Öykü Atölyesi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Öykü Atölyesi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Pazar, Şubat 27, 2011

BİR FOTOĞRAF-BİR ANI










"Anı yazmak, ölümün elinden bir şey kurtarmaktır."
ANDRE GİDE





Çantama tıkıştırdığım içi para dolu bir zarf ve hediye bir kol saati ile cam kapının önündeki merdivenlerden inerken özel yaşamıma yapılan yargısız infaz sonucu duyduğum öfke içimde gittikce büyüyordu. Özel yaşamıma bu denli girilerek karışılması, hiç sevmediğim ve hatta hiç yapmadığım bir şeyi yaptırmıştı bana. "Aaahh..." etmiştim, hemde taaa içimden.

"Benden beter olsun" dediğimde gülmüştü arkadaşım, haklıydı ne beterliğim vardı ki! bu düşünce ister istemez elimi karnımda sevgiyle gezdirmeme sebep olmuştu. Benden beter olsun demek benden daha mutlu olmak demekti, benden daha fazla meleğe sahip olmak demekti.

Pazartesi günü işime giderken doğum iznime çıkmama bir hafta kaldığını biliyordum ama o pazartesi işimin son günü olacağını hiç düşünmemiştim. Servisteki masama doğru yürürken müdürümüzün camlı bölmesinden geçişimde "günaydın" la birlikte beni odasına çağırmış ve oturmam için koltuğu işaret etmişti. "Buyrun"
Demek ki uzun bir konuşma olacaktı! aslında elemanlar ve amirler arasında bu kadar resmiyet olmayan iş yerimizde bu ciddiyet aynı zamanda da şaşırtıcıydı.
"Sizi sevdiğimizi biliyorsunuz, çalışkan ve değerli bir elemanımızsınız. Bu anlamda sizden memnunuz ama bazı durumlar vardır ki işyerleri için oldukca önemlidir. Bir elemanın bu durumlarda alacağı izin süresinde ve sonraki dönemlerdeki izin alma ihtiyacının çoğalması halinde yapılması gereken iş beklemez. Bakın bize! benim eşimde çalıştığından 10 yaşına gelen oğlumuzun üzerine ikinci bir çocuğu ancak düşünebildik. Bir yıl arayla üç aylık izin süresi, servisteki başka arkadaşların iş yükünün artması ve iki küçük çocukla çalışma veriminizin azalması demektir. Doğum izninizin bitimine kadar elemanımız olmaya devam edeceksiniz, sonrasında sizle çalışamayacağımızı üzülerek söylemek zorundayım. Personel servisine giderek gerekli işlemleri yaptıktan sonra misafirimiz olarak istediğiniz sürece burada olabilirsiniz."
Demişti, hiç nefes almadan arka arkaya sıralamıştı cümlelerini. Belki onun için de zordu bu konuşmayı yapmak, belki de cevap vermemi engellemek içindi. Bende hiç ses etmeden dinlemiş, tek bir cümle söylemeden teşekkür ederek ayrılmıştım odasından.

İlk iş yerimdi, ufak bir staj döneminden sonra girmiştim ve çok severek de çalışmıştım. (Tüm çalışma hayatımda en sevdiğim iş yeri olmuştur.) Bekardım girdiğimde, o iş yerimde evlendim ve sonra bir çocuğum oldu, senesine bir çocuğum daha oldu. Tam bir yaş on gün arası olan iki küçük çocuk ile çalışmak benim içinde oldukca zordu, zaten çalışma hayatıma ara vermek zorundaydım. Bu anlamda haklıydı amirim ammmaaa sadece çıkışımı verseydi keşke.
İşime son verilişinden değil bana kendini örnek gösterip ahkam kesmesinden ve özel hayatıma girilmesinden dolayı çok yaralanmıştım.

Sonra!
Sanırım bir yıla yakın bir zaman geçmişti, devamlı görüştüğüm arkadaşımdan bir telefon aldım. Hoş beş sohbet arkasından şöyle demişti "...... beyin hanımı hamileymiş, ikiz bebek bekliyormuş, hemde kucağındaki bebeği daha yedi aylık olmadan. Seni anıyor devamlı, "ah"ını mı aldım ne? diye."
Dünyaya gelecek bir cana engel yoktur, dünyadan gidene de. Kadının çalışma hayatındaki zorluklarını düşüncesizlikle suçlayan amirim dört çocuk sahibi olduğunda eşine "Daha çocuğumuz yaşını doldurmadan yeniden çocuk niye düşündük ki" diye sormuşmudur acaba?

İyi ki varsın yavrum, iyi ki doğmuşsun ve sen bana Allahın bir hediyesisin...


Öykü Atölyesi
Fotoğrafın dili köşesinin bana hatırlattığı...



Pazartesi, Ocak 03, 2011

BİR YOL HİKAYESİ


İşte gidiyorum!
"Gitmek zorundayız" dediklerinde bu kadar kolay ve çabuk olacağını düşünememiştim. Bana sorulsaydı istermiydim acaba? yoksa çaresizlikmiydi suskunluğum. Aslında çocuk bedenim bu gidişi kabullenmeyecek kadar yorgun. Giderken arkamda çocukluğumu bırakıyorum, bir daha dönemeyeceğim dönersem de bulamayacağım çocukluğumu. Gittiğim yer yeni bir hayatın başlangıcı olmalı, bunu hissetmek bile beni rahatlatmıyor. Korkuyorum! Yakınlarım var orada, beni kendim gibi seven, kendim gibi sevdiklerim. Güvende olacağımı biliyorum ama yine de korkuyorum...

Boş odada kalmış son bir eşya, tahta bir masa, kitabımı koymuşum üzerine gitmeye itiraz edercesine. Son kez yüklüğe girdiğimde ayağıma takılan yırtılmış ufak bir kağıt parçasında "yeşillendi şim" yazıyor, yeşillendi şimdi toprağın satırlarından koparılmış düşmüştü, onun itirazı yüklükten bile çıkmamaktı. Sahi! gittiğim yerde merdiven altı varmıydı? yada kaçıp saklanacağım, saklanıp ağlayacağım bir yüklük. Peki ya şu köşedeki sokak lambası, belki bir daha kitap bile okuyamam...

Bir çocuk tutuyor elimi, sıkıyor kuvvetsizce "hadi" diyor hadi! bakıyorum bana çevrilen simsiyah bir çift göze içim yanıyor, simsiyah gözler gözlerimden içime akıp yüreğime dokunuyor. Sıkıyorum elini kuvvetlice, yanımda götürdüklerimiydi değerli olan bıraktıklarım mı? Bıraktıklarım zaten bir daha sahip olamayacaklarım, götürdüğüm sevgilerin yanına rüzgarıyla yerleşenler...

Son bir kez arkama baktığımda durgunluğuma iki damla gözyaşı itirazıydı. Özleyeceğim, doğduğum-büyüdüğüm-kazandığım-kaybettiğim yaşamımın kısacık yıllarına sığmayacak kadar çok yaşadığım bu yerleri, hemde çok özleyeceğim, en çokta komşu Hayriye teyzenin bahçemize sarkan iri mor erik dallarını özleyeceğim...





Öykü Atölyesi
Fotoğrafın dili çalışmasıdır...

Perşembe, Aralık 16, 2010

ÖZLEMLERİMDEN






Doğduğum; çocukluğumun unutulmazlarını yaşadığım, büyüdüğüm; gençliğimin acı-tatlı anılarını sokaklarına sakladığım, yaşadığım; içinde yaşarken özlediğim şehir...
Herkesin rüyası, sevdası, taşında toprağında altın aradığı, umutlarını iki bavula sığdırıp son istasyonda bıraktığı şehir...

