya eskisi gibi

Zaman hiç acımadı ne sana ne bana yok etti tüm geçmişi
Biliyorum sende sen değilsin artık
Değişmeyen tek yerin o yamaç o taş dikili toprak
Sevdiklerimi sakladığın toprağına kapansam
Saatlerce ağlasam
Seni sende bulsam bu gece kucak açarmısın
Seni geçmişi çok özlediğimi söylesem beni duyarmısın

Çarşamba, Mart 26, 2008

ACIMASIZ GECELER

Sessizliğin verdiği sıkıntı, yorgun olan yüreğini daha bir sıkmıştı bu gece. Yine zor bir gece başlıyordu, sabahı zor eden gecelerden biri... Yanında yatan ablası uykuya direnememiş, yarı açık gözleriyle dalmıştı az önce. Sıkıntıyla kıpırdadı, çok fazla hareket edip ablasını uyandırmak istemiyordu. Yattığı yerden gözlerini tavana dikti, beyaz kirece boyalı tavanda geçmişini arıyordu sanki. Gece lambasının hafif aydınlığı, tavanda istemediği oyunlar sergiliyordu gözlerine. İşte yine oraya sinmiş bakıyordu. Zor geçen gecelerden birinde düşlerinde görmüştü onu ama şimdi gerçekti işte! Gelmiş, karşısında olanca yalın haliyle duruyordu.
Onu düşünde gördüğü gece çocukluğu gelmişti aklına. Ne güzeldi köyleri! Taşlıktan çıkılan kapı önü, çiçeklerle dolu ön bahçesi, arkada uzanan üzüm bağları, ailesi... Neşe dolu, cıvıl cıvıl bir hayat... Evin en küçüğü olmasından dolayı sevgileri hep üzerinde taşımıştı. "El bebe gül bebe" büyümüştü. Çok söylemezlerdi sevgi sözcüklerini ama hissettirirlerdi bakışlarından, anlardı çok sevildiğini.
Sonra babaannesi, hep sırtında taşımıştı küçüklüğünde. Sırtından indirse bile kucağına alır, dizlerinde hoplatır, yerlere bırakmazdı hiç. Onu okula da babaannesi hazırlamıştı. Hazırlanmak!. Ne tuhaf hayatta her şeye önceden hazırlanıyor insan, yarını bilmeden, geleceği düşünmeden.
"Bir an sonrası yokken, bir gün, bir ay, bir yıl sonrası için bile hazırlanıyoruz" diye sessiz bir şekilde mırıldandı.
Yanında yatan ablasının sağından soluna dönerken, ışığın görüş alanı değişmiş, beyaz tavanda geçmişinden başka günleri getirmişti gözüne.
Ne hayallerle hazırlanmıştı evliliğe, mutluydu çok mutlu. Sevdiği adamla evlenecek, sıcacık bir evi olacak, çocuklarını büyütecekti. Oysa gelinliği onunla alay eder gibi tavanda takılıydı şimdi. Kısa bir nişanlılık dönemi geçirmiş, hep evliliğe, giyeceği gelinliğe hazırlamıştı kendini.


