İçimden hiç gelmese de mecbur ettin beni buna, hoşçakal İstanbul, hoşçakal!
Ben ki, sende doğdum, sende büyüdüm, iki dalımı sende yeşerttim, sevdiklerimi senin toprağına verdim, seni sevdim, hem de çok sevdim, terk etmemek için özveriyi hep ben yaptım ama senin bana ihanetin büyük oldu.
Dağ demedin-tepe demedin, uç demedin-bucak demedin, bağrını açtın tüm yabancılara, sen açtıkca bağrını ben küçüldüm, nokta oldum, yok oldum sonunda. Gururla yemyeşil tepelerini seyrederken şimdi kendimi kaybediyorum sokaklarında.
Taşını toprağını altın sananlar, taşında toprağında altın yapanlar, taşına toprağına mecbur olanlar kenti İstanbul, gökdelenlerin resmigeçidi moda kenti megakent, memnun musun? Bunca gri yükü taşımaktan.
Oysa ne severdim altından daha değerli mavini,yeşilini,dağlarını, tepelerini.
Bağıra bağıra sesleniyordu genç kız, marketten çıkarken kasadaki arkadaşına "Görüşürüz toprağım."
"Hani benim toprağım? madem toprağınızın değerini biliyordunuz da benim toprağıma niye ortak oldunuz." Diyemedim, yuttum tüm düşündüklerimi. Ne diyebilirim ki, sen onlara aş verdin, iş verdin, eğitim verdin. Sınırlarını zorladın gelenleri kucaklamak isterken.
Belki de boğaza yapılan gerdanlık için vurulan ilk kazmaydı seni bu hale getiren. Çok kişi sevinirken, yürüyerek boğazı geçme hevesine, ben üzülmüştüm Nakkaş Tepe'deki böğürtlen çalılarının, kuzu kulaklarının, ebegümecelerinin hoyratça sökülüp atılmalarına.
İşte şimdi gidiyorum, bu seni sevmiyorum demek değil, seni halen severken bırakmak zorundayım. Çünkü artık seni tanıyamıyorum, sende nefes alamıyorum, gürültün kulaklarımı tırmalııyor, yollarını bacaklarım taşımıyor. Yüreğim yoruluyor seni seyrederken.
Sende dört can, dört canımın yongasını bırakıyorum. Onlara iyi bak önce Allah'a sonra sana emanet olsun. Canlarını acıtma, bedenleri yorma, ana gibi sar, baba gibi koru.
Işıl ışıl ışıkların içinde eriyen İstanbul, sokağımın köşesindeki cılız ışıktan yatağıma sızan aydınlıkta kitap okumak ve halen o zamanı yaşamak ve o yaşta olmak ne çok isterdim...
Düşünülenler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Düşünülenler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Çarşamba, Eylül 03, 2014
Cuma, Mayıs 09, 2014
ÇOCUK
Oyunlarımız vardı bizim; kendi yaşıtlarımın bildiği, günümüzün gençlerinin ise bilmediği ve asla da öğrenemeyeceği çocuk oyunları...
Dokuz taş, beş taş, is top, çelik çomak.
Yağ satarım-bal satarım, bizden size kim düşe, ortada kuyu var yandan geç.
İp atlar, çember-hulahop çevirir, misket, saklambaç oynar.
Elimize küçücük bir ip alır parmaklarımızla şekilden şekle sokardık.
Kutu kapmaca, İsim-hayvan-bitki kağıt oyunlarımız.
Tom Miks, Teksas, Tenten, Ret-Kit çok kıymetli resimli kitaplarımızdı.
"Ön de truva güzellik" oyunların şahıydı...
Ben bunlardan bazılarını torunlarımla oynuyorum, severek oynuyorlar ama kısa bir süre. Tadına varmaları için oyun arkadaşları, sokak, bahçe ve en önemlisi zaman gerekli.
Bize mirastı ama biz bu mirası koruyamadık mı? Sahiplenemedik mi?
Kayboldu gitti,
geçen zamanın acımasız çarkları arasında ufala ufala yok oldu.
"Bir insanın ana vatanı çocukluğudur." Demiş Epictetus.
Doğan Cüceloğlu eklemiş "Çocukluğunu doya doya yaşayamamış bir insanın mutlu olması çok zordur."
Mutlu çocuk ve dolayısı ile mutlu gençlik yok...
Ana sınıfında okuyan torunumu almaya gidiyorum ara sıra, ilkokulların teneffüs zamanına denk geliyor. Çocukları seyrediyorum. Koşuyorlar, koskoca okulun bahçesinde onlara verilen özgürlük süresince koşuyorlar. Tamam, haksızlık etmeyeyim, basket potası da var, oynuyorlar (mı) hayır sadece top ve pota kavramında tekrar koşuyorlar. Anlamaya çalışıyorum onları, içim acıyor sonra.
Çünkü onlar çocukluğu yarış zannediyorlar. Haklılar!
Okul, dershane, sınav sacayağı, bir daha asla dönemeyecek yaşlarını yutuyor.
Belki de bizler halen çocukluğumuzu yaşamamızın doyumunda bu karanlık dünyada bile mutlu olmayı başarabiliyoruz. Ya çocuklarımız?
Buldukları yada bulduklarını sandığı küçücük kutularda mutluluk arıyorlar,içinde dünyayı barındıran ufacık bir ekranın karşısında ama yalnızlar. Sanal arkadaşlıkları dipsiz bir kuyu gibi, nereye gittiklerini bilmeden içinde kayboluyorlar...
Durduk yerde beni bunları yazmaya yukarıdaki fotoğraf yöneltti. Ne güzeller, onlara tanınan kısacık bir süre, ailelerinin alış verişi bitene kadar mutluluğu yakalamaya çalışıyorlar sanki.
Çocuklarımızın çocuk gibi yaşamaları için ne gerekliyse ellerinden aldık, acımasızca.
Artık sokaklarımız ve hatta bahçelerimiz bile o kadar tehlikeli ki, düşünüyorum da,
sokakta kaybetmektense sanal kutulara teslim etmek evladır, varsın dizimizin dibinde dört duvarın içinde kalsın...
Etiketler:
Anı,
Bizim zamanımızda,
Düşünülenler,
Torunlarıma
Pazar, Ocak 26, 2014
BİR LOKMA EKMEK
Bozacı geçiyor, her akşam olduğu gibi yine aynı saatte. Sabah eskicide geçmişti, hemen hemen her gün aynı saatlerde geçer. Akşamın bir vakti apartman görevlimiz bayan çöp topluyor ve zorla çeke çeke taşıyarak bidonlara atıyor. Eşi yok, üç kız çocuğunu annelerine bırakıp ebediyete gitti.
Bir lokma ekmek için bütün bunlar, bir lokma ekmek ve yaşayabilmek için.
Nefes alıyorsan vazgeçemezsin yaşamdan, yaşamı devam ettirebilmek için de bir lokma ekmektir bedenin istediği.
Bozacının elinde bir süt güğümü, kaç bardak alır bir güğüm, beş mi? On mu? Ne fark eder hepsini satabilecek mi bakalım. Ya eskici, el arabasında bir kaç hurdası, ekmeğinin bütün serveti. Apartmanımızın görevlisi ise asgari ücretle, bir dam altına sığınmış, Üç çocuk bakacak, okutacak. Bozacının da vardır çocukları, belki yaşlı görünen eskicinin de. Ve daha nerelerde kimler bir lokma ekmek peşinde, kursaklarına zincir takmış esaretin içinde.
Eğer varlıkla yokluğu çarpsak sonuç bir lokma ekmek çıkar.
Ya da şöyle söyleyeyim, o bir lokma ekmek neye yarar? Kursak doldurmak mı? Açlığı doyurmak mı? Birinden birini çıkarırsan geriye ne kalır? Koskoca bir hiç!
Beden açlığı olduğunda fark eder mi şişman yada zayıf olmak, giysilerinin eski veya yeni olması. Dört duvar-dört tekerlek düşü bile görmez kursak, o boşalınca dolmayı ister arsızca.
Gözün hiç bir şeyi görmez o bir lokma ekmek ile bedene sahip çıkamadığın müddetçe. Gerisi faraziye işte.
Camdan geri çekilip geri baktığımda kendimi, kendimizi gördüm, peki biz ne yapıyoruz? Dedim, zaman doldurmak mı? Yaşamla savaşmak mı? Eee nefes aldığımız sürece bedene borcumuz var, boyun eğeceğiz tabii!
Her neyse, alt tarafı bir bozacı işte (!) damdan düşer gibi düştü içime, kimyamı bozdu bu gece.
Perşembe, Mayıs 16, 2013
"UZUN İNCE BİR YOLDAYIM
Yürüyorum gündüz gece"
Ey! koca Aşık Veysel Karani, Pir Sultan Abdal, Yunus Emre, Mevlana, Karacaoğlan, Nazım Hikmet, Can Yücel......
Duygularını yürekten, yaşadıklarını içten, gerçekçi, özgün bir şekilde aktaran, düşünceye dönüştüren, yaşama bakışları yönlendiren, sıkışmış yürekleri deryaya döndüren sıralayamadığım daha onlarca şairlerimiz.
Nerelerdesiniz?
Giderken mi götürdünüz? cana can katan, yüreğe pencere açan, gerçeğe bakmamızı sağlayan onca duyguları...
Yoksa biz mi bilemedik giderken bıraktıklarınızın kıymetini?
Ne zaman tükettik duygularımızı, ne zaman engelledik kelimelerin yüreğe geçişini, ne zaman arabeske dönüştü özlemlerimiz...?
Uzun ince bir yolda yürürken gündüz gece, sabırsızlık mı sardı bedenleri "yatcaz kalkcaz, yatcaz kalkcaz hooop orda" olduk dizeleri.
"Hiçbir mal sizin değil, neyi bölüşemiyorsunuz?
Hiçbir can sizin değil, niye dövüşüyorsunuz?"
Derken Mevlana,
bölüşmeyi,dövüşmeyi kuvvet mi sandık?
Yunus Emre
"Mecnun oluben yürürüm
Dostu düşümde görürüm
Uyanır melul olurum
Gel gör beni aşk neyledi"
Dostu düşümüzde bile görememek, aşkı "aşkım"a dönüştürmek mi geldiğimiz son?
"Nice sultanları tahttan indirdi
Nicesinin gül benzini soldurdu
Nicelerin gelmez yola gönderdi
Bir ayrılık, bir yoksulluk, bir ölüm" demiş Karacaoğlan.
Gerçeği görmek yerine yalanlarla mutlu olmayı mı seçti gözlerimiz?
"Pir sultan'ım ne yatarsın
Kurmuş çarkını dönersin
Ne konarsın. ne göçersin
Kalan dünya değil misin"
Daha nice dizeler...
Niye artık yetişmiyor içten şairler? neden artık duygular ucuzladı? nasıl bu hale geldik?
Bugün tesadüfen dinlediğim Aşık Veysel Karani'nin bu türküsü beni nedenlere, niçinlere yöneltti işte,
ruhum çok eskilerde kaldı, yenileri doyurmuyor nedense...
Etiketler:
Bana ait,
Bizim zamanımızda,
Düşünülenler
Salı, Mayıs 07, 2013
ANNELER
Anne olmak mı? annesinin olması mı?
Tanrım!
Bugün nedense bu duygu beni ne kadar çok yordu.
Anneler gününün yaklaşmasından mıdır? "anne" kelimesinin bu denli reklamlarla tüketime yöneltip sömürülmesine çok rahatsız olduğumdan mıdır? bilmiyorum.
Gün boyu düşüncelerin beni bir oraya bir buraya sürükledi durdu.
Dünyanın en değerli varlığına anne olmak yada
sevgilerin en yücesi annenin varlığı.