Yedi muhteşem yeşil tepesi korurdu eteklerine yerleşen yaşamı, mavi denizinde balıklar göz kırpar, cilve yapardı çekilen küreklerle süzülen sandallara, bahçelerinden sokağa yayardı kokularını leylak ağaçları. "Papatya sokağı"mda papatyalar duvar diplerini süslerdi.
Her ev ayrı bir hikayeydi sırları dört duvarlarla örülen, utanırdı kapılar kilitlenmeye. Acıyı saklayan neşeyi paylaşan pencereleri çiçekli elbiseler giyerdi benim şehrimde.
Yıldızları korkusuzdu kaçmazdı uzaklara, pırıl pırıl aydınlatırdı caddeleri-sokakları, bekçi amcanın düdüğü ağlayan bebeğe ninni-hastalara yoldaş olurdu.
Kar beyaz yağardı benim şehrimde, yeşili alabildiğine yeşil, mavisi alabildiğine maviydi.
Güzel insanları vardı hep dost hep tanıdık, selam eksik olmazdı dudaklardan-tebessüm yanaklardan. Yabancı değildi gözler gözlere, eller ellere. Tertemiz ruhlar, pırıl pırıl duygular, sizli-bizli sohbetler, büyüğün küçüğüne sevgisi-küçüğün büyüğüne saygısı vardı benim şehrimde. Yeni doğmuş bebek gibi masum-tertemizdi, büyümeyi bekleyen. Büyürken kirlenmeyi hiç düşünemeden.
Parke taşları, arnavut kaldırımları, caddelere-sokaklara yazın serinlik, kışın koruyucu olan koca koca çınar ağaçları, beyaz martıları, süzüle süzüle iskeleleri dolaşan vapurları, ahşap evleri, konakları, sarayları ile tarih yazardı.
Benim şehrim, sevdiklerimi toprağında sakladığım şehrim, içinde yaşarken özlediğim şehrim, artık yaşamak zor olsada toprağına düşene dek yaşamak istediğim şehrim, herşeye rağmen sevdiğim şehrim.

Hergün biraz daha içimi acıtan, hergün biraz daha avuçlarımdan kayan, hergün biraz daha bana yabancılaşan Canım İstanbul'um...



Öykü atölye'sinin


kelime oyunlarına ithafen...




Pazar, Ağustos 22, 2010

UMUT ÇOCUKLARI ONLAR


Doğuda görev yaparken okuma yazma seferberliğinde tanıdım Neşe'yi, 38 yaşındaydı, adı gibi neşeli şen şakrak bir kadındı. Bütün sınıfı güldürür okuma yazma zorluğunu başındaki tülbente yüklerdi. "Bu" derdi, "işte bu hocanım bu güne kadar okumayı öğrenemedikse suçlusu bu tülbent, kadın olmak." Tülbentini kafasından sıyırır "şimdi bak nasıl kolayca okuyacağım görün" der, kahkahayı basardı. Çat pat okuyor, çok zorlanmıyordu aslında, "çok iyi gidiyorsun Neşe" dediğimde "yetmez hocanım kitap okumalıyım, kalın kalın kitaplar, muhtarın odasında ki kitaplar gibi, senin okuduğun kitaplar gibi" derdi...
 
Üç erkek çocuğu vardı Neşe'nin, Hasan'ın avradıydı. Hasan'ın avradı detirtmezdi kendine "Hasan'ın ikinci avradı" diye düzeltirdi, neşeyle kahkaha atarak. Neşesinin altında yatan iç dünyasını merak etmeye başlamıştım, ama soramadım, ta ki bir gün gözlerinde ki hüznü yakalayana kadar da sormadım. O gün yüzü gülerken gözleri ağlıyordu sanki, "neyin var Neşe" dediğimde "yok bir şey hocanım, benim herif bu kadar okumanın yettiğini, işlerin aksayıp durduğunu söyler durur da" dedi. Sanki sorularımın cevabı bu değildi, hissetmiştim bunu. Ve Neşe bir daha okula gelmedi...
 
"Dokuz yaşındaydım, okula başlama yaşım çoktan geçmiş ama okula gitmek, okumak istemekten de hiç geçmemiştim. Her yıl okul açıldığında defteri kalemi alınan abimi kıskanır, onun defterine kalemine sevgiyle dokunur ağlamaktan gözlerim şişerdi, ağlamalarım babamı çok kızdırır birde üstüne dayak yerdim. Anamın çaresiz bakışlarına sığınır, yardım isterdim ama anam zaten çok dayak yerdi, birde benim için yemesin diye gözyaşlarımı, akan burnumu şalvarıma siler, kaderime küserdim. Bilirsin işte çok okumam yoktur, aha bu oğlan okusun isterim de kaçar kaçar durur hocanım şunu bir zapdet demeye geldim."
 
Elime ne zaman okumak için bir kitap alsam aklıma Neşe gelirdi. Kapının hızlı hızlı çalınması ile işte karşımda Neşe duruyordu. Elinden tuttuğu, sıfıra vurulmuş saçları, korkudan sinmiş, başı önünde, çelimsiz bir erkek çocuğu ile. Kapıyı açtığımda Neşe hiç durmamış, hemen anlatmaya başlamış aynı zamanda kıvırdığı iki parmağınla da oğlanın kafasına kafasına vurmaktaydı. İçeri aldım "dur sakin ol, otur hele," dedim, neşe beni duymadı bile ama sanki itaat eder gibi sedirin köşesine ilişti, çocuğun elini bırakmıyor bir yandan da anlatmasına devam ediyordu...
 
"Dokuz yaşındaydım; aha şunun yanında anlatayım da belki anlar hocanım. Okul açılmıştı, yine çok ağlamış okula gitmek istemiştim, babam olmaz diye diretiyor iki çocuk okutacak parası olmadığından bahsediyordu. Benim okula gitmem iki defter iki kalem demekti, zaten abimi zor gönderiyor birde benim masrafıma yetişemiyeceğini tekrarlayıp duruyordu. O yıl ne oldu da bilmem daha çok ağlamış daha çok dayak yemiştim.
Anam ağlamalarıma dayanamamıştı zahir, babam evden gidince okula gitmekte olan abimin elinden kalemini aldı hışımla ortasından kırdı. İki kalem yapmıştı anacım, sonracıma kalemi bıçakla bir güzel yonttu, abimin defterinin ortasından sayfalarını çıkarttı ve iğne ile dikti. İki defterimiz de olmuştu ama abim kızıyor babama söyleyeceğini avaz avaz bağırıyordu. Söyle dedi anam baban beni döver bende seni döverim."
 
Yorulmuştu Neşe, gözyaşlarını yemenisinin ucuna silerken neşeli Neşe geldi gözlerimin önüne, hiç okuldaki haline benzemiyordu. Neşesinin altına sakladıklarını, belli ki unutmak istediklerini, içindeki yaranın kalkan kabuğu ile hem ağlıyor hem anlatıyordu.
 
"Bilesin" dedi, "bu köyde kimse bilmez bunu sen bilesin hocanım, birde şu haylaz oğlan." Ben merakla oğlu ise halen başı ününde dinliyorduk. "Sevinçle okula başlamıştım, öyle ders saati falan yok babam çıktımı bi koşa okula gidiyor, geleceğine yakın dönüyordum. İşe falan gitmezdi babam, kahveye giderdi bol bol. Anam bilirdi döneceği saati, tenbihlerdi beni. Okulda beş sayfalık defterimle yarım kalemim herşeyimdi, sayfalara yazmaya kıyamaz kalemi de kullanmaya acırdım. Hocanıma bakar, okumayı anlattıklarınla anlamaya çalışırdım. İşte az bi okumayı o zaman öğrenmiştim. Bir gün kaleminin bittiğini babama söylerken duydum abimi, kalem erken bittiği için dayak yemişti de babama anlatmıştı her şeyi. Çok dayak yemiştik hepimiz, en çok da anam yemişti, aha şurası da onun izi." Bu arada yemenisini çıkarmış alnının üstündeki saç kıvrımlarının arasında derin bir yara izini gösteriyordu." Ama şu yara izi ne ki hocanım anam ölmüştü üç gün sonra. Öldü dediler, vadesi bu kadarmış, kahırdan. Yok hocanım ben biliyorum ki yediği dayaktandı. Sonra oniki yaşıma gelince de bu köye bir çift öküz karşılığı verdi babam, benim herife ikinci avradı olarak, Hatice ablamın kuması yani. Hatice ablam iyidir de benim herif döver bazı, işte o yüzden devam edemedim okula hocanım."
 
---------------------
Öğretmen bir arkadaşım anlatmıştı Neşe'nin dramını, biraz süsledim bende, üstünden çok zaman geçtiği halde hiç unutamam. BİR KURŞUN KALEM, BİR DEFTER her zaman Neşe olarak döner bana...
 