Saate takıldı bir an gözleri, daha çok erkendi, sabaha, günün ilk ışıklarına daha çok vardı. "Ne farkeder ki? Belki sabah bile olmaz bu gece," diye düşündü.
Küçük yaşta evlenmişti, sevdiğine kavuşmak için bekleyememişti fazla. Mutlu geçen evliliğini çocuklarla doruğa çıkarmak istiyor ama olmuyordu. Hazırlık yapıyordu devamlı, "işte şimdi" der olmuştu her ay. Ne çok giysi, oyuncak almış, alamadıklarını da kafasında hazırlamıştı.
Üç yıl beklemişti oğluna kavuşmak için. "Tam kaç yaşında şimdi?" diye düşünüyor olduğuna kızdı birden. "Oğlumun yaşını unutacak kadar da değil artık!"
Sesli konuştuğunu ablasının uykudan uyandığını hissettiğinde anladı. Ablası uyanmış, ses etmemiş, sadece kardeşinin elini sıkı sıkı tutmuştu. İçine bir sıcaklık yayıldı. "Uyumaya çalış," diyordu ablası fısıltıyla. Uyarısına uymak için sıkıca kapadı gözlerini, belki karanlık daha kolay yapacaktı sabahı, belki de alışması gerekliydi.
Evinden koparıp apar topar getirmişlerdi baba evine. Sevgi yumağı içerisindeydi ama kendi evinde olmayı tercih ederdi. Ne olacaksa olsun! kendi evinde olmalıydı belki de. Üç yaşına gelen oğlunu yuvaya vermeye hazırlanıyordu. Evini taşımayı düşünüyor, eskiyen eşyalarını değiştirmek istiyordu. Gelecek için hayalleri, planları vardı her genç gibi.
Gözlerini açtığında sabahın ilk ışıkları perdenin kıvrımlarından içeri sızmaya çalışıyordu. "Bu gece de bitti," diye düşündü. Yarın olmuştu işte. Bir yarın daha... Yarını var mıydı? Bilmiyordu.
Yarınlarına hazırlık yapmıştı hep, her düşüne bir hazırlık!
Ama ölüme hiç hazırlık yapmamıştı! Kim yapardı ki ölüme hazırlık.

Ölüm onu hazırlıksız yakalamıştı. Şimdi artık yarın, belki yarından da yakın yaşamı bitiyordu.
Gözleri, perdelerle kapalı pencerenin ardından güneşin doğuşunu hissediyordu.

Ve dizelere dökülüyordu düşünceleri...


Aynalar yüzüme bakmıyor artık
Işıltısını kaybetmiş her biri
Gerçeği haykırmaktan korkuyor
Yollar geçit vermiyor şimdi
Önümde düşen yapraklar kuruyan dallar
Çıkmazlarını gizliyor mahçup gibi
Oğlum yanıma gelemiyor
Dökülmüş saçlarıma bakamıyor
Geleceğinden korkuyor sanki
Dışarıda yağmur yağıyor
Anam gözyaşlarını yağmura gizlemiş
Dudakları gülümserken
Gülüşleri ağlıyor bakışları ağlıyor belli
Ölüm kapıda bekliyor
Ellerimi uzatıyorum gel diyorum
İnat ediyor yüzüme bakamıyor
Başı önünde bekliyor
Gençliğimden utanıyor belki

Cuma, Mart 21, 2008

"M İ M" ÇOCUK İSTİSMARINI DURDURUN

Sevgili Berrin çok anlamlı bir konuda beni "mim" lemiş.
Herkesin bu konuda yazması, sesimizin yükselmesi açısından çok önemlidir.
Çocukluğunuzdaki hatırladığınız ilk şarkı, şu anda dinlediğinizdeki hissettirdikleri;
Çocukluğumdan aklımda kalan ilk şarkı,
"Biz Heybeli'de her gece mehtaba çıkardık
Sandallarımız neşe dolar mehtaba dalardık"
Şu anda dinlediğimde, çocukluğumu ve evde annemin mırıldanarak söylemesi, genç yaşta hayata veda edişi ve onu çok özlediğimi hissettirir.
* * * *

Dünün çocukları, bugünün gençleri, bugünün çocukları yarının gençleri.

Geleceğimiz çocuklarımız...
Çocuklarımızın ilk durağı olan evleri ve aileleri yetişmeleri açısından en önemli etkendir. Güvenli, saygılı, kendini aşmayı bilen bireyler yetiştirmek aileye düşen ilk görevdir. Doğduğu andan itibaren birey haklarına sahip olan çocuklarımız, haklarını bilerek yetiştirilmeli, savunmasını öğrenmeli, sözlerinin dinlendiğini bilmelidirler.
Ebeveyinlerin çocuk ihmali çocuk istismarlığını getirir.
Fiziksel cezalar alan çocuklar, kaba gücün etkin bir yöntem olduğuna inanarak büyürler. Aile içi geçimsizlik, yoksulluk, şiddet ve alkol ile tanışarak büyüyen çocukların, ruh sağlığı yaşamı ve kişiliği üzerinde çok önemli etkisi vardır.
Ailelerin yetersiz olduğu durumlarda devletin yardımı gereklidir. 1990 yıllarının sonunda hayatımıza giren "çocuk hakları sözleşmesi" ne yazık ki sözleşme olarak kalmış, icraat Türkiye sınırları içinde yerini bulmamıştır.
Yokluklarla mücaadele eden aileler, yoksulluklarının yanısıra çok çocuk yaparak körpecik fidanları hiç acımasızca ayak altına almaktadırlar.

