Sobe ve mim etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Sobe ve mim etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Cumartesi, Mayıs 26, 2012

BİR MİM BİN KİTAP


1-Ne sıklıkta kitap okursunuz?

Çocuk dergileri ve çizgi roman tabir edilen kitapların ardından 10 yaşlarımda okuduğum
Çalıkuşu kitabınla başladım okumaya. O gün bugün okuyorum işte.

Bazen beni sarmayan bir kitap olursa sürünür elimde, eğer kitabın içine düşmüşsem uykularımı feda ederim. "Ne sıklıkta"ki tabir edilirse heran elimi uzatınca muhakkak okuduğum  bir kitap vardır elimin altında. Daha sıklığını düşünürsek Can'ıma okuduğum yeni çocuk kitapları ile yaş sınırını da yok ediyorum:)

 

2- En sevdiğiniz yazar/lar?

Çok ayırt edemeyeceğim, galiba tüm yazarları seviyorum, çünkü onların hepsi çok değerli.
Belki bende bıraktığı izlerden çok çok sevdiklerim oluyor diyelim.
Emile Zola, Maksim Gorki, Virginia Woolf, Dostoyevski, Jon Steınbec, Dan Brown gibi yazarların çok kitaplarını okudum. Kitap enflasyonu olmasa döner döner bunları yine de okurum.

Türk edebiyatında ise sonu gelmez en sevdiklerim olur.
Yaşıma denk gelen ilk okuduğum kitaplarlarla dönem dönem sevdiklerim yer değiştirdi.
Önceleri Kerime Nadir, Muazzez Tahsin Berkand, Reşat Nuri Güntekin ile hayal dünyasından gerçeğe Rıfat Ilgaz, Aziz Nesin, Fakir Baykurt, Orhan Kemal, Vedat Türkali,Yaşar Kemal'le dönüş yaşadım.

Ayşe Kulin, Ahmet Ümit, Canan Tan, Nermin Bezmen Zülfi Livaneli sırasını bekledi.
Galiba sevdiklerim değil de sevmediklerimi yazarsam daha doğru olur, çok sevdiğim ama şu an aklıma gelmeyenlere ayıp olmasın sonra.
Orhan Pamuk ve Elif Şafak'ın bazı kitaplarını okudum ama hiç ısınamadığım ikilidir diyebilirim.


3- En beğendiğin kitap/lar ?

En Beğendiğim kitapları da yaş sırasına göre ayarlarsak sonu gelmez bir mim olur.
Ama bende iz bırakan kitaplar vardır.

Örneğin;
Emile Zola-Meyhane
Maksim Gorki-Ana
Turgut Özakman-Cumhuriyet serisi
Suna Kıraç-Ömrümden uzun ideallerim var
Khaled Hosseini-uçurtma Avcısı,Bin Muhteşem Güneş
Chris Cleave-Küçük Arı
diyebilirim.


Evimiz son zamanlarda Silivri kütüphanesine döndüğünden bu yaz okunacak kitaplarla iz bırakanlar ve sevilenler yerlerini alacaklardır.


Sevgili arkadaşım Asuman'ın bana gönderdiği Mim ile kitaplarımızı ve yazarlarımızı bir kez daha andık.Teşekkürler arkadaşım.

Bende bu değerli mim'i kitapların dünyasına dalmak isteyenlere gönderiyorum.
Sevgilerimle...

Çarşamba, Şubat 08, 2012

ISINMA SINAVIM



Canım arkadaşım Asuman'cım hoş mim'ini bana paslamış, beni hatırlamış olmasından dolayı çok teşekkür ederim.
Gerçi zamanı yine durdurdum ama geçte olsa yazabildiğim, blogumun soğuk algınlığını yok ettiğim için de mutlu oldum.
Bu mim ısınma sınavı gibi gibi geldi:))




Anlamlı bir söz...
O kadar çok anlamlı ve güzel sözlerimiz var ki!
İçlerinden hangisini yazacağımı bir an bilemedim, hemen her zaman günlük konuşmalarımızın içinde mutlaka bir kaçını da kullanırım... Sanki sözlerimi tamamlar gibi yani.
Ama sanırım son günlerde en çok kullandığım "eskisi olmayanın yenisi olmazmış" sözü diyebilirim.
Bu aralar havaların bizi eve hapsetmesinden dolayı oldukça samimi olduğum, beni çoktan terkeden ama benim terketmeye kıyamadığım ve çok sevdiğim eşofmana hitabımdır aynı zamanda. Hem benim dolabımda günlerce hatta aylarca giymediğim giysilerimin olmasını da bu söze bağlayabilirim.