UMUT ÇOCUKLARI ONLAR, ÇOK BİR ŞEY DEĞİL İSTEDİKLERİ, OKUMA ÖZGÜRLÜĞÜ İSTİYORLAR... BİR KURŞUN KALEM BİR DEFTERLE OKUMAK RENKLİ KALEMLERE ULAŞMAK İSTİYORLAR...
 
GELECEĞİMİZİ RENKLİ KALEMLERE DÖNÜŞTÜRMEK İÇİN 1MK SAYFASININ "BİRMİLYONKALEM UMUT ÇİÇEKLERİ OKULDA" KAMPANYASINA DESTEK OLALIM...
BÖYLE BİR KAMPANYAYA İMZA ATTIKLARI İÇİN 1MK GÖNÜL YOLCULARINA ÇOK TEŞEKKÜR EDERİM...
 


 
 
 

Pazartesi, Mart 01, 2010

RENK BEKLERKEN




Bembeyaz bir sayfaydı yaşam
Kara kalemle yazdılar
Kırmızı başlık koymadılar
Mavi çizgileri de hiç olmadı


Rengarenk çiçeklerle bezenmiş
Kenar süsü yoktu
Sayfalarımın

Düşlerim hep devam işaretli
Umutla bekledim
Pembeyi maviyi yeşili


Sayfalarım tükendikçe
Devamlı kara kalemle
Rengarenk bir SON yazısı
Hep hayalimde...




Öykü Atölyesi
Fotoğrafın dili çalışması

Çarşamba, Aralık 30, 2009

2010


Ben tüm yılbaşı gecelerimi bakır bir tepsi içine topladım...

Çok yılları geride bıraktım, çok yılbaşı gecesi yaşadım. Hepsi birbirinden güzeldi. Ailemle, yakınlarımızla, eşimle, çocuklarımla, torunlarımla tadına vara vara yaşadım. Hepsi birbirinden özeldi. Her gelen yılı umutla karşıladım, her giden yılı içime sakladım, hiç bir zaman eskimedi geçen yıllar. İçimde olgunlaştı, yerleşti, değerini arttırdı...
 
Ama! yine de benim için yılbaşı gecesi iki santim büyüklüğündeki "fırdöndü" demektir. "Yılbaşı gecesi" ve "fırdöndü." Eş anlamlıdır sanki. Bendeki anlamı bu ve her zaman öyle kalacak.Altıgen ve bir ucu topaç ucu gibi dönebilen, altı kenarında "bir al, bir koy,üç al, hepsini al, üç koy, hepsini koy" yazıları bulunan sarı bir maden parçası. Çocukluğumda tanıştığım bu sarı maden parçası yaşadığım tüm yıllarda, çıkan onlarca güzel oyunlara rağmen benden hiç ayrılmadı. Bakır büyük bir tepsi içinde saatlerce döndürmekten yorulmazdık, günler evvelden biriktirdiğimiz bozuk paralar tepsinin içinde el değiştirmekten bıkmazdı sanki. Uykumuz gelince gizlice lavobaya gider yüzümüzü yıkar, uykumuzu açardık. Fırdöndü ve tombala, çocukluğumun en güzel yılbaşı geceleri...
 
Önceleri doğum günümü içine sakladığı için üzülürdüm. İkisi bir arada olunca ağırlık hep yılbaşı gecesinde olur sanırdım. zamanla alıştım, o gecenin oyunları ve kazanma heyecanı yenerdi bu üzüntümü. Daha sonraları hoşuma bile gitmeye başlamıştı, gecenin yıldızı hep ben olmuştum. Ta ki! annem gidene kadar, zaten sonraları da doğum günüm unutuldu gitti. Yıllar yılları kovaladı ve çocuklarım yeniden hatırlattı benimde bir gün doğduğumu...
 
Tam bir ayımı almıştı iki kazak örmek. O yıl annesiz ilk yılbaşımızdı, kerdeşlerim mahsun olmasınlar diye geceleri onlar uyuduktan sonra gizli gizli örmüştüm. Her yeni yıl geldiğinde annem örer, diker, yeni birşey giymemizi sağlardı, uğurdu onun için ve bende yapmalıydım. Başarmıştım ama sadece kardeşlerime, kendime zaman kalmamıştı. O günden beri de kendim için zamanı hep erteledim, sanırım alışkanlık oldu...
 
"Anne ne zaman geleceksin." telefonlarının yarattığı 31 Aralık günlerimin en sıkıntılı yıllarıydı. Mesleğim gereği yıl sonları yoğunluğu yılın son gününe dek sürer, eve dönüşümüz akşamları bulurdu. Ertesi gün herkes uyurken işin yolunu tutmakta cabası. Hediye paketleri ile geç bir saat de olsa eve dönüş çok zevkliydi. Evde hediyelerini ve getireceklerimizi merakla bekleyen yavrularımla evdeysek dörtlü eğlencemiz, biryere gidilecekse yolculuk başlardı...
 
Yıllar hiç bıkmadı, biri gitti biri geldi. Takvimler hep değişti, her gelen yeni yıl temiz bir sayfa açtı yaşantımızda. Her geçen gün üzerini karaladığımız takvimlerimiz oldu. Bilemedik! Oysa hiç karalamaz daire içine alır kenarlarına da çiçek yapardık...
 
1900'lerin ortalarında bir yerlerde gelmiştim dünyaya. 2000 yılı çok uzaktı, erişilmesi imkansız gibi gözüküyordu. Milenyum, çok coşkuyla beklenilen yıl! Geldi ve geçti yaşamımdan ve hatta üzerine bir 10 yıl daha ekleyerek. Bu 10 yılın bilançosunun kar hanesine üç torun, zarar hanesinde 10 yıl yaşanmışlık sığdırdım...
 
Yeni bir yıl, 2010 yılı iki gün sonra başlayacak, kimimiz eğlence yerlerinde, kimimiz evimizde eş dost eşliğinde, kimimiz gurbette, askerde sevdiklerine hasret ama mutlaka çevresindekilerle bir gece de yiyip, içip kutlayıp bitireceğimiz koskoca bir yıl. 1 Ocak yorgunluğundan sonra 2 Ocak'ta yeniliği kalmamış olarak günlük 24 saate dönecek bir yıl. Umutlarımızı yüklediğimiz yeni yıla hiç yardımcı olmadan geçen günler. Bir daha hatırlamamız için Aralık ayının son haftası beklenecek. "Aaaa! 2010' da bitiyor," "ne çabuk," "daha dün gibiydi," "günlerin de hiç bereketi yok," gibi...
Sonra umut yeni bir yıla!
 
Herşeye rağmen gelen yıl, umutların ekildiği, dileklerin dilendiği, takvimlerin değiştiği yılbaşı gecesi coşkusu tadında tamamlasın...
 
2010 yılı için benim de yeni yıla ait dileklerim herkesin ki gibi. Tüm dünyamıza barış, kardeşlik, huzur getirsin. Mutlu, gülen yüzler görelim, çocuk cıvıltıları duyulsun silah sesleri yerine. İnsanlar insanca yaşayabilsinler, çocuklar çocukluklarına doyarak büyüsünler. Bu dünya hepimizin, kavga yerine paylaşmayı seçelim...
 

Şu dünyadaki en mutlu kisi mutluluk verendir
Şu dünyadaki sevilen kisi sevmeyi bilendir
Şu dünyadaki en bilge kisi kendini bilendir
Şu dünyadaki en olgun kisi acıya gülendir
Butun dunya buna inansa, bir inansa
Hayat bayram olsa
İnsanlar el ele tutuşsa, birlik olsa
Uzansak sonsuza
Şu dünyadaki en soylu kisi insafa gelendir
Şu dünyadaki en zengin kisi gönul fethedendir
Şu dünyadaki en üstün kisi insani sevendir
Şu dünyadaki sevilen kisi sevmeyi bilendir
Bütün dünya buna inansa, bir inansa
Hayat bayram olsa
İnsanlar el ele tutuşsa, birlik olsa
Uzansak sonsuza



 
Tüm dostlarımın, arkadaşlarımın, yolu han'ımdan geçen yolcularımın ve herkesin yeni yılını en içten dileklerimle kutlarım...


YENİ YILINIZ KUTLU OLSUN...

*
Öykü Atölyesi için hazırlanmıştır.


Şarkı sözleri alıntıdır.