Dünyada "çocuk istismarı" çok yapılan bir ülke olduğumuzdan, bizlere düşen görev eğitim, eğitim, eğitimdir.

Markete sigara almaya gönderilen çocuk uyuşturucuyla tanışır.
Oniki yaşına gelince, tekstile çalışmaya gönderilen çocuk yanlış cinsellikle tanışır.
Kağıt, kalem yerine oyuncak tabancayla oynayan çocuk şiddetle tanışır.
Oyun parkları yerine mendil satmaya gönderilen çocuk hırsızlıkla tanışır.

Lütfen bakacağımız kadar çocuk sahibi olalım ve lütfen her çocuğa birey olarak saygı duyalım.

Ne yazık ki çocuk istismarlığı geleceğimizi hızla karanlığa götürmektedir.
doctus
Yeter artık! ve "ÇOCUK İSTİSMARINI DURDURUN" diyelim ve elbirliğiyle durduralım.

Bende yaşamın kıyısında olarak Sevgili GEVEZE KALEM, Sevgili ZEVZEK ZEVZEK ve Sevgili ADMİN'i "mim"liyorum.

(Bu mimi yanıtlarken yazınızda lütfen ÇOCUK İSTİSMARINI DURUDURUN sloganına yer verin ve banner'ın sevgili artemis'in sayfasındaki kodunu sayfanıza kopyalayın.)

Çarşamba, Mart 19, 2008

" S O B E "

Sevgili arkadaşım Hatice beni "Sobelemiş"
Sevgilerimi iletir, memnuniyetle cevaplamaya çalışacağım.

Yemeği ve yapmayı en çok sevdiğiniz yemek;
Aslında yemek yapmayı ve yemeği seven bir yapım olmasına karşın, bunca yıldan sonra "bıkkınlıktan olsa gerek" ne yemek yapmayı seviyorum nede yemek yemeği.
Yine de sarma ve köfte her zaman tercihimdir.


Evliliğiniz evlenmeden önceki beklentilerinizi karşıladımı? Şimdiki aklınız olsa yine evlenirmiydiniz?
Evlenmeden önce ne evlilik hayalleri kurdum ne beklentiler düşledim. Çünkü idaallerim çok değişikti, hiç evlenmeyecek idallerime kavuşmak için mücaadele edecektim. Olmadı!
Şimdiki aklım olsa "hiç evlenmezdim" düşüncesi bile hemen dikkatimi, evliliğimden şu anda sahip olduklarıma çevriliyor. Onlarsın bir yaşam olmazmış diyebilirim.


Seçme şansınız olsaydı başka bir ülkede yaşamak istermiydiniz?
Başka ülkeler görmek, gezmek, aylarca da kalmak isterdim. Devamlı gidip gelmek çok çok güzel olurdu. Ama asla devamlı yaşamak istemezdim.

Günün en çok hangi vaktini seversiniz? Neden?
Günün son saatleri olan 22.00 ila günün ilk saatleri olan 2.00 saatleri arasını çok severim. Kendimin kendine daha çok zaman ayırdığı için olsa gerek.

En son okuduğunuz kitaplar hangisi? Tavsiye edeceğiniz başka kitaplar varmı?
Şu anda okuduğum Ayşe Kulin'in "Veda" isimli kitabı, çok güzel bir anlatımla Osmanlı tarihinin sonlarında yaşananlara değiniyor Ayşe Kulin ve Murat Bardakçı'nın tarihi arşivinden yararlanarak, aynı zamanda büyük dedesinin yaşadıklarını anlatıyor.
Bir evvelki ise, "Ömrümden uzun ideallerim var" kitabı. Vehbi Koç'un kızı Suna Kıraç'ın başladığı ama rahatsızlığı dolayısiyle sonlarının eşi İnan Kıraç'ın yardımlarıyla tamamladığı kitap. Çok saygı duyarak okuduğum bu kitapı herkese tavsiye edebilirim.
Sekiz yıl evvel geçirdiği ALS hastalığı nedeniyle dünya ile ilişkisi sadece iki gözü olan Suna Kıraç, babası Vehbi Koç'un gençlik yıllarından itibaren yaşamını kaleme almış, kendi çocukluğunu, gençliğini, ideallerini, çalışmalarını yazmış ve hastalığına uzanan bedenini gözleriyle anlatmış.