Sonuçta ikisi de bağrında "anne" sözcüğünü barındırıyor, birbirinden ayrılması imkansız yani kısır döngü gibi ama ikisi de birbirinden o kadar ayrı duygular ki!
Ben annemle fazla zaman birlikte olmadım, yine de biliyorum ki annenin varlığı tek kelimeyle huzurdur. Anne; fırtınalarda sığınacağın tek limandır, düştüğünde gözyaşlarını kurutacağın tek göğüstür, zor zamanlarda elini uzattığında koşulsuz uzanan tek eldir. Anne güvendir, yaşama onunla sarılırsın. Umutlarının kalesidir, yarının bekçisidir. Varlığında yokluğunu hiç düşünemezsin, onunla var olmuşsun ve hep var olacak gibi düşünürsün.
Yokluğuna yuvarlandığında ise şaşkın ve tek başınasındır, çevren ne kadar kalabalık olursa olsun yalnızsındır, ayakların sağlam basmak zorundadır çünkü sığınacak ne bir limanın ne de tutunacak bir dalın vardır artık.
Anne olmak; dünyanın en değerli varlığı, canınla beslediğin, emekle büyüttüğün bir canlının sana ait olmasının duygusu ise duyguların en haz verenidir. Sevgi sözcüğünün tek tanımıdır. Sınırsız sevginin tek anlamıdır. Bu doyumsuz sevgi ne yazık ki bağrında korkuyu da barındırır.
Sınırsız sevgine korkuyla bakarsın.
Yer değiştirmiştir anne sözcüğü; bu sefer limana dönüşür yüreğin, korkuyla bakarsın gözlerine ne aradığını bilmeden. Sözlerinde anlam ararsın, düşüncelerine girmeye çalışırsın, gözyaşlarına esir olur kendi gözyaşlarını saklarsın. Neredeyse dökülen saç tellerine ağıt yakarsın. Koskoca bir sevda ve koskoca bir korku.
Düşüncelerim o kadar derin ki! anlatmak istediklerimin çoğunu da gözyaşlarım engelledi.
Çalışma hayatımın son yıllarında servisimize stajyer genç bir kızımız gelmişti. Annesine korkunç düşkün. Günde üç sefer annesini arardı ve telefonu her kapadığında "annem annem canım annem Allah bana senin yokluğunu göstermesin" yada "ben annemsiz yapamam Allah onun canını alacaksa benimkini alsın" derdi. Bir iki derken ben dayanamadım ve ona aslında annesini hiç sevmediğini, böyle sevginin olamayacağını söyledim. Şaşırarak baktı yüzüme, ben bunun sevgi olmadığını, annesini seven birinin aslında ona bir ceza vermek istermiş gibi bu kadar duanın da günah olduğunu anlattım. Ne demek istediğimi anlamıştı bana sarılarak ağladı.
Her kadın bir annedir, anne duygusunda yoğrularak gelmiştir dünyaya.
Belki anneler gününe daha var ama ben içimden taşan duyguların sonunda bu vesileyle öncelikle canım yavrularımın ve tüm kadınlarımızın anneler gününü kutlarım...
Salı, Ocak 01, 2013
HOŞ GELDİN 2013
UMUTLARIN YEŞERDİĞİ YERDİR HER YENİ BİR YIL

Sarmaşıklar güçsüz oldukları için değil güçlerinin farkında olmadığı için duvara dayanarak büyürler. Oysa toprakta yetişen her canlı gibi onların da kökleri çok sağlamdır.
Bizler, insanoğlu çok güçlüdür ve her zaman gücünün farkındadır.
Dilerim bu güçle barışı-kardeşliği-dostluğu-sevgiyi-saygıyı-hoşgörüyü yeniden inşa edeceğimiz bir yıla girmiş olalım...
Dilerim umutların gerçekleşeceği bir yıl olur...
MUTLU YILLAR!
Perşembe, Ekim 04, 2012
DEVE KUŞU
""ATATÜRK: Dur çocuk… Ne yapıyorsun sen?
İŞÇİ: Ağacı kesiyorum!
ATATÜRK: Sen hayatında hiç ağaç diktin mi ki o ağacı kesiyorsun?
İŞÇİ: Ne yapmamı emredersin paşam?
ATATÜRK: O bir canlı. Bir canlının yetişip büyümesi bu hale gelmesi ne demek sen biliyor musun?
İŞÇİ: Yok paşam.
ATATÜRK: Ağaç kesilmez.
İŞÇİ: Ne yapmamı emredersin paşam?
ATATÜRK: Neden kesiyorsun ağacı?
İŞÇİ: Köşke zarar veriyor. Dalları neredeyse köşkün içine girdi girecek.
ATATÜRK: O ağacı kesmeyeceksin çocuk.
İŞÇİ: Emrin olur. Peki ne yapayım?
ATATÜRK: Köşkü kaydırın.
İŞÇİ: Buyur?
ATATÜRK: Duydun işte köşkü kaydırın.
İŞÇİ: (KÖŞKÜ GÖSTEREREK) Bunu mu?
ATATÜRK: Başka köşk var mı?
İŞÇİ: Yok.
ATATÜRK: Söyle amirlerine onlar bir çaresini bulurlar.
İŞÇİ: Emrin olur paşam.
ATATÜRK: Unutma, ağaç kesilmez, o da canlı.
***
Atatürk’ün emri yerine getirilir ve ağacın kesilmesinden vazgeçilir.
Peki ne yapılır?
Köşk, yan tarafa doğru 5-6 metre kaydırılır!""
Müjdat Gezen 1881 oyunundan

Kurtuluş savaşı ile Türk halkına ülkesini geri veren Ata'm Ankara'nın çorak arazisini yemyeşil bir alana dönüştürerek Ankara halkına nefes alabileceği bir orman hediye etmiştir
Ankara'nın en önemli nefes alma alanlarından biri olan Atatürk Orman Çiftliği sit alanı olarak da koruma altına alınmıştır (ki) artık bu özelliğini yitirmiş olmalı.
Kesilen 3000 ağaç ile (can) katliamı yapılmıştır.

""Kaz dağları'na ölüm fermanı
Türkiye’nin cennet köşelerinden biri olan oksijen deposu Kaz dağlarında, altın madeni işletmek için 16 firma ruhsat aldı. Yerli ve yabancı firmalar, 400 bin ton siyanür kullanarak 34 noktada altın arayacak.""
Çanakkale'nin kalbi, olağanüstü bir doğa, yedibin yıllık tarih, oksijen doposu, gerçek su kaynağının yok olması ile 10 milyon adet zeytin, kiraz, şeftali, elma ağaçlarının yaşamına da son verilecek.
"Savaşa hayır" tabi ki bende savaşa hayır diyorum, tüm canlıların yaşam hakkı vardır.
Hele ki bizim olmayan savaşın ilk şehitleri hiçbir günahı olmayan çocuklarımız olursa, acımasızca yaşamları ellerinden alınırsa bunun adı savaş da değil katliam olur.
Başlık mı?
Başımız kuma gömülü yaşıyoruz ya!!!
İŞÇİ: Ağacı kesiyorum!
ATATÜRK: Sen hayatında hiç ağaç diktin mi ki o ağacı kesiyorsun?
İŞÇİ: Ne yapmamı emredersin paşam?
ATATÜRK: O bir canlı. Bir canlının yetişip büyümesi bu hale gelmesi ne demek sen biliyor musun?
İŞÇİ: Yok paşam.
ATATÜRK: Ağaç kesilmez.
İŞÇİ: Ne yapmamı emredersin paşam?
ATATÜRK: Neden kesiyorsun ağacı?
İŞÇİ: Köşke zarar veriyor. Dalları neredeyse köşkün içine girdi girecek.
ATATÜRK: O ağacı kesmeyeceksin çocuk.
İŞÇİ: Emrin olur. Peki ne yapayım?
ATATÜRK: Köşkü kaydırın.
İŞÇİ: Buyur?
ATATÜRK: Duydun işte köşkü kaydırın.
İŞÇİ: (KÖŞKÜ GÖSTEREREK) Bunu mu?
ATATÜRK: Başka köşk var mı?
İŞÇİ: Yok.
ATATÜRK: Söyle amirlerine onlar bir çaresini bulurlar.
İŞÇİ: Emrin olur paşam.
ATATÜRK: Unutma, ağaç kesilmez, o da canlı.
***
Atatürk’ün emri yerine getirilir ve ağacın kesilmesinden vazgeçilir.
Peki ne yapılır?
Köşk, yan tarafa doğru 5-6 metre kaydırılır!""
Müjdat Gezen 1881 oyunundan

Kurtuluş savaşı ile Türk halkına ülkesini geri veren Ata'm Ankara'nın çorak arazisini yemyeşil bir alana dönüştürerek Ankara halkına nefes alabileceği bir orman hediye etmiştir
Ankara'nın en önemli nefes alma alanlarından biri olan Atatürk Orman Çiftliği sit alanı olarak da koruma altına alınmıştır (ki) artık bu özelliğini yitirmiş olmalı.
Kesilen 3000 ağaç ile (can) katliamı yapılmıştır.

""Kaz dağları'na ölüm fermanı
Türkiye’nin cennet köşelerinden biri olan oksijen deposu Kaz dağlarında, altın madeni işletmek için 16 firma ruhsat aldı. Yerli ve yabancı firmalar, 400 bin ton siyanür kullanarak 34 noktada altın arayacak.""
Çanakkale'nin kalbi, olağanüstü bir doğa, yedibin yıllık tarih, oksijen doposu, gerçek su kaynağının yok olması ile 10 milyon adet zeytin, kiraz, şeftali, elma ağaçlarının yaşamına da son verilecek.
"Savaşa hayır" tabi ki bende savaşa hayır diyorum, tüm canlıların yaşam hakkı vardır.
Hele ki bizim olmayan savaşın ilk şehitleri hiçbir günahı olmayan çocuklarımız olursa, acımasızca yaşamları ellerinden alınırsa bunun adı savaş da değil katliam olur.
Başlık mı?
Başımız kuma gömülü yaşıyoruz ya!!!
Etiketler:
Alıntılar,
Atatürk'üm,
Bana ait,
Düşünülenler,
Torunlarıma
Salı, Ekim 02, 2012
HEM BURADAYIM HEM YOKUM
Nerdemiyim?
Galiba sözcüklerin bittiği yerdeyim.
Aklıma geleni, dilimden düşeni hasbelkader birkaç satır karaladığım sayfama her girdiğimde yazı yazmak istesem bile artık ne aklım eriyor ne de parmaklarım tuşlarda geziniyor.
"Yazdık,çizdik yeter artık nokta" dediğimde sayfamın gülen yüzü, Ata'mın anlamlı bakışı, dostlarım, misafirlerim...
Bana bir şeyler dur diyor.
Ayrıca "yaz, yaz nereye kadar" desem bile yazmanın da bir ihtiyaç olduğunu ve dostlukların bittiğine inandığım bir zamanda bana bir çok gerçek dost kazandırdığını ve benim içimde çoğalan, atamadığım hem de hiçbir yerime sığdıramadığım yaşamımın bir görünüp bir kaybolan sahnelerini yazarak yükümün hafiflediğini düşünmeden edemiyorum.
Ayrıca bir de unutulma korkusu sarınca biten sözcükleri toparlamaya çalışmaktan başka çare kalmadığını anladım.
Çocukluğumda günlük tutardım, gerçi haftalığa dönüşmüş bir günlüktü, hep cuma günleri yazardım, günlük olayları sıralar, o günün bitimine de tarih koyardım.
Zaten blogumda haftalık gibi bir şey, ortalama on güne bir yazı düşüyor, demek ki çocukluğumda da fazla vaktim olmamış.