Pazar, Aralık 20, 2009

TELEFONUN ANIMSATTIKLARI


"Fazla söze gerek yok, hemen başlayalım numaraları çevirmeye." Dedi, öykü atölyesi.
Fotoğrafın bana ilk çağrıştırdığı "tek şey" olmadı maalesef. Aynı anda hücum etti, yaşamımı etkileyen, hatırladıkça gülümseten, üzen onca şey. Hangisi? dedim kendi kendime.
"Kısadan her birinde" buldum kendimi...
 
Yanlış düşen yada yanlış çevirdiğim bir numara ile yaşamımın dönüm noktası olmuştu o gün. İlk iş hayatım, çoşkuyla işlerimi kusursuz yerine getirmeye çalışıyorum. Çevirdiğim telefonda da çoşkuyla anlatmıştım, olması gerekenin olmadığını, "Ne kadar daha beklememiz gerek" falan filan diye. Ben anlatıyor, karşımdaki dinliyordu, sonra sordu. "Nereden arıyorsunuz, kimsiniz." Ben kaptırmışım kendimi, firmayı, adımı, adresi ne bulduysam söylüyorum. Karşımdaki de sessizce dinliyor.
Yanlış bir telefon konuşması olduğunu anladığımda çok geç olmuştu. Ben özür diliyordum, karşımdaki gülüyordu. Özür özür üstüne telefonu kapadım, yerine bıraktım. Ben bıraktım da o beni bırakmadı. Tam 39 yıldır peşimde, hiç bırakacağa da benzemiyor. Allah bıraktırmasın ne diyeyim, oldu bir yanlışlık işte!
 
*
İki yavruma da ilk okuldan itibaren, kendilerini tam ispat edene kadar telefonla baktım.
Küçük kızım ilkokula başlayacaktı o yıl. "Biz ablamla evde yanlız kalalım." Dedi bir gün, abla dediği de kendinden sadece bir yaş büyük. Yormuştu bizi ayrı geçen yedi yıl, zor yıllardı. Hafta sonları buluşmalarımız dördümüze de yetmiyordu. Son yıl büyük kızımı akşamları, küçük kızımı da hafta sonları alıyordum. Daha önceleri küçük kızım yanımda büyük kızım hafta sonları bizimle beraberdi. Ayrı geçen, göçebe misali, oradan oraya yaşamlar. Bakıma muhtaç iki küçük kızım, çalışmam gereken bir hayatım vardı.
Biz anne, baba onlar yavrularımız ama aynı zamanda arkadaşlarımız. Dörtlü grubumuzun görüşmeleri sonuca biz kararsız, onlar kabul oyu kullandı. Zafer onlarındı! İkiye iki, kazanan onlar, nasıl olduysa? Çaresizlik ve telefon onlardan yana oyunu kullanmıştı. İki küçük yavru okuldan gelecek, soba yakacak, ikindi kahvaltısı hazırlayacak, ders çalışacaktı. Yavrularım, canlarım üzerine aldıkları vazifeyi yıllarca, gereğince bizi fazla yormadan yerine getirdiler.
Çocuklarımızı bir bakıcıya değil, bir telefona emanet etmiştik. Gerçi o yıllarda bakıcı diye bir meslek henüz oluşmamıştı.
Bir elim telefon olmuştu artık, tabi onlarında bir eli. Kulağıma yapışık çalışıyordum adeta. Korunma içgüdüsüydü yavrularımın, anne sesiydi, yanlızlıktan sıyrılma, beni yanlarında hissetme duygusu. Neler anlatmaz, neler sormazlardı ki!
*
Sanırım kendime verdiğim bir tatil günüydü, işe gitmemiştim. Çalan telefonu kaldırdığımda bir bayanın hızlı ve sertçe konuşmasından ne dediğini tam anlayamıyordum, pür dikkat dinledim ve sonunda "çocuğu kapınıza getirip bırakacağım, haberiniz olsun." diyordu. Önce anlamadım ama sormadım da, eşimin adını vererek konuşmuş, artık bıktığını, böyle devam edemeyeceğini ve çocuğuna sahip çıkmasını söylüyordu.
"Sakın çocuğu kapıya bırakma, zili çalarsan ben alırım." dediğimde benim şaşırmam gerektiği yerde o şaşırmıştı. "Adresi vereyim mi? Yoksa biliyormusun?" dediğimde ise sertçe "Görürsünüz bak." diyerek telefonu kapadı.
Günlerce o çocuğu bekledik eşimle, tabi gelmedi. Aylarca kafamızı kurcaladı bu telefon konuşması, kimin yaptığını, niye yaptığını, sadece isim benzerliğimiydi bilemedik.
Ben mi? o dakika ve ondan sonra da hiç kuşku duymadım. Delidir doludur emeklim ama bu konuda bana sonsuz güven vermiştir ta ilk günden beri...
 
*
Kızımın kazasını da bir telefonla öğrenmiştim, babamın ölümünüde. Düşünürsek yaşamımızın ne çok yerinde varmış telefon...



Öykü Atölyesinin
Fotoğrafın dili için hazırlanmıştır...
 
 
 
 
 

Perşembe, Aralık 03, 2009

HEDİYE


Anneciğimin pompalı bir gazocağı vardı, devamlı mücaadele halindeydi onunla. Söylenmeden bir kere bile yaktığını görmemiştim. Çok sonraları ne kadar zor olduğunu tahmin etsem bile o zamanlar niye bu kadar söylendiğini hiç anlamazdım. Bana göre ocağı yakmanın keyfi bile vardı, özel oluklarına dökülen ispirtoyla yakılır, daha sonra pompalayarak üst kısmına alevlerin çıkması beklenirdi. Gaz, özel delikli tepesine ulaşınca ocak yanardı. Yakma aşamasında çıkardığı yüksek ses daha sonra azalsada, yandığı müddetce "ben yanıyorum" sesi evin her köşesinden duyulurdu.
.
Zaman zaman gaz haznesinde tıkanmalar yaşanır, yakmak oldukça zorlaşırdı. Bu nedenle de bakkallarda "gazocağı iğnesi" satılırdı. Benim ilgimi çekense bu iğne olurdu, saç teli kalınlığındaki iğne üç yada beş kullanımdan sonra kullanılmaz hale gelir ve kullanmadığım okul çantası içinde biriktirdiğim ne bulduysamın yanında yerini alırdı.
.
Kışları soba ikinci ocak olarak kurtarıcı olurdu, sularımız güğümler ile soba üzerinde kaynatılır, çorbalarımız soba üzerinde karıştırılırdı.
.
Aslında anneciğim ne kadar söylense haklıydı, tüm devrin kadınları gibi. Pompalı ocaklar ha deyince yanmaz, aksilik eder, canı isteyince yanışını değiştirir aleve dönüşür, tencerelerin altlarını hep is yapardı. Tencere altı islerini sirkeli kül ile ovarak temizlemeye çalışırdı anneciğim. O zamanlar ne kadar normal geliyorsa bugün için yazması değil düşünmesi bile zor geliyor bana.
.
"Mümkün olduğu kadar günlük yapılan, artınca tel dolaplarında saklanan yemekler. Etin, kıymanın günlük alındığı, yoğurdun plastiğe girmediği, içme suyunun, içtiğin her an buz gibi tazeliğinde küplerde saklanıldığı, badananın mis gibi kireç koktuğu, içine civit katıldığında maviye dönüştüğü, geniş pencere haznelerinde sardunyaların yetiştiği yıllar."
.
O gece yine uyuyamamış babamın gelişini beklemiştim. Babam işi dolayisiyle geç saatlerde gelirdi. Bense yatar ama bir türlü uyuyamazdım. Babamın gelişini bekler, kapı tıkırdısı duyduğum anda yorganıma sarılır ve anında uyurdum. O gece sanırım bir hayli geç olmuştu, köşe başı sokak ışığının içeri yansımasında kendi kendime icat ettiğim tüm oyunlar bitmiş daha babam gelmemişti. Annemin aşağıdan gelen makina tıkırdıları da yoktu. Dikiş dikmediğine göre örgü örüyor olmalıydı.
.
Canım anneciğim örgü örerken, günün yorgunluğundan çoğu kez kolunu sedirin yastığına dayar, oturduğu yerde uyurdu. Ama yine de yumuşak dokunuşlu kapı çalınmasını anında duyar hemen kalkardı.
.
O gece babamın gelişi biraz sesli oldu. Alt kattaki sofamızdan kağıt hışırtıları, babamın yavaş yavaş birşeyler anlatması, annemin sessiz sevinç çığlıkları geliyordu. Merak etmiştim, yorganı üzerimden sıyırdığım gibi pijamalarımın paçalarını kıvırdım. Annemin diktiği pijamalarımız nedense hep uzun olur, gece kalkışlarımızda zorluk yaratırdı, bir iki düşmelerimin sonucu kolaylığını bu şekilde bulmuş olmalıyım.
.
Alt kata indiğimde annemle babamın hayret bakışlarını, babamın " sen yine mi uyumadın?" demesini, annemin "Yine ışık oyununa dalmıştır." aslında "Seni beklemiştir yine" yerine geçen cevabı hiç unutamadığım anılarım arasındadır.
.
Babamın getirdiği, açılmış paketteki sofanın orta yerinde duran ocağa dikkatimi vermiştim. Babam anneme bir hediye almıştı. Yepyeni bir "Fitilli gazocağı" Bu, diyordu babam "İs mis yapmıyor, kolayca da yanıyor, sadece fitilini yakmak yeterli."
.
Annem hediyesinden son derece memnun gülümsüyor, bense bilmiş bir tavırla ocağı inceliyordum. "Biliyorum daha önce gördüm, ama keşke Fayıka teyzemlerin ki gibi borulu alsaydın, onlar daha güzel."
.
(Canlarım benim)Annemin ve babamın şaşkın gözlerini arkamda bırakarak yatmaya çıktım.
.
Annemin uzaktan akrabası olan Fayıka teyzemlerin ocağı, dışarıdan evlere borulur döşenerek getirilen havagazı ocağı idi. Bir nevi bugünkü doğalgaz gibi.
.
Annem hediyesine çok sevinmişti ama! İki ocakla birlikte annemin söylenmeleri iki katına çıkmıştı. İki ocağı birlikte kullanıyor, fitilli gazocağını yakarken de söyleniyordu. Sanırım sorun ocak değildi.
.
Söylenmek biz kadınlara rahatlık veriyor olmalı. Bu günü düşünürsek, çamaşır makinasında biten çamaşırları çıkarmak için söyleniriz, bulaşık makinasını boşaltırken söyleniriz, elektrik süpürgesinin sesine sitem eder dururuz.
.
Çok değil, annemin ölümü bir seneyi doldurmamıştı daha, evimize yeni çıkan tüp ve tüple yanan üçlü ocak alındı. Ve ben, biz kadınlara kolaylık sağlayan ne kadar teknolojik alet çıkarsa çıksın, her yeni bir aletle annemin göremediği tüplü ocağa ağlarım.
 