Sevgilerle,

Perşembe, Mart 13, 2008

SÜRGÜNE GİDEN GÖNLÜ VURGUN


Sabahın ilk gün ışıklarıyla kalkmıştı, evdekileri rahatsız etmemek için çok dikkatli davranıyor, parmak uçlarında geziniyordu. "Çok yorgunum," dedi mırıldanır gibi. Gece hiç uyuyamamıştı, geç gelmiş ve biraz da aldığı alkolün etkisiyle, kafasına üşüşen düşünceler serseme çevirmişti geceyi. Uyumaya çaba göstermiş ama uyuyamamıştı. Sağa sola döndükçe kafasının altındaki yastık bile isyan edercesine dertop olmuştu.
"Keşke kalkmasaydım, bir-iki dönüşten sonra belki uyuyabilirdim," diye düşündü. O ne yapmıştı peki? Yataktan kalkmış, üstüne de bir şey almadan camın cumbasına oturmuş, kafesi de yarıya kadar açmış ve sigara üstüne sigara içmişti.
"Ah bugünü ve geceyi bir atlatsam..." Yine kendi kendine mırıldandığını hissetti. Başı çatlarcasına ağrıyordu.
Yeleğini giymiş, köstekli saatini de cebine yerleştirmişti, çıkmaya hazırdı artık. Tahta merdivenlerin gıcırdamaması için destek alırcasına elini duvara dayadı.
"Kahvaltı etmeden mi çıkıyorsun?" diyen ablasının sesiyle durdu. Ablası sabahlığının kuşağını bağlarken bir taraftan da çıplak ayaklarına giymek için terlik arıyordu. "Niye erken kalktın, bu saatte dükkanda ne yapacaksın, akşam da geç geldin, bir türlü konuşamıyoruz, bu meseleyi bitirelim, böyle olmaz oğlum, kaçmakla bir yere varılmaz, dur sana çay yapayım, çay içerken konuşuruz ," diye arkası gelmez bir şekilde sözcükleri sıralıyor, cevap beklemeden günlerce konuşmak istediklerinin özetini yaparcasına konuşmasına devam ediyordu. "Çok iyi bir kızcağızmış, kimi kimsesi de yokmuş, iyi eş olur diyorlar, bugünlerde bir gidip göreyim diyorum."
Bir ayağı merdiven başında, bir ayağı ilk merdivende, ablasının hem terliğini araması, aynı anda bir saatlik konuşmayı bir dakikaya sığdırması başının ağrısını artırmıştı. "Abla!" diyebildi sadece. Abla devam ediyordu. "Böyle olmaz, artık otuz yaşına geliyorsun, evin barkın olsun, sen de çoluk çocuğa karış istiyorum."
"Başım çok ağrıyor, dükkan da kirli, biraz erken gidip temizlemek istiyorum, müsaade ederseniz, akşam gelince konuşmamız mümkün mü?" diyebildi sadece. Ayağına terliğini bularak giyen, sabahlığının kuşağını da en nihayet bağlamış olan abla, kardeşinin yanına gelip yanaklarını öptükten sonra, "Hayırlı işler olsun, akşam bereketinle dön," diyerek yolcu etti kardeşini. Aynı zamanda arkasından yine iki lafı eklemeden edemedi, "Akşama erken gel konuşalım."
Kardeşi çıktıktan sonra abla, eşi ve okula gidecek çocukları için kahvaltı hazırlıklarına başladı. Aynı zamanda kardeşinin erken gidişi hakkında kendi kendine yorum yapmaya başladı. "Sokağın kızlarından mı kaçıyor acaba, yoksa yoksa yine o kadın için mi bunca sıkıntısı? Nesi var bu çocuğun? Allah'ım günlerdir bir hayalet gibi gelip gidiyor".
Çok yakışıklıydı kardeşi, onun geliş gidiş saatlerini bilen sokağın bütün kızları kafes arkalarına üşüşür geçişini seyrederlerdi, her fırsatta. "Abla, abla?" derler kendi peşini de bırakmazlardı. "Şu güzel kızlardan birine gönül vermedi de gitti dul bir kadına gönül verdi," diye hayıflandı. Neyse ki geçenlerde bittiğini söylemişti. "Hem büyük, hem dul, benim kardeşime göre değil!" Kendi kendine bir söylenip, bir düşünüp çayı demledi, kahvaltıyı hazırladı.