Sonra gençlik dönemimde sayfalı takvimler çıkmıştı, gün kısmında oldukça yer vardı, o karelerin içine sığacak şekilde kargacık-burgacık günlük olayları yazmaya başladım, üç yıl birlikte çalıştığım masa arkadaşımın "Bir nevi koleksiyon" demesi üzerine bende anlamsızlığını anlamış olmalıyım ki takvim tutmaktan da vazgeçmiştim.
O çocukluk-gençlik günlüklerim yok oldu, takvim yapraklarım da. Sanırım eskiye çok tutkulu olmama karşın depolamayı çok sevmediğim için yok oldular.
Ama teknoloji harikası blogumu uzaya yazıyorum, her satırı uyduda yer alıyor, ben bir gün peşini bıraksam bile umarım bıraktığım yerde duracaktır.
Neyse efenim, araya giren zamanı değerlendirmeye alacak olursak güzel bir yaz geçirdim, (kendi adıma.) Bol, bol tatil yaptım, dinlendim, okudum,gezdim,gördüm, çok muhabbet az iş. Deyim yerindeyse mevsimi acımasızca harcadım, kısa sürede bitiverdi.
Oysa çok kötü bir yaz mevsimiydi:( yurdum adına)
Yaz bitti, ardından en güzel mevsim(im) Sonbaharında bir ayını bitirdik, girdik ikinci ayına. Bir iki derken kısa sürede oda bitecek, sonra arkası kış.
Aman tanrım! yaş ilerledikçe bu mevsimler daha mı çabuk geçiyor, yoksa ben hızlı koşamadığım için mi yakalayamıyorum anlamadım. Ama anladığım bir şey var, günü yakalamak için bir şeyler yapmak şart. Tabi bu da sonu gelmeyen ve yarına hiç bir faydası olmayan o saçma sapan ev işlerin haricinde; yaşadığımızı hissettirebilecek, zevk aldığımız, geriye baktığımızda yerinde bulabileceğimiz ve zamanı değerlendirebildiklerimiz olmalı.
Hani bir reklamda diyor ya!" siz annesiniz, bulaşık makinesi değil."işte onun gibi bir şey...
Fotoğraf, yazdan geriye kalan bir yaprak.
Etiketler:
Anı,
Bana ait,
Düşünülenler,
Tatil ve gezi
Perşembe, Mayıs 24, 2012
BAKIŞ AÇISI
"Anne seni o kadar çok seviyorum ki! git git bitmiyor."
Üçüncü yaşını daha doldurmamıştı o zaman Prensesim ve annesine olan sevgisini şaşkın bakışlarımız karşısında böyle anlatmıştı.
Kendince annesine olan sevgisinin sonsuzluğa bakış açısını yakalamıştı...
Yirmili yaş merdivenlerini tırmandığım zamanlarda bir gün kendimle konuşurken (Bunu devamlı yaparım ve hatta sokakta bile farkında olmadan kendimle konuşmaya dalarım, görenler ne diyordur onu bilemem.) yapmak istediklerim mi? Yapabileceklerim mi? diye sormuştum diğer kendime.
Yapmak istediklerim çoktu, ucu açıktı, yani git git bitmiyor:)
"Yapabileceklerim" dedim. Kolaya kaçmak gibi görünse bile daha huzurlu olmak içindi kararım. Ben de kendimce huzura ve yaşama bakış açısını böyle yakalamıştım.
Zaman zaman yapmak istediklerimin ucunu yakalamak istedim ama sadece ucunu yakalamak bir kelebeği okşamak gibi bir şeydi.
Anladım ki! İnsanoğlunun yapmak istedikleri değildi değerli olan, değerli olan yapabileceklerinin yeterli ve dolu dolu olmasıydı. Ve sevgiyle tutunabilmesiydi yaşama ki! O sevgi ne kadar dolabildiyse yüreğine.
İnsanoğlunun dünyaya merhaba dediğinde annesinin kucağına verildiği ilk dakikalarında yüzüne eğilen O yüzün ve o yüzdeki gözlerden yüreğine akan sevgiden ne kadar doldurabildiyse.
Sevgi dünyaya gelirken yanımızda getirdiğimiz bir şey değil de, sevgi dolu bir çift göze hapsolan yüreğe doluştur diye düşünürüm.
Yapmak istediklerime dönecek olursak o istekler bende hiç yok olmadılar, bir tarafımda hep takılı kaldılar ama asla yaşamımı etkilemediler ve hayal dünyasına dönüşmediler. Sadece geçen zamanda şekil değiştirdiler, yaşa uygun isteklere dönüştüler, bazen coştular, bazen sessizliğini korudular.
Ve yapabileceklerimin gölgesinde hafif bir esintiyle yüzüme tebessüm bırakıp her zaman yerlerine yerleştiler.
Bu yazı nerden mi çıktı?
"Hadi yapabilirsin" diye iddia eden bir istek karşıma geçmiş beni zorlarken buldum da ona ithafımdır.
Perşembe, Şubat 23, 2012
DİZİ DİZİ İNCİYİM

Dizi izlemede birinciyim.
Desem, yok o kadar da değil bu kadarı da kendime haksızlık olur.
Ama "Yok ben dizi izlemem belgesel izlerim." edebiyatı yapanlardan da değilim. Belgesel de izliyoruz, dizi de...
Belgeselleri döndür döndür izledik; atom moleküllerini ayırdık, ormana daldık ağaç ev yaptık, safariye çıktık, o muhteşem denizin altındaki dünyaya daldık, hayvan dostlarımızın karınlarını doyurma mücaadelesine tanıklık ettik, neşeli ayaklara hayran kaldık...
Belgeselleri döndür döndür izledik; atom moleküllerini ayırdık, ormana daldık ağaç ev yaptık, safariye çıktık, o muhteşem denizin altındaki dünyaya daldık, hayvan dostlarımızın karınlarını doyurma mücaadelesine tanıklık ettik, neşeli ayaklara hayran kaldık...
Nereye kadar!
Onların yaşamlarında değişen bir şey yok, onlar halen olduğu gibi doğallıklarını koruyorlar. Değişen bizleriz!!!
Kendime yüzlerce diziden hafta içine ait beş günlük dizi ayırdım, seçmece yani. Devam eden yada yeni başlayan, farketmiyor, akşam oturmalarımda beni iki saat oyalıyor ya! hem elişi yapıp hem seyretmek zaman kazancına dönüşüyor. Diziler aslında üç saat de bunun bir saati geçen haftanın özeti (!) şimdi şöyle; dizi iki saat sürüyor bunun bir saati reklam geriye kalanı seyre sunulan görsel. Efenim özet ise dizinin tamamı oluyor böylece. Aradan çıkartılan bakışmalar, yürüyüşler özette yer almıyor ve böylece bir hafta önce yada bir hafta sonra özet veya yeni bölüm sadece haftanın değişimi oluyor. Tamam biraz karışık ama matematiğe vurduğumuzdaki tablo bu.
Hafta sonları dizi izlememe kararım sadece dinlence, bunu yedi güne çıkartırsam fazla çalışmayan kafam iyicene karışır korkusundan. Eşimin ise sadece tek dizisi var onuda ben seyretmiyorum çünkü Behzat Ç dizisi benim dizi izleme tatil günüme denk geliyor.
Herkesin izlediği benim izlemediğim tek dizi bu sanırım. Onun haricinde gezi programlarını vaktim nisbetinde kaçırmamaya çalışıyorum.
F.Türkmenoğlu'nun "Hayat Gezince Güzel" hepimizin blog dostu Tijen'cimin "Tak Sepeti koluna" T.Talipoğlu'nun "Bir Yol Hikayesi" M.Savaş'ın "Dolu Dolu Anadolu" ve V.Milor'un "Lezzet Durakları" çoook çok sevdiğim programlar ve neredeyse görsellikleri ile gezmiş kadar oluyorum.
Sonrasında Haberler, oturumlar... En sıkıcı olanları.
Bu arada reklam görselliğine yüz vermesem de alımlardaki katkımla kendimi affettiriyorum.
Sanki tüm günüm TV karşısında geçiriyormuş gibi bir yazı oldu ama değil tabi ki! Bu da kendime haksızlık olur:)
Buraya nereden geldik?
Hürrem'den
Saygı duyduğum değerli Meral Okay'ın "Muhreşem Yüzyıl" seneryosu bire bir tarih değil, bunu defalarca kendiside söyledi. Tarihten alınan ana tema üzerine kurgularla zenginleştirilmiş ve görselliğiyle gerçekten seyretmeye değer bir dizi. Ama yönetmene dönersek bayma noktasına getirmeye var gücüyle çalışıyor diyebilirim. Zaten diziler 13 bölümü bir seferde çekildiği için hızla ilerliyor, ilk 13 bölümü hızla ve zevkle izletiliyor da sonrası hafta atlatılmasına, saat doldurulmasına gidiliyor. Bu haftaki Muhteşem Yüzyıl'da dakikalarca havai fişek gösterisi ve Sümbül'ün oryantal sergilemesi gibi.
Bu arada ne muhteşem bir yüzyılmış ki! kadınlar hiç yaşlanmıyor ve hatta gittikçe güzelleşiyorlarmış ama çocuklar bu arada hızla büyüyorlarmış:))
Bu arada ne muhteşem bir yüzyılmış ki! kadınlar hiç yaşlanmıyor ve hatta gittikçe güzelleşiyorlarmış ama çocuklar bu arada hızla büyüyorlarmış:))
Neyse efendim, söz Hürrem'den açılmışken aklımdakileride ekliyiverim. Hürrem Sultan Meryem Uzerli kadar güzel ve yapılı bir sultan değilmiş, aksine ufak tefekmiş. Ayna ve mücevhere değil kitaba ilgi duyarmış. Sarayda ne kadar kitap varsa okumuş doymamış ve Avrupa'dan kitap getirtirmiş. Çok akıllı, Sultan Süleyman'a çok aşık ve çocuklarına çok bağlıymış. Sultan Süleyman'ın devlet işlerine yardım eder ve Sultanı da onun aklına çok güvenirmiş. Damat İbrahim Paşa'nın gerçek yüzünü geç de olsa ortaya çıkartan da oymuş...
Tarihçilerin ve yazarların aktarmalarıyla.
Bekliyorum bakalım bu akşamki dizimde ne dolaplar dönecek:)
Pazar, Aralık 25, 2011
YILBAŞI YADA YENİ BİR YIL

Yeni bir yıl mı? Yoksa tepe tepe, hiç acımadan kullanacağımız 365 gün mü?
Ne dersek diyelim zaman akıp gidiyor, azıcık ucundan tutmanın imkanı yok...
Yeni bir 365 gün mü? yoksa! eğlencenin doruğuna varmak için bir geceye odaklanıp mutlu hayallerle acımasızca katlettiğimiz en zavallı Aralık ayı mı?
Bize istediğimizi kolayca getirmesini düşündüğümüz, çok şey beklediğimiz yeni bir yıl mı? yoksa! planlarımızı, hayallerimizi gerçeğe dönüştürmek için çalışacağımız ve her günü kendine ait her an'ını değerlendirme çabasında olacağımız 365 gün mü?
Neyse ne!!! Yılbaşı yada yeni yıl...
Yeni bir yıla başlamak için yılbaşınının heyecanı çok güzel!
Birlikte olmak, hediye vermek, hediye almak, hatırlanmak, hatırlamak. Eğlenmek, mutlu olmak için güzelliklere göz açmak, gönül açmak. Sarılmak, sarmalanmak, iyi dilekler, temenniler... Bunlara insanoğlunun çok ihtiyacı var ve hatta bu tür özel günlerin yaşamdan, yaşanılanlardan tad almak için olması da gerekli...