 
 
 Öykü Atölyesinin
"Hediye" kelimesi adına hazırlanmıştır.

Pazar, Kasım 22, 2009

KENDİMDEN UTANDIĞIM AN


Erkenden kalkmıştım o sabah. Güzel bir Nisan sabahıydı, bankaya, maaşımı almaya gidecektim. O zamanlar kartlar hayatımıza yeni yeni girdiğinden daha ATM'ler maaşlarımızla pek ilgilenmiyorlardı...

Kuyruğa girilecek, sıra beklenecek!!!

Kahvaltı etmeden, vakiy kaybetmeden gidip gelmeliydim. Dışarı çıktığımda, sabahın erken saati olduğundan ve daha bahar sıcak yüzünü göstermediğinden kuru bir ayaz vardı. Bir an vazgeçecek oldum ama "yolcu yolunda gerek" söylem eşliğinde yoluma devam ettim...

Banka, kuyruk, sıra derken maaşımı aldığımda sırtımdan ağır bir yük kalkmış kadar hafiflemiştim. Kendi kendimle kaldığım nadir günlerden biriydi, çok severim kendimle yalnız kalmayı. Ayrı bir keyiftir benim için. Yakaladığım bu keyfi sürdürmek amacı ile ilk rastladığım simitçiden bir simit alarak sahile doğru yürümeye başladım. Sahildeki çay bahçesine girerek bir masaya oturdum ve çantamı masanın üzerine bırakarak simide sarıldım, acıkmışdım...

Gelen çay eşliğinde simidimi yerken uzaktan onu gördüm, gayriihtiyari takılmıştı gözlerim. Ayaklarında çorap yoktu, spor ayakkabısının bağları da yoktu. Üstünde, kendine iki numara büyük gelen mont ise her tarafından soğuk almaya müsatti. Saçları çok kısa kesilmiş cin gibi bakan gözleri daha bir meydana çıkmıştı. yedi veya sekiz yaşlarında olmalıydı. Dalmış gitmiştim ona bakarken, sarıp sarmalama isteği bile oluşmuştu...
Çocuklar!
Hayatımı onlara hiç karşılıksız verebilirim...

Bakışımı yakalamış ve gözgöze gelmiştik. Bana doğru yürüdüğünde ben ani bir hareketle masanın üstündeki çantamı kucağıma emniyete almıştım. Yanıma yaklaştığında elimdeki mendil paketini uzattı. "Çay, çay içermisin, simit yermisin benimle" dedim. "Yok benim karnım tok, mendil alırmısın abla" dediğinde içimde kopan fırtınayı anlatamam. Bir kız çocuğu, sabah sabah sokaklarda mendil satıyor. Aslında çok var, bir tek bu çocuk değil biliyorum ama içimdeki fırtına masanın üzerindeki çantamı emniyete almam yaralamıştı beni. Çok utanmıştım kendimden, evet çok utanmıştım ve hiç unutamam...

Paketinde kalan dokuz mendili aldım, onun gidişini arkadan seyrederken "özür dilerim, özür dilerim" diye kendi kendime söyleniyordum...

Çok değildi, iki hafta öncesi sitenin kapısından çıktığımda ters istikamette süslenmiş korna çala çala giden bir gelin arabasına tebessüm ile bakmış yoluma devam etmiştim. O süslü gelin arabası ilk "U" dönüşünde arkamdan gelip, arabanın ön camından çıkan bir el ile omuzumdaki çantamı aldığı gibi beni de yere savurmuştu...

İçtiğim çay, yiyemediğim simit, yapamadığım keyif ve kendi kendimi rahatlatmak adına mazeretimi düşüne düşüne kalkarak çay bahçesinden çıktım. Tam çıkarken tatlı kızımız elinde yeni bir paketle çay bahçesine giriyordu...


Öykü Atölyesi
Fotoğrafın dili çalışmasıdır...
 
 


Cumartesi, Ekim 17, 2009

KORKARIM



Korkarım
Yok olmasından sevgilerimin
Dünyayı gerçek yüzüyle görmek
İnsanları gerçek tanımaktan
 
Korkarım
Yarım kalmış sevdaların
Özlem yağmurlarından
Fotoğraflara saklanan hasretin
Siyah beyazına renk sıçramasından
 
Korkarım
Mum ışığındaki hayallerin
Kapısı olmayan dört duvarlarından
İçimdeki sokaklarda kaybolup
Kuru ot kokusu getiren
Rüzgarlarla savrulmaktan
 
Korkarım
Olurda bir gün ben
Ben olmamaktan
Gözyaşlarımın isyanından
Ayaklarımın ihanetinden
Yüreğimin taşlaşmasından
Sabrımın sınırlarından
KORKARIM...



Öykü atölyesinin

Kelime oyunları adına 

"KORKU" kelimesine hitaben yazılmıştır. 

 

Pazar, Nisan 26, 2009

HIZLA GEÇEN YILLAR


Hatıralar !

Dedi öykü atölyesi, bu kadar yaşanmışlığın içinde, onca hatıra. Acısıyla, tatlısıyla, gülümseten, hüzünlendiren, ağlatan onlarca hatıra. Unutan bir beynim olmadığından devamlı resmigeçit yapan hatıralar.

Bir kapı açtı öykü atölyesi, tüm hatıralar hızla doluştu içeri. Hatıralar serisi, 1, 51, 201, diye gider. Yaz yaz bitmez ki!
Ama yine de, kelime oyunları "hatıralar" anlamlı bir tarihe denk düştü.

37 yıl önce bu gün, saat 11.00 , günlerden de Çarşamba.
Nikah dairesinde olmam lazım, çünkü nikahım var.