Marangozhaneye girdiği zaman gerçekten çok dağınık bırakmış olduğunu gördü ama toplamak temizlemek yerine kafasını iki elinin arasına alarak bir tahtanın üzerine çöktü. Başının ağrısını geçirmeye çalışarak şakaklarını hafif hafif ovaladı, yok geçmiyordu bir türlü...
Aradan ne kadar zaman geçti bilmiyordu. Kalktı kapıya doğru yürüdü, tam kapıdan çıkmak üzereyken, dükkanın açıldığını gören kahveci çırağı çay getirdi. "Ben de çay içmeye geliyordum, çok iyi oldu" dedi ve ekledi, "Dur biraz, iki satır yazı yazayım da, benim aşağıdaki eve götür." Kahveci çırağı hafif tebessüm ederek, "Tamam abi, zaten o tarafa yolum var, veririz yengeye," dedi.
Kahveci çırağı çıktıktan sonra çayını bitirdi ve kaçınılmaz olan dağınık dükkanı toplamaya başladı.
Kafasına düşüncelerin bir gidiyor biri geliyor, bitirmek istediği işi kendine mazeret arar gibi, sorularının cevaplarını da kendi veriyordu.
"Bitirmeliyim artık, bir sene oldu neredeyse."
"Zaten başlaması hataydı, oldu bir kere."
"Hiç bir ümit vermedim ama, o her şeye razı oldu."

Çok sevmişti onu genç kadın, o da sevmişti, sevmişti de keşke bu türlü olmasaydı. Bu şekildeki birliktelikleri hiç hoş değildi. Genç kadının ona olan sevgisi, hiçbir karşılık beklemeden evini açışı, beraberlikleri hepsi bir anda olmuştu. Kendi de kapılmıştı işte. Sonra aradan geçen zaman ikisini de sevgiye boğmuş, değer yargılar önemsenmemiş, kimseleri umursamaz olmuşlardı. Her beraberliklerinin sonunda, "Bu son olsun," düşüncesiyle ayrılmış sonra yine sevgisine yenik düşüp ona dönmüştü. Evlenmek istiyordu genç kadın, sevgilisini sıkmadan arada bir dile getiriyor, alacağı cevabı bildiği için hemen susuyor, başını öne eğerek, "Bu sevgin de yeter bana," diyordu. Çok acı konuşmuştu sevdiği kadına karşı, onu sıkan buydu.
"Bugün benimle hesapsız birlikte olan birini nikahıma alamam, karım diyemem, ben bu güveni duyamam!" demişti.
Her şeye razı olacak kadar çok seviyordu genç kadın onu. Bunu fırsat bildiği için de kendi kendine kızıyor, sona erdirmeye çaba gösteriyor ama sevgisi de bunu engelliyordu.
Başının ağrısı geçmemiş daha da artmıştı sanki. "Bu gece bu işi bitirmeliyim, hem ona hem kendime yazık ediyorum, kangren olan parmağı keserler," düşünce kararlığı biraz içini rahatlattı.
Kapının tokmağını çalmış açılmasını beklerken içeriden seke seke gelen neşeli ayak sesleri biraz içini burktu. "Hayır vazgeçmemeliyim," diye düşündü. Kapı açıldığı zaman içeriden nefis yemek kokuları geliyordu. Genç kadın kahveci çırağının getirdiği pusuladan sonra akşama hazırlık yapmış ona güzel mezelerle dolu bir akşam sofrası hazırlamıştı.
Birliktelikleri ikisine de huzur veriyordu, birlikte yemek yiyorlar, biraz alkol alıyorlar, eğer denk düşerse radyodan yayılan fasıla eşlik ediyorlardı.
Genç kadın beraber oldukları geceler hiç uyumaz sabaha kadar sevdiğini seyrederek geçirirdi. Yemeğin sonuna doğru bir kadeh daha içmek istedi.
"Çok oldu," dedi genç kadın.
"Bırak içeyim, bu gece sana vedaya geldim. Artık ayrılma zamanıdır, uzadıkça daha çok çıkmazlara giriyoruz, her son dediğimiz yeni başlangıçlara giriyor," diyerek içmesine devam ediyor, başı önünde mezeleri çatalının ucuyla karıştırıyordu.
"Bırak gideyim, sonu yok bunun hem ben senin sevgine layık değilim, hem bu durumda sana da kötülük yapıyorum." Yavaş yavaş içkinin verdiği uyuşuklukla devam etti " bu gece son daha sonrası yok."
Gözleri nemli dinlemişti genç kadın bütün bu söylenenleri, konuşmaya çalıştı birkaç kere ama hiç sesi çıkmamıştı. Sonra yavaşça yerinden kalkıp sevdiğinin yanına geldi, başı önünde konuşan sevdiğinin yüzüne eğilerek, "Ben sana her şeyimle, yüreğimle vurgunum. Sen beni sürgüne yolluyorsun, haksızlık bu!" diyebildi.