Makyajda olmazsa olmazım...
Çoktan terkettim diyebilirim, yani yaptığım zamanlardakiler bile makyaj sayılmazdı. Eğer makyajı bir örtü vazifesi anlamında düşünürsek sadece saçımı boyarım. Asla beyaz saça tahammülüm yoktur.

Uyguladığım güzellik tüyosu...
Allah vergisi:))
Aslında güzellik bir iç yansımasıdır. Siz hiç çirkin bir bebek gördünüz mü?

En sevdiğim çiçek...
Tüm çiçekleri severim ayırımı zordur ama benim için nergis çiçeğinin yeri çok özeldir ve çok severim.

Nefret ettiğim bir şey...
Bencillik ve ego.

En çok sevdiğim iltifat. Çok duyduğum (uz) bir şey...
"Adın gibisin" derler, bu sözü çok duyarım ve adımın değerini taşımak hoşuma gider. Ve bu arada tüm insanların adını yaşadıklarını düşünürüm.

Favori kitabım...
Bu da ayırım yapılmayacak bir soru. Bende iz bırakan o kadar çok kitap var ki!
"Ömrümden uzun idaallerim var" Suna Kıraç'ın yaşam kitabı ve yazarken verdiği mücaadele beni çoook etkilemiştir. Yani favorim olabilir.

Bana görünüm olarak yakın bulduğum ünlü...
Ne yazık ki daha öyle bir ünlü çıkmadı.

Herkesin sevdiği ama benim sevmediğim bir ürün...
Cep telefonu...
Tabi ki kullanıyorum ama sevmeye sevmeye. Sanki benim gardiyanım, her dakika takibindeyim. Edeplice, nerede çalması gerektiğini bilen bir cep telefonu olsa belki seve seve kullanabilirim.

Şu an en çok almak istediğim kozmetik ürün...
Her birini tek tek denedikten sonra; saçımı dökmeyecek-tel tel etmeyecek-keçe gibi yapmayacak, saçıma saç gibi hizmet verecek bir şampuan.



Bu ara bloglara giremediğim için bu mim'in dağılımını görme imkanım da olmadı. Bir tek, hergün beni mutlaka arayan, yazışan Sanem'cimin yazmadığını biliyorum ve ona ismen ve mim'i hoş bulup yazmak isteyen tüm blogerlere paslıyorum.
Haydi Sanem'cim blogun benim blog gibi öksüz kalmış seni bekliyor...



Cuma, Aralık 23, 2011

BEN Mİ? SADECE YEDİ MİLYARDAN BİRİYİM

Yedi maddeyle BEN!
Sevgili blog dostumuz
Mehmet Beye teşekkür ederim ve yedi maddeyle ilginç yanlarımı ve yedi gerçekle kendimi tanıtmam konusunda bir mim göndermiş.
İnsanın kendisini tanımlaması zordur, şimdi! iyi ve güzel gerçeklerimiz dururken iyi ve güzel olmayan gerçeklerimizi yazmayacağımıza göre:)
Zaten iyi olmayan gerçeklerimizi ne zaman görmüşüz ki!!!
Bizim kendimiz için bildiğimiz gerçeklerimiz hep doğrudur:))

Daha önce iki sefer bu mim dolaşmıştı ve banada değmişti, şimdi o yazılarımdan biraz kopya biraz ilave ile kendim hakkında gerçekleri yazarak blog dostuma vazifemi yerine getireceğim.