Neden Cumartesi veya Pazar değil de Çarşamba. Neden saat 16.00, 17.00 değil de sabahın köründe saat 11.00 de.
O zamanlar istediğin gün, istediğin saat yok. Belediyeye müracaat edeceksin, birsürü evrak talep edecekler. Koşturmalı uğraştan sonra evrakları temin edeceksin, götüreceksin. Muhakkak bir eksik bulucaklar, döneceksin, tamamlayacaksın. Posta yoluyla kayıtlı olunan nüfus dairesinle görüşülecek, bilgiler kontrolden geçirilecek. Herkez kendi adına müracaat yaptığı için, iki kişi zamanını ayırıp koşturacak v.s.
Eeee sonra, herşey tamam da. Gününü de onlar tayin edecekler, hemde bir veya birbuçuk ay sonraya, belediyenin kendi istediği güne.

Ağlamıştım o günü aldığımda, bir ay sonraya, hafta ortasına, sabahın neredeyse kahvaltı saatine. Bir ay önemli değildi de gün ve saat çok sarsmıştı beni.

" Daha ileri tarih olabilir, yeterki hafta sonu, yok olmadı akşam üzeri olsun."
" Veremeyiz, sizin sıranız buna denk geliyor."

Nikah salonumu az vardı? evlenen mi çoktu? bilmiyorum. Ama teknolojinin bu günkü gibi olmadığını biliyorum.

Kuaförde, her sokağın köşesinde, her binanın altında, caddelerde adımbaşı olmadığından sorun orada başlamıştı bile.
Aramalarımız sonucu 5 km.lik uzaklıkta sabahın anca 8.00'de açabilecek bir kuaför bulabilmiştik nihayetinde.
Çok gerekli gibi benimle birlikte yedi kişi daha gelmişti yanımda. Topam sekiz kişi, kuaförde çalışan iki kişi!!
Neyseki öncelikliğimden iki saatin sonunda işim bitmişti. 37 yıllık evliliğimizde tek sabır gösterisi bu olan sevgili eşim de ağabeyim ile arabayı süsletmiş kapıda bekliyordu. ( hala merakımdır nasıl sabır göstermişti?)

Nikah vaktine kadar kalan bir saatlik zaman dilimi, neredeyse "vazgeçtim" e götürecekti beni.
Gelinliğimi giydiğimde, son üç gün içindeki koşturmacadan, üstümden dökülür hale gelmesi de cabası. Hiç istemediğim ve asla takmam dediğim, o zamanların olmazsa olmazı kırmızı kurdeleyi de takmak zorunda kalmıştım. Başka çarem kalmamıştı, gelinliğin belini toplamak gerekiyordu. Hazırda olmayan kırmızı kurdeleyi almak için süslenen gelin arabası gitmiş ve birtürlü gelmez olmuştu.

Nikaha onbeş dakika kala, babamın gözyaşları içinde, baba evinden, mutfağında ellerimle diktiğim pembe pötükareli perdesi ve pembe tülü olan yeni evime doğru yola çıkmıştım.

Ve acısıyla, tatlısıyla birlikte geçen 37 yıl.

Bu arada, nikaha bir saat önce gelen, nikah şahidim çok değerli, koca yürek, saygın patronum Kelebek Kontrplak'ın sahibi Dündar Buharalı'yı saygı ve sevgiyle anmadan geçmek istemiyorum.

Pazar, Mart 08, 2009

KADINLARIMIZ

Şehirlerde evli kadınların % 18’i, köylerde de % 76’sı eşleri tarafından dövülüyor...
Kadınların % 57,7’si evliliklerinin ilk gününde şiddetle karşılaşıyor...
Aile içi suçların % 90’ını kadına karşı işlenen suçlar oluşturuyor...
Dünyadaki işlerin %66’sı kadınlar tarafından görülüyor...
Buna karşın kadınlar dünyadaki toplam gelirin ancak %10’una sahipler...
Dünya’daki mal varlığının ise % 1’ine sahipler...

DÜNYA KADINLAR GÜNÜ TÜM KADINLARA KUTLU OLSUN



Sessizliği bozan ayak sesleri, bir kapı gıcırtısı, içeri süzülen cılız bir ışık. Yine birileri hatıralarını arıyor olmalı...

Eve ilk geldiği günü anımsadı, nasıl sevinçle karşılamışlardı onu. Hafif mutluluk çığlıkları bile atmışlardı. Ellerine almışlar, evirip çevirmişler, benimsemek istercesine her bir fert yumuşak dokunuşlarla okşamışlardı onu.
Nereye koyacaklarını bilememişler, "burası iyi" "yok yok burası daha uygun" "şurası olsun ki her baktığımızda görelim" diye evin her bir yanını denemişlerdi. Danteller sermişler, oturtmuşlardı evin en gözle görülür yerine. Bütün ev halkının gözbebeği olup çıkmıştı. Sık sık bakılacağını bildiğinden yaşama hazırdı o ilk yıllarında.
O da karşılığını vermişti ama; durup dinlenmeden çalışmış, çalışmış çalışmıştı. Herkesin gönlüne göre her istediklerini yapmıştı. İlaç zamanları ondan sorulmuş, okula hazırlık, iş başı, yemek vakti, kalk sabah oldu, yat akşam oldu!
O konsolun üzerinde, tam aynanın önünde olduğu halde dönüp bakmaya bile vakti olmadan çalışmıştı.
Çok yorulduğu gücü kalmadığı zamanlarda, ağır aksak giderken işlevini hatırlatmışlar "devam" dercesine kurcalamışlardı her bir yanını.
Evet devamdı; gün yirmidört saat dön başa dön başa. Ayları, yılları soran yoktu ondan.
Birkaç kez "pes" demişti demesine de! Operasyon, moperasyon. Devam yirmidört saate.
Bir türlü takip edemediği yıllar geçmiş, o konsolun üzerineki yeri değişmiş, arkaya doğru itilmişti günün birinde. Yeni gelen cicili, bicililer ön sıraya yerleştirilmişti. Oysa gücü azalsa bile çalışıyordu işte.


Ama heyhat!
Bir gün kolunun kanadının tükendiğini hissederek bırakmıştı kendisini ve önüne düşen çalışmaz parçaları korkutmuştu onu.
Acaba, "dedi" yine mi?
Yok artık istemiyordu operasyon. "Yeter bu kadar" dedi kendi kendine. Kendi kararını kendi verdiğini sanmıştı, oysa zaman bitmişti onun için. Son saniye ve son durak...

Huzurluydu burada, bu bodrum katında. Üstünde "hatıralar" yazılı bir koli içinde. Dantel örtüsünden ayrılmış, bir poşete tıkılmıştı. Kendisi gibi artık kullanılamayan, hatırası olduğundan saklanan aynı zamanı paylaştığı bir sürü eş dost ile.
Zaman zaman ziyarete gelirlerdi onları. Gözyaşları ile geçmişe dönülür, anılar tazelenirdi. Bazen de hiç tanımayanlara tanıtılır, hayat hikayemiz aktarılırdı.

Yaşamın kıyısında der ki;
Eğer dilleri olsaydı,
yada;
Ne farkımız var?

Öykü atölyesinin fotoğrafın dili çalışmasıdır...

Pazar, Şubat 15, 2009

Ö N Y A R G I

Fazlasıyla ÖNYARGI'ya sahip olanların asla kontrol altına alamadıkları bir duygudur.
Akıl ile dil arasındaki iletişim zorluğudur, aklı aldatan erken yargıdır. Düşünen canlı dediğimiz her insanda her duygu gibi önyargı da mevcuttur. Kontrol altında tutulması sadece hoşgörü ve sabır ile frenlenir.
İnsanın kendinle olan savaşı gibidir. Ne yazık ki önyargıya fazlasıyla sahip olanlar yada hoşgörü ve sabır duygularına fazla önem vermeyenler bu savaşta mağlup olurlar. Olurlar olmasına da! önyargılarına önyargı ekleyerek galip olduklarına inanırlar.
Sadece kendi iç savaşlarıdır, onlara dışarıdan müdahale etmek olanaksızdır.
İnsanın doğrusu inandığıdır, bunu değiştirmekte kendi doğrusuna inanmaktır.
Bir başka açıdan bakıldığında; bir insanın önyargısını kabul etmemek, kendi önyargısını kabul ettirmek değilmidir?
Burada sabır devreye girmeli ve önyargıyla yaklaşımın sonu beklenmelidir. Ya da hoşgörüyle önyargılıyı kendi savaşına bırakılmalıdır. (Her ne kadar sonunda önyargısını görüp, yine de kabul etmeyenler olsada)

Her insanın nedenleri değişiktir, onun iç dünyasını, sebeplerini öğrenmeden önyargısına olumsuz yaklaşım da önyargıdır.