Sabah burnunun ucuna hafif hafif esen bir rüzgarla uyandığında gün ağarmıştı. "Sızıp kalmışım," diye düşündü. Kendini toparlamaya çalıştı, ne olduğuna anlam veremiyordu, kendine tam gelememişti henüz. Akşam ne olmuştu diye düşünmeye çalışırken onu gördü.

Tam başucunda boynuna geçirdiği bir iple kendini asmıştı sevdiği, asıldığı yerde sallanıyor, sallantısı yüzüne doğru esinti yapıyordu.
Ve bitmişti beraberlikleri işte, yıllarca sürecek bir vicdan azabı bırakarak.


Yaşamın kıyısında derki; Bu bir öykü değildir, çook eskilerden kalmış gerçek yaşamdan bir kesittir.

Pazartesi, Mart 10, 2008

İYİ Kİ DOĞDUN PRENSESİM

Hoşgeldin Prensesim...

Sevinç ve heyecanla geçen bir gecenin gün doğumu... Bir başka doğmuştu güneş, o çok güzel ilkbahar sabahında, kuşlar bir başka ötüyor, ağaçlar hafif esen rüzgarla bir başka oynaşıyordu.

Biz ise çok karışık duygulardaydık. Kalbimiz bulunduğu kafesin içine sığamayacak şekilde çırpınıyor, nefesimiz yayılan dudaklarımızın kenarından ıslık çalar gibi çıkıyor, sana kavuşmaya koşuyorduk.

Hoşgeldin Nar Çiçeğim...

O an! hemşirenin kollarında girdin bebek odasına. Dışarıdan bakan bizler, aklımız henüz ameliyathanede bulunan annende olmasına karşın, sevinç çığlıklarıyla karşıladık seni. İşte şimdi oradasın yıkanıyorsun, şimdi saçın taranıyor, süslüyorlar seni nar tanem bize beğendirmek istiyorlar sanki.

Sen mi? Çığlık çığlığasın! Bağırışların bebek odasını kaplamış. Tüm bebekler, "Geldinse geldin! Biz de geldik biraz önce. Ne bağırıyorsun?" dercesine susmuşlar.

Sen durmak nedir bilmiyorsun, bizlere dönüp "Daha bu ne ki? Neler göreceksiniz daha, durduğunuz yerde duramayacaksınız, peşimi hiç bırakmayacaksınız. Yanımda getirdiklerimi hele bir tadın, nasıl bir şeymiş bir görün, öğrenin sevginin bu çeşidini de," dercesine bağırışlarına devam ediyorsun.