Bu arada tüketim çılgınlığına hiç değinmeyeceğim, biz zaten çok zengin bir ülke olduğumuzdan bunun çok da bir önemi yok! Biz bilemeyiz; sevginin, temenilerin, dileklerin, yürekten yazılmış bir kartla, içten bir sarılmayla, severek alınan bir çiçekle, paylaşmanın huzurunu bulacağımız bir kitapla... Daha değerli olacağını. Bloglar, blog dostlarım; unutulmuş, eskiye hapsedilmiş bu güzel ufak ama çok değerli etkinliklerle yeniden yapılandırmaya çalışıyorlar, ne güzel!
Yazımızın başına dönersek; bir yılı bir geceye sığdırma düşüncemden vazgeçmiş değilim. Yeni bir yıl, gitmeye hazırlanan yılın can çekişen ayı olarak bilinen Aralık ayının son gününün son saatlerinle başlar ve yeni bir yılın ilk günü daha gün doğmadan tükenir. Sonrasında ???
Canım arkadaşım bir yazı yazmış çok hoşuma gitti:)) dediği gibi eskisini bitirdim yenisini getirin.
Yılbaşı ile karışan yeni yıl ile ilgili bir anımda vardır benim bu düşüncemi destekleyen.
Hangi yıl tam aklımda kalmış değil ama 80 li yıllardı. O yıllarda çalıştığım şirkette her yılın son günü geç vakitlere kadar çalışıp hesap kapattığımızdan bize ödül niyetine olsa gerek koktey verilirdi. Dilekler, hediyeleşme falan... Gözlerinin içine bakardım "koktey mi ne bitsede evime, çocuklarımın yanına gitsem" diye. Tüm patronların ve müdürlerin bir arada bir saat geçirmesi tabi ki güzeldi, birlik beraberlik mesajı gibi. İşte o 80 li yılların birinde Finansman Müdürü yeni yılına girme gecesini (Yılbaşını) memleketinde geçirdiğinden aramızda yoktu.
Yeni bir yılının ikinci günü döndüğünde elinde memleketine ait birer kutu cezerye paketleri ile servisimize geldi ve " hepinizin geçmiş yeni yılınızı kutlarım" dedi:))
Yinede yeni bir yılı getiren yılbaşı gecesi özeldir, güzeldir. Herkes için! ne derler? Karınca kararınca...
Dilerim yeni bir yıl tüm dünyaya barış,sevgi,kardeşlik,huzur ve aydınlık günleri beraberinde getirsin...
Ne dersek diyelim zaman akıp gidiyor, azıcık ucundan tutmanın imkanı yok...
Yeni bir 365 gün mü? yoksa! eğlencenin doruğuna varmak için bir geceye odaklanıp mutlu hayallerle acımasızca katlettiğimiz en zavallı Aralık ayı mı?
Bize istediğimizi kolayca getirmesini düşündüğümüz, çok şey beklediğimiz yeni bir yıl mı? yoksa! planlarımızı, hayallerimizi gerçeğe dönüştürmek için çalışacağımız ve her günü kendine ait her an'ını değerlendirme çabasında olacağımız 365 gün mü?
Neyse ne!!! Yılbaşı yada yeni yıl...
Yeni bir yıla başlamak için yılbaşınının heyecanı çok güzel!
Birlikte olmak, hediye vermek, hediye almak, hatırlanmak, hatırlamak. Eğlenmek, mutlu olmak için güzelliklere göz açmak, gönül açmak. Sarılmak, sarmalanmak, iyi dilekler, temenniler... Bunlara insanoğlunun çok ihtiyacı var ve hatta bu tür özel günlerin yaşamdan, yaşanılanlardan tad almak için olması da gerekli...
Bu arada tüketim çılgınlığına hiç değinmeyeceğim, biz zaten çok zengin bir ülke olduğumuzdan bunun çok da bir önemi yok! Biz bilemeyiz; sevginin, temenilerin, dileklerin, yürekten yazılmış bir kartla, içten bir sarılmayla, severek alınan bir çiçekle, paylaşmanın huzurunu bulacağımız bir kitapla... Daha değerli olacağını. Bloglar, blog dostlarım; unutulmuş, eskiye hapsedilmiş bu güzel ufak ama çok değerli etkinliklerle yeniden yapılandırmaya çalışıyorlar, ne güzel!
Yazımızın başına dönersek; bir yılı bir geceye sığdırma düşüncemden vazgeçmiş değilim. Yeni bir yıl, gitmeye hazırlanan yılın can çekişen ayı olarak bilinen Aralık ayının son gününün son saatlerinle başlar ve yeni bir yılın ilk günü daha gün doğmadan tükenir. Sonrasında ???
Canım arkadaşım bir yazı yazmış çok hoşuma gitti:)) dediği gibi eskisini bitirdim yenisini getirin.
Yılbaşı ile karışan yeni yıl ile ilgili bir anımda vardır benim bu düşüncemi destekleyen.
Hangi yıl tam aklımda kalmış değil ama 80 li yıllardı. O yıllarda çalıştığım şirkette her yılın son günü geç vakitlere kadar çalışıp hesap kapattığımızdan bize ödül niyetine olsa gerek koktey verilirdi. Dilekler, hediyeleşme falan... Gözlerinin içine bakardım "koktey mi ne bitsede evime, çocuklarımın yanına gitsem" diye. Tüm patronların ve müdürlerin bir arada bir saat geçirmesi tabi ki güzeldi, birlik beraberlik mesajı gibi. İşte o 80 li yılların birinde Finansman Müdürü yeni yılına girme gecesini (Yılbaşını) memleketinde geçirdiğinden aramızda yoktu.
Yeni bir yılının ikinci günü döndüğünde elinde memleketine ait birer kutu cezerye paketleri ile servisimize geldi ve " hepinizin geçmiş yeni yılınızı kutlarım" dedi:))
Yinede yeni bir yılı getiren yılbaşı gecesi özeldir, güzeldir. Herkes için! ne derler? Karınca kararınca...
Dilerim yeni bir yıl tüm dünyaya barış,sevgi,kardeşlik,huzur ve aydınlık günleri beraberinde getirsin...
Perşembe, Kasım 03, 2011
MUTSUZMUYUM?
Çocukluğumda çok oyuncağım olmamıştı, o zamanlar hiçbir çocuğun çok oyuncağı yoktu zaten. Topaç, çember, misket, hulahop, lastik top, bebek.
Rengarenk, çeşit çeşit oyuncakları olmayan mutlu çocuklardık bizler...
İki tane bebeğim vardı, çıplak, giyimleri bana ait. Küçücüktüler, avuç içine sığacak kadar küçük, kolları bacakları çıkarılıp takılabilen, yumuşacık.
Ben sakin, sessiz bir çocuktum konuşmayı fazla sevmeyen, elime ne alırsam saatlerce oyalanabilen, bana sorulan beş soruyu birleştirip bir kerede cevap veren, kimsenin dünyasına karışmadan kendi dünyamda yaşamayı bilen. İşte benim en çok mutlu olduğum zamanlardaki dünyam o küçücük iki bebekti...
Annem dikiş dikerdi, herşeyimizi. Gecelik, pijama, elbise, perde, divan örtüsü yastık, çarşaf gibi bugün hazır satımı olan herşeyi. Makinesinin yanına astığı bir bez torbası vardı içinde artık kumaşları toplayan. Bana bebeklerimi giydirmek için ne gerekliyse orada bulabiliyordum. Önceleri bez parçacıklarını katlayıp yorgan, yastık, yatak yapardım. Babamın oyarak yaptığı tahta kutunun karyola düşüncesine dönüşmüş halinin içinde geçerdi zaman, bebeklerimi yatırıp kaldırmakla, bez parçacıklarına sarıp sarmalamakla. Bana ait iki bebekti onlar, itirazları olmayan, her yaptığıma çaresizce katlanan, yatırınca yatan kaldırınca kalkan. Onlar dünyadan habersiz benimse dünyadan tek haberim onlar...
Daha sonraları iğne, iplik, makas girdi pez parçacıklarının yanına. Artık bebeklerimi bez parçacıklarına sarmıyor, çeşit çeşit giysi dikiyordum. Beni üzen ne olursa olsun her üzüldüğümde onlara sığınarak, görmeden, duymadan, hissetmemeye çalışarak rengaren kumaşların birleştiği küçücük elbiseler diker diker dikerdim. Daha sonrada küçücük kollarımdan dışarı yarısından fazlası taşan şişler ve artmış yünlerle örmek ve dikmek dünyasının içinde buldum kendimi.
Zor oluyordu küçücük bebekleri giydirmek, küçücük bedenlerine giysi dikmek. Kollarını-bacaklarını çıkarmadan hiçbir giysi provası olmuyor giydirip soyunmuyordu ama benimde yapacak başka işim yoktu, bana verdikleri mutlu dünya karşılığında mutluluğu zamana yaymaktan başka...
Büyüdüm, çok büyüdüm, çok çok büyüdüm ve yılların bana unutturamadığı iki küçük bebek zaman zaman içimi yakarcasına düşerdi aklıma. Onları aradığımda, onlarla birlikte onların dünyasında kaybolmak istediğimde ve her aklıma içimi yakarcasına düştüğünde anlardım ki mutsuzdum!
Son günlerde ben yine bebeklerimi arıyorum, görmeden, duymadan hissizleşerek onların dünyasına girip kumaş parçacıklarının içinde kaybolmak istiyorum. Dış dünyaya kapanıp kendimle kalmak istiyorum.
Acaba mutsuzmuyum???
Fotoğraf:
aytaccrafts parmakbebekler blogundan alıntıdır...
Rengarenk, çeşit çeşit oyuncakları olmayan mutlu çocuklardık bizler...
İki tane bebeğim vardı, çıplak, giyimleri bana ait. Küçücüktüler, avuç içine sığacak kadar küçük, kolları bacakları çıkarılıp takılabilen, yumuşacık.
Ben sakin, sessiz bir çocuktum konuşmayı fazla sevmeyen, elime ne alırsam saatlerce oyalanabilen, bana sorulan beş soruyu birleştirip bir kerede cevap veren, kimsenin dünyasına karışmadan kendi dünyamda yaşamayı bilen. İşte benim en çok mutlu olduğum zamanlardaki dünyam o küçücük iki bebekti...
Annem dikiş dikerdi, herşeyimizi. Gecelik, pijama, elbise, perde, divan örtüsü yastık, çarşaf gibi bugün hazır satımı olan herşeyi. Makinesinin yanına astığı bir bez torbası vardı içinde artık kumaşları toplayan. Bana bebeklerimi giydirmek için ne gerekliyse orada bulabiliyordum. Önceleri bez parçacıklarını katlayıp yorgan, yastık, yatak yapardım. Babamın oyarak yaptığı tahta kutunun karyola düşüncesine dönüşmüş halinin içinde geçerdi zaman, bebeklerimi yatırıp kaldırmakla, bez parçacıklarına sarıp sarmalamakla. Bana ait iki bebekti onlar, itirazları olmayan, her yaptığıma çaresizce katlanan, yatırınca yatan kaldırınca kalkan. Onlar dünyadan habersiz benimse dünyadan tek haberim onlar...
Daha sonraları iğne, iplik, makas girdi pez parçacıklarının yanına. Artık bebeklerimi bez parçacıklarına sarmıyor, çeşit çeşit giysi dikiyordum. Beni üzen ne olursa olsun her üzüldüğümde onlara sığınarak, görmeden, duymadan, hissetmemeye çalışarak rengaren kumaşların birleştiği küçücük elbiseler diker diker dikerdim. Daha sonrada küçücük kollarımdan dışarı yarısından fazlası taşan şişler ve artmış yünlerle örmek ve dikmek dünyasının içinde buldum kendimi.
Zor oluyordu küçücük bebekleri giydirmek, küçücük bedenlerine giysi dikmek. Kollarını-bacaklarını çıkarmadan hiçbir giysi provası olmuyor giydirip soyunmuyordu ama benimde yapacak başka işim yoktu, bana verdikleri mutlu dünya karşılığında mutluluğu zamana yaymaktan başka...