Düşünen canlı dediğimiz insan; bencil olmadan gerçek anlamda düşünmeye başlarsa belki de herşeyin daha kolay olduğunu görecektir.

***
Dr. Paul RUSKİN; öğrencilerine yaşlanmanın psikolojik belirtilerini öğretirken onlara yaşamakta olduğu şu durumu anlatır:
“'Hasta ne konuşuyor ne de söylenenleri anlıyor. Bazan saatlerce anlaşılmaz şeyler geveliyor. Zaman, yer yada kişi kavramı yok. Yalnız, nasıl oluyorsa, kendi adı söylendiğinde tepki veriyor. Son altı aydır onun yanındayım, ne görünüşü için bir çaba sarf ediyor, ne de bakım yapılırken yardımcı oluyor. Onu hep başkaları besliyor, yıkıyor ve giydiriyor. Dişleri yok, yiyeceklerinin püre halinde verilmesi gerekiyor. Gömleği salyalarından dolayı sürekli leke içinde. Yürüyemiyor. Uykusu sürekli düzensiz. Gece yarısı uyanıp cığlıklarıyla herkesi uyandırıyor. Çoğu zaman mutlu ve sevecen, fakat bazan ortada bir sebep yokken sinirleni- yor, biri gelip onu yatıştırana kadar da feryat figan bağırıyor.”'

Bu olayı anlattıktan sonra, Dr. RUSKİN; öğrencilerine böyle birinin bakımını üstlenmek isteyip istemediklerini sorar. Öğrencileri böyle bir şeyi yapamayacaklarını söylerler. Dr. RUSKİN; kendisinin bunu büyük bir zevkle yaptığını ve onlarında yapması gerektiğini söyleyince öğrenciler şaşırırlar.

Daha sonra Dr. RUSKİN ders konusu yaptığı hastanın fotoğrafını öğrenciler arasında dolaştırmaya başlar. Fotoğraftaki, doktorun altı aylık kızıdır.

Dr. RUSKİN, Amerikan Tıp Birliği dergisindeki makalesinde, (günümüzde çok yaşandığı gibi) gülünç bir yanlış anlamanın insana nasıl tamamen farklı bir perspektif kazandıracağını anlatmaktadır.


Öykü atölyesi
Kelime oyunları
ÖNYARGI

Pazartesi, Şubat 09, 2009

SONSUZ SESSİZLİK



Öykü atölyesinin
Fotoğrafın dili çalışmasına

SESSİZ GEMİ

Artık demir almak günü gelmişse zamandan,
Meçhule giden bir gemi kalkar bu limandan.
Hiç yolcusu yokmuş gibi sessizce alır yol;
Sallanmaz o kalkışta ne mendil ne de bir kol.

Rıhtımda kalanlar bu seyahatten elemli,
Günlerce siyah ufka bakar gözleri nemli.
Biçare gönüller. Ne giden son gemidir bu.
Hicranlı hayatın ne de son matemidir bu.

Dünyada sevilmiş ve seven nafile bekler;
Bilmez ki, giden sevgililer dönmeyecekler.
Bir çok gidenin her biri memnun ki yerinden.
Bir çok seneler geçti; dönen yok seferinden



28 yıl önce;
01 Şubat çok soğuk bir kış gününde kaybettiğim,
02 Şubat dizboyu karlar altına toprağa verdiğim,

Yaşamı boyunca sessizliğini koruyan ve sessizce giden canım BABAMIN anısına...

Pazar, Şubat 01, 2009

B E K L E N T İ

Yaşamın anlamı
Sevginin umududur
Yüreğin çığlığı
Düşlerin süsüdür
Aramayı bilmek
Bulduğunla yetinmektir
Görmeyi istemek
Duyduğunu hazmetmektir
Ruhun coşkusu
Akıl yorgunluğudur


Oysa
İki kaşık aş'tır
Bedenin istediği
Toprak döşek olduğunda
Son bulur
BEKLENTİ...



Öykü atölyesi " beklenti"
kelimesi için yazdığım bir şiir


Pazar, Aralık 14, 2008

T E S A D Ü F ... MÜ?

Tesadüfen düştüğüm "o" karanlık ve bir "o" kadar da huzurlu barınağımdan dünyaya gelmek için hiç acele etmemişim. Belki de insanoğlunun en rahat yaşam süresini geçirdiği yerin orası olduğunun bilincindeydim...

İki haftalık bir gecikmeyle tesadüfen bir yılbaşı gecesi dünyaya gelmişim. Sanki bütün bir yılın yükünü taşımayı en başından hazırlanır gibi. Zamanında doğmuş olsaydım, en azından bir yılın onbirbuçuk ayını geride bırakmış, bir yılın yükünü hafifletmiş olacaktım... (nasıl hesapsa!)

Sessiz, sakin, hiç ağlamayan, emen ve uyuyan bir bebek oluşum aileme korku vermiş. Altı aylık olduğumda götürüldüğüm doktor, gayet sağlıklı olduğumu sadece sessiz ve suskun bir bebek olacağımı söylemiş...

Tüm kelimeleri bildiğim halde uzun süre konuşmaya direnmişim...

Hatıralarımın arasında, "şunu söylersen börek yapacağım" diyen halam ve "fırına götürücem" diyen eniştem gelir aklıma hep. Herhalde böreği ve ekmeği çok seviyordum. Halen de severim...

Sessizliğim, suskunluğum hep devam etti, devam etmekte. İçimde fırtınalar eserken, feryatlar yükselirken ben en huzurlu karanlığımı arardım, ararım. Dizlerimi göğsüme çekip, cenin vaziyetine gelmem rahatlatırdı ve halen rahatlatır beni...
Evimizin, karanlık ve küçük olan yüklüğü benim için böyle zamanlarımda bir kurtuluşdu. Tüm fırtınalarıma liman olmuş, gözyaşlarımı saklamışdım üstüste dizili yatak, yorgan serisine...

İlk okula başladığım yıl; birinci dönem bitiminde okuma bayramımız vardı. O yıllar birinci dönemde okumayı öğrenen öğrencilere dönem sonunda törenle kırmızı kurdele takılır ve müsamereler düzenlenirdi. Benden iki yıl önce okula başlayan ağabeyimle birlikte okul öncesi okumayı yazmayı öğrenmiştim. Ama okul başkaydı, bir dönemi zor geçirmiş, kırmızı kurdelemi ve müsamereyi beklemiştim. Kelebek olacakdım, arkadaşlarımla sahneye çıkıp dans edecektim. Anneciğim bembeyaz kelebek elbisemi hazırlamış, kanatlarımıda yapmıştı. Hergün ağabeyim ve kuzenlerimle okula giderken o gün annemle okula gidecek, annem beni giydirecek ve müsameremi seyredecekti...
Heyecandan o günün gecesinde uyumakta zorlanırken, anneciğimin bağırışları olmayan uykumu iyicene açmıştı...

Evdeki telaş, annemin feryatları, akrabalarımızın eve gelişi ve babamın bir yabancıyı annemin yanına getirişi...

Tesadüfen "o" gün, "o" gece bir kardeşim dünyaya gelmişti...

Annem müsamereme gelemeyecekti! beni giydiremeyecek, kurdelemi ve dansımı göremeyecekti, çok kızmıştım dünyaya yeni gelen o küçücük bebeğe, görmek bile istememiştim. Karanlığıma saklanıp sabaha kadar ağlamış, okula da şiş gözlerle gitmiştim. Gecenin telaşından benim kaybolduğumun farkına varamamışlar, sabah yüklükte bulduklarında ise bir güzel de azar işitmiştim...

17 Eylül, okulların açıldığı ilk gün. Orta okul üçüncü sınıfa gideceğim yıl.
Sık sık barınağımda, gözyaşlarımı emanet ederken kendimi karanlıkta kaybetmek istediğim, acı ile buruk geçen bir yaz tatili sonrası. Çok zor geçecek yeni bir döneme başlamak için keyifsiz bir hazırlanış.
Tesadüf!
Okula gidememiştim "o" gün. Çünkü annem bir daha gelmemek üzere "o" gün aramızdan ayrılmıştı...