İşte, teyzen şu köşede çığlıklarının hiç bir karesini kaçırmamacasına 'kameramancılık' oynuyor, deden beni yeni görmüş gibi gelip gidip sarılıyor, benim ise gözüm sende, tanrıya dua ediyorum. Bir tarafta büyükbaban, babaannen...

Şimdi sen babanı sorarsın, evet canımın içi, baban da seni aylardır bekliyordu ama o an yanında yoktu çünkü yıllardır elini hiç bırakmadığı, bırakmayacağı annenin yanında yine elini tutmuş toparlanmasını ve birlikte seni kucaklayacakları ânı bekliyordu. Artık hiç ayrılmayacak bir üçlüsünüz meleğim.

Hepimizin en yeni duygusuydun, hiç tatmadığımız bir duyguydun sen prensesim. Gelirken getirdiğin sevgiye hiç doymuyoruz meleğim.

Seni sana anlatamam nar tanem, sen anlatılamaz yaşanırsın.
Ben seni sevmiyorum ilk tanem ben sana aşığım.

Durusun dupduru, dağların doruğundaki kar misali
Güzelsin çok güzel, gözlerin iki boncuk tanesi
Sevgisin sevgilisin, sevgi dolu minicik yüreğinle
Doldurdun yaşamımı o ufacık bedeninle, sen canımsın
Ufacık ellerin büyürken avuçlarımda içimdeki sıcaklıksın
İyi ki doğdun iyi ki bizim torunumuzsun, iyi ki varsın...

Beşyıl geçmiş nar çiçeğim, geçen sanki beş dakikalık zaman
Kum taneleri kadar çoğalsın ömrün, sağlıklı, mutlu yaşam
İçimize verdiğin huzur, mutluluk, sevgi seninle olsun
İyi ki doğdun iyi ki varsın iyi ki bizim torunumuzsun
Prensesim nice güzel yıllara, DOĞUM GÜNÜN KUTLU OLSUN!

Bak, dedeni de getirdim sana, o da sevgisini dökecekmiş satırlara;

Canımıza, Yaşama Sevincimize, gülen yüzümüze ve...
Bizi bu dünyada en mutlu eden biriciğimize İde'mize...
Can yavru, seni anlatmak, seni yazmak öyle çok kolay değil. Sen bize, hele hele dedene neler yaptın bir tanem. Önce benim gibi huysuz bir adamı muma çevirdin, yetmedi kırk yıllık takımımı değiştirttin. Daha da ileri gider misin bilemiyorum ama, neyse...

Gamze yanaklı, ben çevremdeki dedelere sordum, "Yaşlanmaktan memnun musunuz?" diye. Aldığım cevap hep "Hayır," oldu. Senin arkadaşların da bu soruyu dedelerine sorabilirler, büyük ihtimalle alacakları cevap "Hayır," olacaktır. Halbuki senin deden yaşlanmaktan son derece memnun ve mutlu. Çünkü ben yaşlı olmasam senin gibi dünya güzeli bir torunum, küçücük bir tapınağım olamazdı ki.

O yüzden iyi ki doğmuşsun küçük boncuğumuz, iyi ki varsın ciğerparemiz...

Seni çooook ama çoooook seven Deden..."

Cumartesi, Mart 08, 2008

DÜNYA KADINLAR GÜNÜ KUTLU OLSUN

8 Mart 1908 de yanan 129 işçi kadının anısına Saygıyla,

Perşembe, Mart 06, 2008

DUVAR OLABİLİR MİYİZ?

Elindeki kitaba çok dalmış gözükmesine karşın, gözleri satır boşluklarında geziniyordu. Her okuduğu üç satırı anlamak için tekrar başa dönüyor, okuduğu yeri bir daha okuyor, her satırı anlamak istercesine kendi kendine tekrar ediyordu. Bahçeye açılan kapı eşiğine oturmuş, eşiğin alçak oluşundan uyuşan bacaklarını hareket ettirmek için ritimle ayaklarını yere vurur gibi yapıyordu.