Büyüdüm, çok büyüdüm, çok çok büyüdüm ve yılların bana unutturamadığı iki küçük bebek zaman zaman içimi yakarcasına düşerdi aklıma. Onları aradığımda, onlarla birlikte onların dünyasında kaybolmak istediğimde ve her aklıma içimi yakarcasına düştüğünde anlardım ki mutsuzdum!
Son günlerde ben yine bebeklerimi arıyorum, görmeden, duymadan hissizleşerek onların dünyasına girip kumaş parçacıklarının içinde kaybolmak istiyorum. Dış dünyaya kapanıp kendimle kalmak istiyorum.
Acaba mutsuzmuyum???
Fotoğraf:
aytaccrafts parmakbebekler blogundan alıntıdır...
Etiketler:
Annem,
Bana ait,
Bizim zamanımızda,
Düşünülenler
Cuma, Ekim 28, 2011
DEPREM GERÇEĞİ

Türkiyenin korkunç gerçeği,doğal afeti,kaçınılmazımız,habersiz bir gece yatağımıza kadar girebilen, savunmasızları ansızın yerle bir eden DEPREM!
Son yaşanılan Van depreminin ardından gazeteler,köşe yazarları,bilim adamları, herkes yazdı-çizdi. Görsel medya aynı kareleri döne döne ekrana getirdi. Yeni yeni öyküler yazıldı, insanların acılarını reytingler uğruna araya sıkıştırılan imgelerle naklettirdiler. Gerçekten acıydı yaşananlar, çok acıydı ama acı çekenlerin dışında bilmem kaç gün sonra güncelliğini yitirecek bu acıdan nemalananlar yeni nemalara kapılıp bu acıyada birer nokta koyacaklar.
Bizler ise 12 yıl evvel seyrettiğimiz bir filmi başa sarıp yeniden izler gibiyiz. Ne bir eksik ne bir fazla aynı acı,aynı şaşkınlık,aynı söylemler, aynı kargaşa aynı aynı...
Ben ne yazarım ne çizerim ne de bilim adamıyım, aklım da fazla ermez ama yinede aklıma takılanları yazmak istedim.
Gölcük depremi aslında geliyorum dedi, tüm depremler gibi saatini söylemeden ama zamanının geldiğini söyledi. Öncesinde Kocaeli yerel televizyonları bu konu üzerinde konuşma yaptılar, sivil savunma kuruluşları sokaklarda el ilanı dağıttı, belediyeler uyarıldı, vatandaşların kulağına fısıldandı.
Orada yaşamadığım için bunları daha sonra onlar için Şekerpınarda yaptırılan deprem konutlarına taşınanlardan öğrendim. ''Çaremiz yoktu, evimizdi, barınağımızdı, biz aslında baktırmıştık'' gibi itiraflarını da dinledim. İki battaniye, iki yatak, bir piknik tüpüydü sahip oldukları.
Sonuç ortadaydı, bilanço çooook çok ağırdı, o gece yaşadığım 45 saniyeyi asla unutamayacağım ki! inşallah da unutmam.
Yerle bir olan binlerce bina içerisinde barındırdıklarını toprağa,denize gömdü. Yaşayanlar ise korkunç bir travma altına girdiler. Aileler dağıldı, yuvalar yok oldu.
İnşaatı harç ve tuğladan ibaret görenlerin bedeliydi yaşananlar.
Sonrasında işte hepimizin bildiği gibi yardımlar, toplanan paralar, hastaların ilk yardım bakımı, prefabrik konutlar ve artık bizden bu kadar siz tamamlayınlar...
Bugün de Van
Bir emekli öğretmen arkadaşımdan dinlemiştim eski Van'ı, yemyeşil ovaların ve binbir çeşit meyve ağaçlarının tek katlı kerpiç evlerinle bütünleştiğinin güzelliğini anlatmıştı. İçmeye doyulmayan sularını, berrak gölünü. Okuldaki çocuklarını anlatırdı dil takıntısına güle güle öğrenme mücaadelesi veren ışıl ışıl gözleri. Daha sonraki yıllarda kendinle aynı kaderi paylaşan öğretmen yeğenini ziyarete gittiğinde Van'ı tanıyamadığını söyledi. ''Kar hırsı ve hiç bir ilacı olmayan betonlaşma hastalığı Van'a da bulaşmış'' dedi.
Van veya Kütahya veya Elazığ veya Dinar Veya İstanbul... Deprem gerçeği Türkiyenin gerçeği.
Son yaşanılan Van depreminin ardından gazeteler,köşe yazarları,bilim adamları, herkes yazdı-çizdi. Görsel medya aynı kareleri döne döne ekrana getirdi. Yeni yeni öyküler yazıldı, insanların acılarını reytingler uğruna araya sıkıştırılan imgelerle naklettirdiler. Gerçekten acıydı yaşananlar, çok acıydı ama acı çekenlerin dışında bilmem kaç gün sonra güncelliğini yitirecek bu acıdan nemalananlar yeni nemalara kapılıp bu acıyada birer nokta koyacaklar.
Bizler ise 12 yıl evvel seyrettiğimiz bir filmi başa sarıp yeniden izler gibiyiz. Ne bir eksik ne bir fazla aynı acı,aynı şaşkınlık,aynı söylemler, aynı kargaşa aynı aynı...
Ben ne yazarım ne çizerim ne de bilim adamıyım, aklım da fazla ermez ama yinede aklıma takılanları yazmak istedim.
Gölcük depremi aslında geliyorum dedi, tüm depremler gibi saatini söylemeden ama zamanının geldiğini söyledi. Öncesinde Kocaeli yerel televizyonları bu konu üzerinde konuşma yaptılar, sivil savunma kuruluşları sokaklarda el ilanı dağıttı, belediyeler uyarıldı, vatandaşların kulağına fısıldandı.
Orada yaşamadığım için bunları daha sonra onlar için Şekerpınarda yaptırılan deprem konutlarına taşınanlardan öğrendim. ''Çaremiz yoktu, evimizdi, barınağımızdı, biz aslında baktırmıştık'' gibi itiraflarını da dinledim. İki battaniye, iki yatak, bir piknik tüpüydü sahip oldukları.
Sonuç ortadaydı, bilanço çooook çok ağırdı, o gece yaşadığım 45 saniyeyi asla unutamayacağım ki! inşallah da unutmam.
Yerle bir olan binlerce bina içerisinde barındırdıklarını toprağa,denize gömdü. Yaşayanlar ise korkunç bir travma altına girdiler. Aileler dağıldı, yuvalar yok oldu.
İnşaatı harç ve tuğladan ibaret görenlerin bedeliydi yaşananlar.
Sonrasında işte hepimizin bildiği gibi yardımlar, toplanan paralar, hastaların ilk yardım bakımı, prefabrik konutlar ve artık bizden bu kadar siz tamamlayınlar...
Bugün de Van
Bir emekli öğretmen arkadaşımdan dinlemiştim eski Van'ı, yemyeşil ovaların ve binbir çeşit meyve ağaçlarının tek katlı kerpiç evlerinle bütünleştiğinin güzelliğini anlatmıştı. İçmeye doyulmayan sularını, berrak gölünü. Okuldaki çocuklarını anlatırdı dil takıntısına güle güle öğrenme mücaadelesi veren ışıl ışıl gözleri. Daha sonraki yıllarda kendinle aynı kaderi paylaşan öğretmen yeğenini ziyarete gittiğinde Van'ı tanıyamadığını söyledi. ''Kar hırsı ve hiç bir ilacı olmayan betonlaşma hastalığı Van'a da bulaşmış'' dedi.
Van veya Kütahya veya Elazığ veya Dinar Veya İstanbul... Deprem gerçeği Türkiyenin gerçeği.
Eeee peki böyle bir gerçeğimiz varsa ki! var
Bu gerçeği görmemiz için illa deprem olması mı gerek?
Neden toprağın kaldıramayacağı binaların dikilmesine göz yumuyoruz?
Niye yaptığımız derme çatma gecekonduların üzerine çocuklarımıza kat çıkıyoruz?
Bizim bunca sorunumuz varken niye duble yolların kavgasını yapıyoruz?
Çok seyredilen dizilerin arasında iki satır deprem gerçeğini neden hatırlatmıyoruz?
Madem bir şehri yeniden kurabilecek yardım toplayabiliyoruz da bunu neden depremden önce yapmıyoruz?
Yardım toplamak, binaları yeniden yapılandırmak için Yunusların, Serhatların cansız bedenlerini çiğnemek mi gerek?
Bu gerçeği görmemiz için illa deprem olması mı gerek?
Neden toprağın kaldıramayacağı binaların dikilmesine göz yumuyoruz?
Niye yaptığımız derme çatma gecekonduların üzerine çocuklarımıza kat çıkıyoruz?
Bizim bunca sorunumuz varken niye duble yolların kavgasını yapıyoruz?
Çok seyredilen dizilerin arasında iki satır deprem gerçeğini neden hatırlatmıyoruz?
Madem bir şehri yeniden kurabilecek yardım toplayabiliyoruz da bunu neden depremden önce yapmıyoruz?
Yardım toplamak, binaları yeniden yapılandırmak için Yunusların, Serhatların cansız bedenlerini çiğnemek mi gerek?
Birlik, beraberlik kurabiliyorsak bunun için illa bir felaket olmasımı gerek?
Bizim tüm duygularımızı, gözyaşlarımızı,acılarımızı,sevinçlerimizi,isyanlarımızı yöneten en büyük patron görsel medya neden daha çok yeni olan Kütahya depreminin sonuçlarını görmek için görselliğini kullanmıyor?
Bizim tüm duygularımızı, gözyaşlarımızı,acılarımızı,sevinçlerimizi,isyanlarımızı yöneten en büyük patron görsel medya neden daha çok yeni olan Kütahya depreminin sonuçlarını görmek için görselliğini kullanmıyor?
Bu saate benim aklıma bu kadarı geldi, bu sorular o kadar çoğaltılabilinir ki!
Depremle birlikte ortaya çıkan bir sürü gerçek de bir süre sonra nedense unutuluyor. Bilim adamları avaz avaz bağırıyor, biz onları deprem olduğunda dinliyoruz. Sivil toplum kuruluşları bu felaketlerde can damarımız oluyor ama nedense onlar da depremin acısı geçince unutuluyor. Akut gibi çok değerli arama kurtarma kuruluşları kendi imkanlarınla ayakta durmaya çalışırken onlara yardım etmeği hiç aklımıza getirmiyoruz...
Bugün Van depreminden kurtulan kardeşlerimiz korkunç acı içinde, aç,açık ve soğukla yaşam savaşı verirken bir yandan da kaybettiklerinin acısınla yanıyorlar.
Bugün Van depreminden kurtulan kardeşlerimiz korkunç acı içinde, aç,açık ve soğukla yaşam savaşı verirken bir yandan da kaybettiklerinin acısınla yanıyorlar.
Çadırlara, yardım konvoylarına tabiri caizse söylendiği gibi saldırmaları o kadar doğal ki! bunu o acıyı yaşamayanların bilmeleri imkansız. Bu yıkımın ardından ruhsal dengesini yitirmemiş kimsenin olacağını düşünülmez.
İşte buda deprem sonrasının en acı gerçeği; iletişimsizlik, plansızlık, vurdum duymazlık, beceriksizlik...