Aslında tesadüflere inanmaz yaşamın kıyısında,
yaşanması gerekenler zamanı gelince yaşanır.

Cuma, Kasım 07, 2008

YAŞAM PINARLARIM


Doğumla ölüm arasında sıkışıp kalmaktan yorulduğumda, acımasızca sıyrılmak istedim hep zamandan.
Bu yolda uğradığım tüm limanların yalan, sığındığım tüm koyların fırtınalı olduğunu öğrendim.
Sessizliğin sesinde huzur aradım, olmadı! Gürültülerle boğuştum.
Tebessümler, kahkahalar, dostluklar sahteydi...
Ağlamalar, feryatlar, çırpınışlar gerçek...
Yüreğimde selleri çoşarken, sevgi susuzluğunda kaybolduğumu farkettim.
Değerliydi her an'ım, incitmekten korkardım. Ben korktukca, acımadı yaşam har vurup harman savurdu yıllarımı.
Kimseye değildi kırgınlığım, olamazdı!
Yaşamdı bu çözemediğimiz, beni bizleri istediği yere savuran.
Çok kez mechula giden karanlığı düşledim. Daldığımda o karanlığa, giden sevgiler tek tek dizilirlerdi karşıma.
Sanki " gel dönme arkana" der gibiydi bakışları.
Gitmekmiydi? Dönmekmiydi? İstemek.
Karanlığa koşmak mı? Aydınlıkta kalmak mı?Oysa!
İstemek değildi kabullenmekti yaşam.
Seninle sensizliği özler gibi...
Karanlıkta sakladığım sevgi, güneşle aydınlığa kavuştuğunda kafesine sığmayan kuş olur yüreğim.
Kırar karanlığı pırıl pırıl parlayan yıldızlarım.
Çerçevedeki o fotoğraflar, duvarlara sinmiş kokular, bir top bir araba.
Hecelere bölünen, müzik çağrışımlı sesleniş.
Beni çağıran o ses, içimi ısıtan bir bakışla ellerime uzanan küçük yumuk bir el.
Ne yana dönsem her daim yanımda yorgun bir yürek.
Canımdan can olanlar, bana can tattıranlar.
YAŞAM PINARLARIM'dır,
Beni hayata bağlayanlar...
.
Öykü Atölyesi
Kelime MED-CEZİR

Cumartesi, Eylül 27, 2008

B İ R - K A D I N

Mutluyum derdi gülerek
Gülerken
Dudak kıvrımları mum ışığı gibi titrerdi
Siyahı seviyorsa sevdiceğim
Güzeldir, bende sevmeliyim
Sonbahar rengi düşmüş yaprağı düşlerken

Sevgiye uzandığında elleri
Sıcaklığında kavrulurken bedeni
Yüreğinde öbeklenirdi kar taneleri
Gözleri kayan yıldızları izlerken

Yığınları vardı yaşamın içinde topladığı
Düğümlerini tek tek açar yumak yapardı
Düğüm açmak zevk derdi
Yumağını kendine dost yaparken

Üşürken gözyaşları bahar sabahlarında
Hiç tükenmeyen dalgalarını kırar
Sabah misafiri gün ağarırken
Tek bir nabız, tek atış
Gecenin örtüsünü geri isterdi

Rüzgarın sesini şarkı yapardı
Yağmur damlaları arkadaşı
Çocuk cıvıltısı yoksa bile etrafa dağılan
Toplardı yüreğindeki çığlığı

Severdi yaşamı, tüm insanları
Doğa dostu ona
Sunardı tüm fidelerini yalnızlığına
Umursamazdı kışın acımasızlığına
Baharı, yazı beklerken

Kimse aldatmamıştı onu
Kim bilirdi ki onu burada, bu tek göz odada
Umursamazdı yaşadığına zaman bile
Ama o bilirdi, hemde çok iyi
Çünkü
Aldatan da aldatılan da kendisiydi

Perşembe, Eylül 18, 2008

BEKLEMEK - KELİME OYUNU




Beklemek; buram buram umut kokan bir sözcük.
Neyi beklemez ki? insan yaşamda.
Kendini tanımaya başladığında başlar beklemek.
Büyümeyi, okulun bitmesini, meslek edinmeyi,evlenmeyi,çocuk sahibi olmayı.

Sonra! başlar yine bekleme.
Kırkı çıksa, emeklese, yürüse, konuşsa, okula gitse, okulu bitse, askere gitse.
Olmadı yine bekler, bu sefer askerden dönse. Evlense, çocuğu olsa.

Ayın onbeşinde başlar bekleme maaş gününü. Öğlen olur, mesai bitimini. Takvimleri inceler, tatil günlerini bekler.

Kış olur, yazı. Yaz olur tatili. Sonbahar geldi, yılbaşını. Ramazan geldi bayramı, doğum günlerini, yıldönümlerini.

Şans oyunları oyna, hayal kur bekle, olmadı yine oyna, yine bekle.

Gidenin dönmesini, yolcunun gelmesini.
Bu liste uzar gider herkesin gönlünce.

Kısır döngü yaratırız yaşamımız boyunca. Yaşamaya hiç vakit ayırmadan. Yaşadığımız güne doymadan.

Karamsarlığımdan değil bunları yazmama sebep. Belki yaşanmışlığımdandır.
Geçmişi bitirip, günü yaşamadan, geleceğin savaşınla uğraşmak gibidir beklemek. Neler kaybolur gün içinde yarını beklerken, hangimiz biliriz, bir düşünsek.

Bugün oynadığımız kelime oyunları bazen çocukluğumu çağrıştırıyor bana. Büyüklerimiz bir kelimeyi bizlere ders verecek hikayelerle anlatırlardı.

Babam! canım babamın hiç unutmadığım bir hikayesi vardır beklemek üzerine;

Yıllardır bekledikleri halde hiç çocukları olmayan bir karı koca oturdukları yer sofrasında, yedikleri sahanda yumurta başında yine çocuk konusunda dertleşirken birden kadının aklına düşmüş. " Bey bir cin çıksa şimdi ne iyi olur "demiş.
Dediği anda bir cin çıkıvermiş ortaya. " Üç dileğiniz var onu yerine getirmeye geldim" demiş. Kadın iki gündür yediği sade sahanda yumurtadan sıkıldığı için aniden, "ah bir sucuk olsada yumurtamıza katsak" demiş. Ve aniden ortaya bir kangal sucuk gelmiş. Şaşıran koca o sinirle " burnuna yapışsın o sucuk" demiş. Hop sucuk burunda. Adamcağız çok istediği çocuğu düşünmüş, birde boynu bükük, burnunda sucukla oturam karısına bakmış ve çaresin "sucuk burundan çıksın" demiş. Cin üç isteği yerine getirdikten sonra ortadan kaybolmuş. Kadın bir kangal sucuğa bir kocasına bakmış ve boynunu iyice bükerek "bekleriz bey, nasıl olsa zamanı geldiğinde bir çocuğumuz olur."

Ben yine de beklemeyi severim, buram buram umut kokan sözcüğü. Ama öğrendiğim gerçeği atlamadan, günü yaşayarak, an'ımı içime sindirerek. Nasılsa beklenen zamanı gelince olacaktır.

Pazar, Ağustos 31, 2008

ALIŞKANLIKLARIMIZ



Zamandır karşı koyan alışkanlığın tek ilacı.
En güzelidir, alışmaya alışmamak.
En kötüsüdür, alışmaya alışmak.

Alışık olur insan sığınağına; ayrıldığında alışır gittiği yeni mekanına.
Alışırsın yokluğuna gidenlerin, ilk günkü gibi acı vermez insana.
Bir bardak çay ise sabahların keyfi, bulamadığın da alışırsın onada bir gün.
Paran varsa; paraya, yoksa yokluğuna,
Sevgi, dostluk yaşamın iksiri olsada, geri çekerse kendini, alışırsın içinde yaşatmaya.
Duvardaki saatin yeri değişirse, üçgün sürer duvara bakmak saat yerine.
Alışmak kabullenmekse eğer;
Bu isyanlar niye?
Bu dünya hepimizin, alışamadığımız tek şey bu işte..!



Alışkanlıklarından kolay vazgeçen, caresizse kabullenen, hiç isyanları olmayan "Yaşamın kıyısında" böyle görür alışkanlığı

LinkWithin

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...