Eylül ayının hafif rüzgarı, oturduğu yerden vücuduna ürperti vererek bir gidip bir geri geliyor, üşütüyordu ufacık narin bedenini. "Üstüme bir hırka almalıyım," diye geçirdi içinden. Evet almalıydı, hiç içeri girmek istemese de, "olsun," dedi kendi kendine, "uyuşan ayaklarımı da açarım biraz," diye düşündü.

Yeri kaybolmasın diye bir parmağını kitabın arasına sıkıştırmış, bir eline de hırka almış kapı eşiğine dönerken üst katta yatan annesinin çığlıklarını, bağırtılarını duydu. Adımlarını hızlandırarak koşarcasına bahçeye açılan kapı eşiğine döndü, kitabını eline aldı ve eşiğin dip köşesine kendini sıkıştırırcasına oturdu.
Tekrar kitabını okuma çabasına dalmışken duyduğu bir ayak sesi ile başını kaldırdı, yanına gelen annesinin uzak akrabalarından olan teyzesiydi. Genelde sert bakışlı olan bu teyze bu sefer daha bir sert bakıyordu kendisine.

"Annen içeride son günlerini yaşarken sen burda oturmuş kitap mı okuyorsun?" diye azarlar bir ses tonu ile çıkıştı.

Sararmış bir yüzle bakışlarını dikti teyzesinin yüzüne. Ne istiyorlardı ki? Daha bir hafta evvel annesinin öleceğini, istemiyerek kulak misafiri olduğu konuşmalardan duymuş, ağlamış, çırpınmış, gözyaşları geceler boyu sürüp gitmemiş miydi? Ne demişlerdi o zaman, "Sakın ağlama, annen duymasın daha çok hasta olur, üzülür. Onu bu durumda üzmek istemessin sen, kuvvetli olmalısın, kardeşlerinin sana ihtiyacı var." Şimdi ise bu kızma nedendi?

Teyze ses tonunu biraz daha alçaltarak,
"Sanki karşımda duvar var, duvarla konuşsam daha iyi," diyerek söylene söylene içeri geri döndü.

Daha on dört yaşındaydı, ne büyük ne küçüktü. Çok fazla yük bindirmişlerdi üzerine, büyük sanıyorlardı onu. Ama teyze iyi bir söz söylemişti. Duvar gibi olmak... "Niye olmasın, belki çok daha kolay olur her şey," dedi içinden bir ses. Olunabilir miydi?

Duvar gibi güçlü olmak... Olunurdu tabii, sırtını yaslayanlara güç verir duvarlar yerinden hiç kıpırdamadan.
Duvar gibi koruyucu... Sıcaktan, soğuktan, kaçışlardan, kötülüklerden korur duvarlar. Ona ihtiyacı olanları daima korur, hiçbir karşılık beklemeden.
Duvar gibi sırdaş, duyup da duymamak, görüp de görmemek gibi. İçinde kalır her bir şey, saklar gördüklerini, söylemez duyduklarını, isyanları yoktur kabullenirler herşeyi.
Duvar kadar soğuk, tüm duyduklarına tüm gördüklerine karşın asaletini korur duvarlar, dimdik ayaktadırlar. Soğukluğu sadece yüzeydedir, içine girilince harçları, tuğlaları, kireçleri sıcaklık verir, hissetmek istiyenler için.
Ve duvar kadar rengarenk, isteyen nasıl görmek isterse o renk.

Yumuşacık dokunuşlarla yenilenir duvarlar, tüm yazılmış, çizilmiş, hırpalanmışlarını içinde bırakarak.

Yerinden usulca kalktı küçük gençkız, elindeki kitabı nerede kaldığına bakmadan özenle kapatarak içeri doğru yürüdü, yerine bıraktı. Sonra annesinin yattığı odaya girdi ve annesi son nefesini verene kadar yanından ayrılmadı. Annesinin tüm çığlıklarını, bağırışlarını içine atarak beşinci duvar olmuştu bu dört duvarlı odada.

Yaşamın kıyısında der ki, her duvarın ayrı bir yaşamı vardır, içinde yaşanılanlarla saklı kendisine ait.

LinkWithin

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...