Ne yazık ki!!! önümüzde bir de İstanbul depremi var, yıkımın korkuçluğu asıl burada. Onmilyonu geçmiş bir nüfus ve çarpık yapılaşmasıyla. Düşünmesi bile hafızaya sığmaz. Gölcük depremi sonrasında Güneri Civaoğlu bir haber sonrası ağzından kaçırdı, yok etmeye,kapamaya çalıştılar ama olan olmuş ortaya çıkmıştı bir kere. Bilim adamları günlerce tartışmıştı, zaten tüm deprem uzmanlarını bu sayede tanıdık. Ara ara unutulsa bile sonrasında dünyanın neresinde olursa olsun en ufacık bir deprem sonrası tartışmaya başlandı. Ve artık ilkokul öğrencileri dahil bu gerçeği biliyoruz.
Peki ne yapıyoruz, ben dahil koca bir hiiiiç.
Deprem olsun sonra düşünürüz, öyle ya ölen ölür kalan sağlar bizimdir...
Ne yazık ki!!! önümüzde bir de İstanbul depremi var, yıkımın korkuçluğu asıl burada. Onmilyonu geçmiş bir nüfus ve çarpık yapılaşmasıyla. Düşünmesi bile hafızaya sığmaz. Gölcük depremi sonrasında Güneri Civaoğlu bir haber sonrası ağzından kaçırdı, yok etmeye,kapamaya çalıştılar ama olan olmuş ortaya çıkmıştı bir kere. Bilim adamları günlerce tartışmıştı, zaten tüm deprem uzmanlarını bu sayede tanıdık. Ara ara unutulsa bile sonrasında dünyanın neresinde olursa olsun en ufacık bir deprem sonrası tartışmaya başlandı. Ve artık ilkokul öğrencileri dahil bu gerçeği biliyoruz.
Peki ne yapıyoruz, ben dahil koca bir hiiiiç.
Deprem olsun sonra düşünürüz, öyle ya ölen ölür kalan sağlar bizimdir...
Pazartesi, Ekim 24, 2011
CANIM ACIYOR

Vah Ülkem Vah!!!
Uyumak istemiyorum, yarınlardan korkar oldum.
Susmak istiyorum, bağıra bağıra susmak.
Kulplara isyanım var, tüm kupaların-fincanların kulplarını kırmak istiyorum.
İnişteyiz ülkece, yumuşatarak, yumuşacık farkında (!) olmadan.
Teröris değil Gerilla alıyor gencecik fidanların canlarını.
Sürücü katil değil, adı trafik kazası.
Yapının, yapanın ne suçu var depremde ölen kader kurbanı.
Uyumak istemiyorum, yarınlardan korkar oldum.
Susmak istiyorum, bağıra bağıra susmak.
Kulplara isyanım var, tüm kupaların-fincanların kulplarını kırmak istiyorum.
İnişteyiz ülkece, yumuşatarak, yumuşacık farkında (!) olmadan.
Teröris değil Gerilla alıyor gencecik fidanların canlarını.
Sürücü katil değil, adı trafik kazası.
Yapının, yapanın ne suçu var depremde ölen kader kurbanı.
Perşembe, Eylül 08, 2011
ULAŞIMI EN YAKIN KAPIDIR KOMŞU KAPISI !!!
Geride bıraktığımız hafta sonu davul-zurna eşliğinde iki gelin bir asker uğurladık sokağımızdan. Gelinlerimize bir ömür boyu mutluluklar, askere giden oğlumuza da hayırlı tezkereler diledik.Kendi kendimize, yani eşimle ben, otuduğumuz yerden.
Davul-zurna sesine çıktık cama, gelinleri gördük bembeyaz gelinlikleri içinde. İlk gün bir gelinimiz yanımızdaki binadan, ertesi gün giden gelinimiz ise karşımızdaki binadan çıktı. Gelinleri almaya gelen damatlar ve yakınları eşliğinde süslü gelin arabalarına binip gittiler.
Askerimiz çaprazımızdaki binanın delikanlısı, (olmalı ki) bayraklarla arkadaşları gelip aldı, arkasından davul-zurna çalındı, yakınlarının ellerinde mendiller, gözlerinde yaşlar vardı. Anacığıydı en çok ağlayan, iki koluna girenler teselli etmeye çalışıyorlardı.
''En büyük asker bizim asker'' sesleri de gelin arabalarının ''geldik aldık, götürüyoruz'' diyen kornaları gibi gittikçe uzaklaştı. Sonra sokağımız da eskisi gibi geçen arabaların gürültülü sessizliğine döndü.
Camlara çıkanlar içeri girdi, kimisi televizyonun karşısına, kimisi yarım bıraltığı işinin devamına, kimisi de benim gibi bilgisayarın başına geçti...
Altı yaşlarındaydım sanırım, karşı komşumuz Emin amca felç geçirmişti. Felç nedir o zamanlar bilmiyorduk ki, biz çocuklar için Emin amca hastalanmıştı. Sokağımızın Emin amcası eşi Asiye teyze ile yanlız yaşarlardı ama o zamanlar hiç kimse yanlız değildi. Emin amcanın hastalandığında bütün sokağımız o evde ve Asiye teyzenin yanındaydı. Hiç yanlız kalmadılar ne o gün ne de sonraki günler. Günlerce evlerimizde radyolar açılmadı, biz çocuklara sokakta oynarken sessiz olmamız için sıkı sıkı tembih edildi.
Her gün çağrılmadan semtimizin doktoru elindeki siyah çantayla geliyor, iğneci uğrayarak iğnesini yapıyordu. Emin amcanın devamlı oturduğu camın önünde tekrar görünmesine kadar evlerinin kapısı hiç kapanmadı.
Daha sonraki yıllarda Ayten ablanın annesi camdan düştüğünde sokağımız yine bir ev gibi olmuştu. Köşe başındaki ahşap evde otururlardı Ayten abla ile annesi. Semtimizin en güzel kızı Ayten ablanın camdaki sardunyalarına su veren annesi ahşap çerçeve ve sardunyalarla birlikte ikinci kattan yere düşmüştü. Hastahane, ambulans, doktor olmuşmuydu şu anda hiç hatırlamıyorum da çok iyi hatırladığım tüm sokak sakinleri tanıdık imkanlarını kullanmış, en iyi kırıkçıyı bulmuşlardı. Bizim zamanımızda kırılan kemikleri alçıya alma işlemine güvenilmez kırıkçılara emanet edilirdi. Kırıkçılar incecik çıraları ve sargı bezi yerine geçen eski çarşafları kullanırlardı kırıkların tedavisinde. Asiye teyzeynin tüm kırıklarını bu durumda sarıp sarmalamışlar yatağına yatırmışlardı. Geceleri yada uyku esnasında bilinçsiz kıpırdama olmasın diye nöbet tutuldu, bu nöbetleri değiştire değiştire tutan yine komşularımızdı. Asiye teyzenin de kapısı aylarca açık kaldı ve Ayten abla hiç yanlız olmadı.
Annemin aylarca çektiği acıyı geceyse yanan ışıkları ile, kapımızın her an çalınışıyla acıya iştirak vardı. Annem bizleri erken terkettiğinde tüm sokağın kapıları yine açıktı. Günlerce evimize tepsilerle yemekler geldi, öyle ki yemek yemek ızdırap olan evde gelen yemekleri geri çevirmek ayıp olur diye evdeki yakınlarımız komşularımıza birlikte yemeği teklif etmeye başladılar. Tüm sokağımız öksüzlüğümüzü paylaşmak için hep evimizdelerdi.
Arkadaşım Hatice'nin ablasının düğün öncesi çeyizleri tüm evlerde yıkandı, sokağımızın tüm bahçeleri misler gibi sabun kokan patiska çarşaflar, incecik dantellerle dolmuştu. Yine tüm bu çeyizler her evde ayrı ayrı ütülendi, bohçalandı, kurele bağlanarak gelin evine gönderildi.
Arka sokağımızda başlayan yangın onbir ahşap evi kül ettiğinde de tüm kapılar yine açıktı. Mağdur olan hiç bir komşumuz afet çadırlarına muhtaç olmadan yeni düzenlerini komşu desteklerinle yeniden kurdu...
Yeni kurulan aile hekimliği yürürlüğe girdiği zaman ilaç yazdırmaya gittiğimizde kaydımızın bir düzensizlik sonucunda kayıtlara geçmediğini öğrendik. Bilgisayarlarda kopmalar olduğunu söyleyen doktorumuz bizden adres istedi. Adres ve kimliklerimizin ibrazı ile ''bu kayıtlar bizde yok, bir yanlışlık var'' dendi.
iki yılan fazladır oturduğumuz evimizde muhtar kayıtlarımız tabi ki vardı ve bu belgeler ile yeni kayıt yapılacaktı. Kayıt yapacak bayan doktorumuz yine bir yanlışlık olmasın diye bizden komşularımızın isim ve soyadlarını istedi. Tek verebildiğimiz bina görevlisinin adı ile kaçıncı katta oturduğunu bilmediğimiz bir isimdi. Eşimle birbirimize baktık ve yalan beyan ediyormuş gibi çok utandık, duyduğumuz bir iki isim daha geveledik, sağlıksızca...
Aslında utandığımız ne doktordu ne de yardımcısıydı, biz insanlığımızdan, insanlıktan, dostlukta-komşulukta geldiğimiz yerden utandık.
Çok acıdır ki asansörde veya kapı sahanlığında verdiğimiz selam haricinde komşuluk ilişkisi kalmamış olduğunu bir kez daha anladık.
Kimsenin kimseye bir kahveye bile gitmediği binada tek komşuluk üst kata oturan Ayşe Hanımın bana ulaşan ayak sesleri. Ulaşabileceğim en yakın kapı olan yan dairemin tek komşuluğu kapı anahtarının sesi.
Komşularımı tanıma açısından tek yapabildiğim ise girişteki ilan panosundaki aidat listesi...
Etiketler:
Bana ait,
Bizim zamanımızda,
Düşünülenler,
Torunlarıma
Cumartesi, Eylül 03, 2011
HAYAT HEP SONBAHAR OLSA
En güzel mevsimdir sonbahar, en güzel aydır eylül. Aslında her mevsimin, her ayın kendine özgü güzelliği vardır da, sonbahar ve ilk ayı olan eylül çoğumuz için bir başka güzellik taşır. Tatlı bir hüznü vardır sonbaharın, yazın bunaltıcı sıcakları sonrası tatlı bir serinliğe kavuşmanın rahatlatıcı duygusu, rüzgarların hafiften kendini göstermesinin huzuru çok güzeldir...
Doğanın kışa hazırlanışını gözlemlemek ayrı bir zevkdir, doğanın bizlere sunduğu renk cümbüşü gözlerimizi kamaştırır. Ağaçların, kışın bedeninde besleyeceği yeni fideleri için dallarında temizlik yapmasının burukluğunu yaşasak da doğanın muhteşemliğini yaşarız Sonbaharda...
Eylül ayı sanki hayatımızı düzene sokmak için vardır, yeni başlangıçlardır. Her çocuk eylül ayında bir yaş daha büyür, yeni bir ders yılı yeni bir yaştır onlar için. Öğretmenlerde yeni bir dönem için hazırlanırlar, iş hayatımızda, yaz başında gevşeyen işlerimizi daha sağlıklı bir şekilde topladığımız aydır Eylül, evlerde yapılan kış temizliği zevk vermese de çıkardığımız sonbahar giysilerimizi özlediğimizi görürüz. Benim için her şeyden önce balık mevsiminin başlamasıdır. Yeni yayın dönemidir, Tv.lerde bayat programların yenilenmesidir. Özlenen dost sohbetleridir, yazın aranan soğuk içeceklerin yerine ikindi çaylarıdır. Yaz tatili telaşının bitmesi, toplanan enerjinin yayılmasıdır. Tiyatro, sinema, kültür zamanıdır, yağmur olmaya hazırlanan bembeyaz bulutlardır, gökyüzünü süsleyen rengarenk uçurtmalardır...
Bitmeye hazırlanan bir yılın son mevsimidir, yakalamaya çalıştığımız son yaşanmışlıklardır...
Yaşamda öyle değil midir?
İlkbaharın coşkusunu geride bırakmış, yazın telaşını bitirmiş ''unumu eledim, eleğimi astım'' misali gibidir yaşamın Sonbaharı'da.
Tatlı hüznü yanında tatlı başlangıçları vardır. Özgürlük bir başka yaşanır, daha çok zamana sahip olmak yeni uğraşılara yöneltir, yaşama yeni düzen verilir. Daha duru yaşamaktır hayatı, kah bulutlarla birlikte yağmura arkadaş, kah uçurtmaların renkli coşkusuna sarılmaktır. Her mevsimini doya doya yaşadığın doğa ile iç içe olmak bütünleşmektir...
Yaşamın sonbaharı, geride kalan bebeklere bir kuşak sonrası yeniden sahip olmaktır, ailenin büyümesi-sevgilerin çoğalmasıdır, yaşanılan güzel günleri anılara depolamaktır, kaybolan canlılık-görünüm-zihinsel keskinlik-refleksler azalsa bile peşinden koşulan mutluluğu yakalamaktır...
Herkesin bu mutluluğu yakalaması dileklerimle sevgiler...
Doğanın kışa hazırlanışını gözlemlemek ayrı bir zevkdir, doğanın bizlere sunduğu renk cümbüşü gözlerimizi kamaştırır. Ağaçların, kışın bedeninde besleyeceği yeni fideleri için dallarında temizlik yapmasının burukluğunu yaşasak da doğanın muhteşemliğini yaşarız Sonbaharda...
Eylül ayı sanki hayatımızı düzene sokmak için vardır, yeni başlangıçlardır. Her çocuk eylül ayında bir yaş daha büyür, yeni bir ders yılı yeni bir yaştır onlar için. Öğretmenlerde yeni bir dönem için hazırlanırlar, iş hayatımızda, yaz başında gevşeyen işlerimizi daha sağlıklı bir şekilde topladığımız aydır Eylül, evlerde yapılan kış temizliği zevk vermese de çıkardığımız sonbahar giysilerimizi özlediğimizi görürüz. Benim için her şeyden önce balık mevsiminin başlamasıdır. Yeni yayın dönemidir, Tv.lerde bayat programların yenilenmesidir. Özlenen dost sohbetleridir, yazın aranan soğuk içeceklerin yerine ikindi çaylarıdır. Yaz tatili telaşının bitmesi, toplanan enerjinin yayılmasıdır. Tiyatro, sinema, kültür zamanıdır, yağmur olmaya hazırlanan bembeyaz bulutlardır, gökyüzünü süsleyen rengarenk uçurtmalardır...
Bitmeye hazırlanan bir yılın son mevsimidir, yakalamaya çalıştığımız son yaşanmışlıklardır...
Yaşamda öyle değil midir?
İlkbaharın coşkusunu geride bırakmış, yazın telaşını bitirmiş ''unumu eledim, eleğimi astım'' misali gibidir yaşamın Sonbaharı'da.
Tatlı hüznü yanında tatlı başlangıçları vardır. Özgürlük bir başka yaşanır, daha çok zamana sahip olmak yeni uğraşılara yöneltir, yaşama yeni düzen verilir. Daha duru yaşamaktır hayatı, kah bulutlarla birlikte yağmura arkadaş, kah uçurtmaların renkli coşkusuna sarılmaktır. Her mevsimini doya doya yaşadığın doğa ile iç içe olmak bütünleşmektir...
Yaşamın sonbaharı, geride kalan bebeklere bir kuşak sonrası yeniden sahip olmaktır, ailenin büyümesi-sevgilerin çoğalmasıdır, yaşanılan güzel günleri anılara depolamaktır, kaybolan canlılık-görünüm-zihinsel keskinlik-refleksler azalsa bile peşinden koşulan mutluluğu yakalamaktır...
Herkesin bu mutluluğu yakalaması dileklerimle sevgiler...
Çarşamba, Temmuz 06, 2011
PEMBE PABUÇLAR

Hülya!
Onbir kardeşten sadece birisi.
Doğduğu günden beri ayakkabısı olmayan Hülya dört yaşındaki masumiyetinin hayallerini bir çift pembe pabuça sığdırmış...
Adanada yaşayan ailesi ile yoksulluğun sınırında bile diyemeyeceğimiz yoklukla yaşayan Hülya'nın ve kardeşlerinin güzelliği, masumiyetleri, bir o kadar da biz de bu vatanın çocuklarıyız dedirten fotoğrafları gazetelerde ve internet sitelerinde yayımlandığında çok kimse gözyaşlarını tutamamıştır eminim. Onbir kardeşten sadece en büyük ablanın ayağında terlik var, diğer on kardeş doğdukları günden beri ayakları çıplak dolaşmakta. Asgari ücretli babanın getirdiği ile karınlarının da ne kadar çıplak olduğunu yazmaya, yayımlamaya gerek kalmamış anlaşılan...

Güzelliği ile herkesi büyüleyen Hülya'nın Pembe ayakkabı hayalleri haberin hemen arkasından çalındı!!!
İlk haberin arkasından çıkan ikinci bir haber beni ikinci kez daha bir kahretti...
Hülya'nın pembe ayakkabı hayallerine yüzlerce hayırseverden binlerce ayakkabı ve aileye maddi yardım ve büyüyen Türkiyemiz (!) bakanlıklarından da destek (vaadi )geldi.
Ammaa! Hülya'ya ilk ayakkabıyı Sosyal Hizmetler Müdürlüğü uzmanları (şimdiye kadar neredelerse) götürdü.
Ancak hayallerindeki pembe pabuç yerine Temmuz ayında kavuştuğu kışlık siyah ayakkabı Hülya'nın hayallerinin çalınması demekti. Hayallerini yardımseverlerden gelecek pembe ayakkabılara erteleyen Hülya'yı ayaklarına kışlık siyah ayakkabı ve üzerine yazlık giysi giydiren yetkililer onun birde fotoğrafını çekip görsel ve yazılı basına gönderip ayıplarını örtmeye çalıştılar...
Hülya! kardeşleri ve daha binlerce Hülya'lar bu vatanın çocukları. Onlar dünyaya gelmelerinden asla sorumlu değiller ama doğdukları topraktaki yetkililer onlara bakmak, yedirmek, barındırmak ve geleceklerini kurmakla sorumludurlar. Onlar bu vatanın gelecek kuşakları, onları ne kadar sahiplenirsek geleceğimizi o kadar sağlam temeller üzerine kurarız.
Dünyanın tek gerçeği, yalansız masumiyetin sahipleri; yumuşacık sertleşmemiş yüreklerdir çocuklar, çocuklarımız!!!
Pazar, Haziran 05, 2011
DÜNYA ÇEVRE GÜNÜ

1972 yılında İsveç’in Stockholm kentinde yapılan Birleşmiş Milletler Çevre Konferansında alınan bir kararla, 5 Haziran günü Dünya Çevre Günü olarak kabul edildi.
Bugün ağaç dikmeliydik, bugün toprakla oynamalıydık, bugün çevremizi temizlemek için yeşil alanlara koşmalıydık ammaa yeşilin ve mavinin sonsuz özgürlük olduğunu anlamayan insanların bugünün değerini anlamasını bekleyemeyiz.
Bu gün havanın tüm yutta açık ve güzel olmasından dolayı aileler çevre bayramını kutlamak için değil de piknik yapmak ve çevreyi piknik artıklarıyla kirletmek için koştular parklara, ormanlara.
Bütün ulusların ortak sorunu olan çevre kirlenmesi, doğanın yok olmasının yanısıra sağlığımızı ve gelecek kuşakların yaşam şartlarını tehdit eder hale geldi. Sorumsuzlukla umursamadıklarımızın başında sanayi atıkları, yakıt gazları, plastik ürünler, atık yağlar, çöpler ve atıldığı yerde 100 m2 alanı felç eden piller ile amaçsızca kullanılan baz istasyonları var.
Bugün ağaç dikmeliydik, bugün toprakla oynamalıydık, bugün çevremizi temizlemek için yeşil alanlara koşmalıydık ammaa yeşilin ve mavinin sonsuz özgürlük olduğunu anlamayan insanların bugünün değerini anlamasını bekleyemeyiz.
Bu gün havanın tüm yutta açık ve güzel olmasından dolayı aileler çevre bayramını kutlamak için değil de piknik yapmak ve çevreyi piknik artıklarıyla kirletmek için koştular parklara, ormanlara.
Bütün ulusların ortak sorunu olan çevre kirlenmesi, doğanın yok olmasının yanısıra sağlığımızı ve gelecek kuşakların yaşam şartlarını tehdit eder hale geldi. Sorumsuzlukla umursamadıklarımızın başında sanayi atıkları, yakıt gazları, plastik ürünler, atık yağlar, çöpler ve atıldığı yerde 100 m2 alanı felç eden piller ile amaçsızca kullanılan baz istasyonları var.
Hani çok güzel ve anlamlı bir söz vardır 'bize bu dünya babamızdan miras kalmadı, biz bu dünyayı çocuklarımızdan ödünç aldık' demişler ya! işte bu söze sahip olmak doğaya sahip olmaktır.
Bu dünya tüm canlıların, canlı demek devam eden yaşam demektir, canlı demek gelecek kuşaklar demektir.
Doğa ve canlı yaşama zarar veren tüm yatırımların durdurulması için 'Anadolu'yu vermeyeceğiz, nehirlerimiz kurumasın' sloganıyla yola çıkan bir grup çevreci kırk gün yürüyerek seslerini duyurmak için Ankara'ya geldiler ve Ankara'nın içine alınmadılar. Siyasi değildi amaçları, provokasyon hiç değildi, istedikleri doğaya sahip çıkılmasına destek aramak gelecek kuşaklara yaşanabilir bir dünya bırakabilmekti.
Çevreyi ve doğayı korumak hepimizin vazifesidir, bu çok zor da değildir, doğayı evimiz gibi koruyabilmek ve evimize verdiğimiz önemi doğaya da göstermek, duyarlı olabilmek, en önemliside kendimize saygı duyabilmektir.
Herkese temiz bir çevrede, sağlıklı, mutlu canlılarla dolu bir yaşam dilerim...
Pazar, Mayıs 29, 2011
ÜLKEMDE KADIN OLMAK

Ara sıra kıyısından dokunsamda, rengini ortaya koyacak bir şekilde açık olarak bloguma siyaset bulaşırtmak hiç istemedim (di). Ama ülkemde bir yangın var, yangının içinde çocuklar var, yangının içinde kadınlar var, yangının içinde yurdum var, yangının içinde körpecik bebeklerin geleceği var...
Son günlerde yazmak isteksizliği duyuyorum, yazmak istiyorum yazmıyorum-yazamıyorum, ne yazarsam laylom geliyor bana, hep parmaklarım gidip aynı yerlere takılıyor. Okumakla geçiştirmek istiyorum yazma duygularımı, olmuyor. Kaçmak istedikce aynı yerlerde dolandığımı görüyorum, beynimdeki tokmak hiç durmadan sinirlerime saldırıyor. Acımasızca saldırıların karşısında bir boyun eğen de ben olmak istemiyorum, işte bunun için yazmak istiyorum. Siyaset olur (muş) mu? ondan da vazgeçtim. Gerçi beni kim duyar, kim görür yada görüşlerim neyi değiştirir? ki. Ama belki ben yazdıkça, paylaştıkca rahatlarım...
Değerli yazarımız Halide Edip Adıvar'ın "Vurun Kahpeye" sinde bıraktık ikinci sınıf vatandaşlığımızı, mücadelenin özgürlüğe açılan kapılarını gördük. Kurtuluş savaşı ülkemin kutuluşunun yanında kadınlarımızın da kurtuluşuydu. Başöğretmenimiz, yolundan asla ayrılmayacağımız ATATÜRK'ümüz insanın sınıfı olmadığını, tüm insanların aynı yaşam haklarına sahip olduğunu, eşitlikte kadın erkek ayrımının olmadığını öğretti bizlere. Toplumun bir parçası olan kadınların her alanda ileri bir seviyede olmasını için çıkan kanunlarla Türk kadınlarının iktisadi ve siyasal yaşama katılımlarının sağlanabilmesi açısından yapılan değişikliklerle her alanda kadının varlığının temelini attı. Medeni kanunla başlayan özgürlüğümüz seçme seçilme haklarımızla daha da perçinleşmiş ve Türk kadını layık olduğu değere kavuşmuştu. Kadınlara sağlanan bu özgürlük o yıllarda daha bir çok avrupa ülkelerinde bile bulunmazken Türk kadınına sağlanmış olmanın gururunu yaşıyorduk...
Birey olma hakımızı kullandık, okuma yazma öğrendik, okuduk, yüksek okullara gittik, meslek sahibi olduk, iş hayatına atıldık, her alanda biz de varız diyebilmek için evlerimizin dışında da gücümüze özgürlük gücünü katıp çalıştık. Eğitimlerimiz baba, abi, eş figürlerlerine karşı koruyucumuz oldu. Önderimiz ATATÜRK sayesinde kadınlarımız başını dik tutar oldu. Hiç birşeyden yılmadı kadınlarımız, erkeğine eş, yavrusuna ana, işine malik, evine direk oldu......... ta ki!!! 2000 yıllarına kadar...
1990 yıllarının sonlarına doğru bir takım karanlık güçlerin zayıf beyinlere saldırısı başladı, ilk aşama zayıf olduklarını düşünüp ve hatta bunu emin bir şekilde kabul ettikleri kadınlardı. Yetiştirdikleri bireyleri kadınların içine koydular, kutsal kitabımızın ayetlerini kendi yorumlarıyla aktardılar, korku imparatorluğu yarattılar. Tıpkı üfleyerek kulak yiyen fareler gibi usulca, acıtmadan, yavaş yavaş girdiler beyinlere. Kadına ikinci sınıf olduğunu eşitlik denen olgunun yanlış olduğunu "yanarsın, günahkar olma, yerin çocuklarını yanı, evin, evin direği erkeğin" sözlerini tüm damarlarına zikrettiler. Özgürlüğü gösterip "özgürsünüz" derken hep geriye çektiler...
Sonra kadına saldırı, şiddet başladı. Boşanmak istediğinde eşi tarafından öldürülen, cevap verdi diye eşinden acımasızca dayak yiyen, dekolteliği bahane edilip tecavüz edilen kadın sayısı gün geçtikçe arttı. Önüne geçilmesi çok zordu artık çünkü aleni aile danışmanı adı altında Üresin'ler yetiştirildi, daha geniş bir çevre ile daha geniş anlatımlarla kadına yerini hatırlattılar(!)
Aile danışmanı Üresin'in sözleri üzerine tüm köşe yazarlarımız yorumlarını yaptı, hepsini okudum. Yanlız tüm yazarlarımızın gözünden kaçan bir şey vardı ki! en önemlisi bir kadının ağzından söylenen bu sözlerin yüzdesi oldukça fazla erkeğin beynine yerleşmesiydi. Şakaya vuranların bile çoğunun bir nebze içine kadınının efendisi olduğu düşüncesi girmişti bile, istemeselerde(!) Dört eş alma, bunun resmi nikahla olma sözleri bana göre fasa fiso, orada asıl düşündürücü olan kadınlara aktarılan erkeğin onun efendisi olması, cevap verdiğinde şiddet görmesinin normal olması, erkeğine bakamıyorsa aldatılmasının kaçınılmazlığı, çocuklarını dövsen de seviyorsun ya ehh eşin hem döver hem sever söylemleriydi. Üresin istediği kadar söylesin, gündemi değiştirsin, köşelere söylem yaratsın, geçicidir mi! değil, konu çok derin ve vahimdir.
Çok değerli, bu ülkeye ve insanlığa hizmet veren cağdaş bir Türk doktorunun hasta yatağında evine girilip tüm geçmişine el konulması, değerli bir iş kadınımıza "pornocu" damgası yapıştırılması, değerli bir sanatçımıza "tüm gençlerimizin rüyalarını süslüyor" sözleriyle aşağılanması geldiğimiz noktayı gösteriyor. Ne yazıktır ki son yıllara kadar Cumhuriyet dönemimizde Türk kadını hiç bu kadar küçültülmemiş, hor görülmemiş ve aşağılanmamıştı...
Son günlerde yazmak isteksizliği duyuyorum, yazmak istiyorum yazmıyorum-yazamıyorum, ne yazarsam laylom geliyor bana, hep parmaklarım gidip aynı yerlere takılıyor. Okumakla geçiştirmek istiyorum yazma duygularımı, olmuyor. Kaçmak istedikce aynı yerlerde dolandığımı görüyorum, beynimdeki tokmak hiç durmadan sinirlerime saldırıyor. Acımasızca saldırıların karşısında bir boyun eğen de ben olmak istemiyorum, işte bunun için yazmak istiyorum. Siyaset olur (muş) mu? ondan da vazgeçtim. Gerçi beni kim duyar, kim görür yada görüşlerim neyi değiştirir? ki. Ama belki ben yazdıkça, paylaştıkca rahatlarım...
Değerli yazarımız Halide Edip Adıvar'ın "Vurun Kahpeye" sinde bıraktık ikinci sınıf vatandaşlığımızı, mücadelenin özgürlüğe açılan kapılarını gördük. Kurtuluş savaşı ülkemin kutuluşunun yanında kadınlarımızın da kurtuluşuydu. Başöğretmenimiz, yolundan asla ayrılmayacağımız ATATÜRK'ümüz insanın sınıfı olmadığını, tüm insanların aynı yaşam haklarına sahip olduğunu, eşitlikte kadın erkek ayrımının olmadığını öğretti bizlere. Toplumun bir parçası olan kadınların her alanda ileri bir seviyede olmasını için çıkan kanunlarla Türk kadınlarının iktisadi ve siyasal yaşama katılımlarının sağlanabilmesi açısından yapılan değişikliklerle her alanda kadının varlığının temelini attı. Medeni kanunla başlayan özgürlüğümüz seçme seçilme haklarımızla daha da perçinleşmiş ve Türk kadını layık olduğu değere kavuşmuştu. Kadınlara sağlanan bu özgürlük o yıllarda daha bir çok avrupa ülkelerinde bile bulunmazken Türk kadınına sağlanmış olmanın gururunu yaşıyorduk...
Birey olma hakımızı kullandık, okuma yazma öğrendik, okuduk, yüksek okullara gittik, meslek sahibi olduk, iş hayatına atıldık, her alanda biz de varız diyebilmek için evlerimizin dışında da gücümüze özgürlük gücünü katıp çalıştık. Eğitimlerimiz baba, abi, eş figürlerlerine karşı koruyucumuz oldu. Önderimiz ATATÜRK sayesinde kadınlarımız başını dik tutar oldu. Hiç birşeyden yılmadı kadınlarımız, erkeğine eş, yavrusuna ana, işine malik, evine direk oldu......... ta ki!!! 2000 yıllarına kadar...
1990 yıllarının sonlarına doğru bir takım karanlık güçlerin zayıf beyinlere saldırısı başladı, ilk aşama zayıf olduklarını düşünüp ve hatta bunu emin bir şekilde kabul ettikleri kadınlardı. Yetiştirdikleri bireyleri kadınların içine koydular, kutsal kitabımızın ayetlerini kendi yorumlarıyla aktardılar, korku imparatorluğu yarattılar. Tıpkı üfleyerek kulak yiyen fareler gibi usulca, acıtmadan, yavaş yavaş girdiler beyinlere. Kadına ikinci sınıf olduğunu eşitlik denen olgunun yanlış olduğunu "yanarsın, günahkar olma, yerin çocuklarını yanı, evin, evin direği erkeğin" sözlerini tüm damarlarına zikrettiler. Özgürlüğü gösterip "özgürsünüz" derken hep geriye çektiler...
Sonra kadına saldırı, şiddet başladı. Boşanmak istediğinde eşi tarafından öldürülen, cevap verdi diye eşinden acımasızca dayak yiyen, dekolteliği bahane edilip tecavüz edilen kadın sayısı gün geçtikçe arttı. Önüne geçilmesi çok zordu artık çünkü aleni aile danışmanı adı altında Üresin'ler yetiştirildi, daha geniş bir çevre ile daha geniş anlatımlarla kadına yerini hatırlattılar(!)
Aile danışmanı Üresin'in sözleri üzerine tüm köşe yazarlarımız yorumlarını yaptı, hepsini okudum. Yanlız tüm yazarlarımızın gözünden kaçan bir şey vardı ki! en önemlisi bir kadının ağzından söylenen bu sözlerin yüzdesi oldukça fazla erkeğin beynine yerleşmesiydi. Şakaya vuranların bile çoğunun bir nebze içine kadınının efendisi olduğu düşüncesi girmişti bile, istemeselerde(!) Dört eş alma, bunun resmi nikahla olma sözleri bana göre fasa fiso, orada asıl düşündürücü olan kadınlara aktarılan erkeğin onun efendisi olması, cevap verdiğinde şiddet görmesinin normal olması, erkeğine bakamıyorsa aldatılmasının kaçınılmazlığı, çocuklarını dövsen de seviyorsun ya ehh eşin hem döver hem sever söylemleriydi. Üresin istediği kadar söylesin, gündemi değiştirsin, köşelere söylem yaratsın, geçicidir mi! değil, konu çok derin ve vahimdir.
Çok değerli, bu ülkeye ve insanlığa hizmet veren cağdaş bir Türk doktorunun hasta yatağında evine girilip tüm geçmişine el konulması, değerli bir iş kadınımıza "pornocu" damgası yapıştırılması, değerli bir sanatçımıza "tüm gençlerimizin rüyalarını süslüyor" sözleriyle aşağılanması geldiğimiz noktayı gösteriyor. Ne yazıktır ki son yıllara kadar Cumhuriyet dönemimizde Türk kadını hiç bu kadar küçültülmemiş, hor görülmemiş ve aşağılanmamıştı...
Cumartesi, Nisan 30, 2011
YAŞAMIN KIYISI

Yaşamın kıyısı denilen yer
Dünyaya gelme amacındaki vazifelerini yaptığına inandığında huzurlu...
Dünyaya gelme amacındaki vazifelerini yaptığına inandığında huzurlu...
Vazifelerinin karşıt görüş değerlerini düşündüğünde hüzünlü...
Üzdüklerim, kırdıklarım var mı? diye düşündüğünde dalgalı...
Üzüldüğün, kırıldığın anları düşündüğünde fırtınalı...
Daha yapmak istediklerini düşündüğünde telaşlı...
Sevdiklerinin varlığınla mutlu...
Kaybettiklerinin anılarıyla dolu dolu...
Keşkelerin, pişmanlıkların geride kalan sessizliğine iki damla yaşın esareti...
Her sabah güneşin doğuşu ilacının yanına umut azığı...
Ama illa ki!
Geçmişe arkanı dönemedi isen, sırtında taşıyabildiysen onca yılı...
Bedenin yorgun, yüreğin yorgun, ruhun yorgun hem de çok yorgun...
Geçmişe arkanı dönemedi isen, sırtında taşıyabildiysen onca yılı...
Bedenin yorgun, yüreğin yorgun, ruhun yorgun hem de çok yorgun...
İşte! öyle bir yerdir yaşamın kıyısı...
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)