1- Tipik bir oğlan burcuyum ve hemen hemen tüm özelliklerini taşırım. Yanlız asla inatçı biri değilimdir. Kim olursa olsun, beyaza siyah dese " sanırım beyaz" derim, yok karşımdaki "hayır siyah" dese asla itiraz etmeden "tamam siyah" derim. Kendisinin yanılgısını anlamasını tercih ederim.

2- Ben hiç bir canlıyı üzemem, kıramam ve asla eziyet edemem. Sözlerime öyle dikkat ederim ki, konuşmakta bocalarım. Ve hatta cansız varlıkları bile, gerek ev eşyası, gerek giysileri bile sever okşar, oradan oraya atamam. Bir örümcek bile görsem severek elime alır ait olduğu yere bırakırım. En büyük fobim faredir, çok korkarım ve tiksinirim, yolda ölüsüne rastlasam yolumu değiştirir ama yine de çok üzülürüm. Yolda ayak altında öldü diye. Kavgayı bilmem, zaten edememde, pısırık ve aynı zamanda da akıllı geçinen aptalımdır.

3- En zayıf tarafım çocuklardır. Ne için ağlarlarsa ağlasınlar onlarla birlikte ağlarım, seyretmeye doyamam daha hiç bir kire bulaşmamış masum yüzlerini ve çok iyi anlaşırım sokakta bile rastladığım hiç tanımadığım çocuklarla. Bana göre canlı varlıklarda çocukların ayrı bir yeri vardır. Çocuklar 10-12 yaşına kadar melek sonrasında insan olduğunu düşünürüm.

4- Eğri-yamuk-kaymış-sırası bozulmuş hiç bir şeye tahammülüm yoktur. Simetrik olmalıdır herşey. Nerede olursa olsun düzeltmek için elim gider. Çok yorgun olsam bile oturduğum yerden kalkar, gözüme takılan milimlik eğriliği düzeltirim. Komşu kapısı paspasların benden çektiği çoktur da sokağımızdaki park eden arabalara bir şey yapamıyorum.

5- Uykum gelse bile (genelde kolay gelmez.) uyumamak için mücaadele veririm. Uykunun yaşamdan çalınan zaman olduğunu düşünürüm. Ne kadar az uyursam o kadar çok yaşadığımı ve bir o kadar da zaman tasarrufu yaptığımı kendime inandırmaya çalışırım.

6- Diplere, köşelere, hemen kalkamayacağım yerlerde oturamam. Her an kalkacak gibi uçlara oturur, hareket halinde olmayı tercih ederim. Kapalı yerleride hiç sevmem, sokak kapısı hariç kapalı kapılar beni çok rahatsız eder, heran havayla temas halinde olmayı tercih ederim.

7- Sabır benden korkar, ismine leke getiricem diye:) bendeki sabrın ne sonu var nede sonu gelecek gibi. Hoşgörüm ise karşımdakilerini bezdirecek aşamasına gelmiş durumda ve her zaman tüm olumsuzluklarda kendimi sınarım ve karşımdakinin durumunu "acaba" larla yok etmeye çalışırım. (Bu madde en acı hiç sevmediğim ama gerçekten hiç sevmediğim gerçeklerim de! elimde değil can çıkmayınca huy çıkmazmış.)



Geldiniz, okudunuz ve beni tanır gibi oldunuz. Şimdi sıra sizde, yazın bende sizlerin gerçeklerini okuyayım:)
Sevgilerimle...

Perşembe, Aralık 02, 2010

BİR TEŞEKKÜR - BİR MİM - BİR ANI


Göz yorgunluğu ile tansiyon dengesizliği birleşince bir haftaya yakın zamandır ara vermek zorunda kaldığım blogumun postlarına yorum yapan dostlarımın yorumlarını cevaplayamadığım için çok özür dilerim ve ayrıca yorumları için de her birine ayrı ayrı teşekkür ederim. Bazen dinlenmek istiyor bedenimiz, her ne kadar "yürü hadi" desekte "mola" diye bağırıyor avaz avaz. Sesi fazla çıkınca da beyne ve yüreğe rağmen dinliyoruz çaresizce...


Sevgili arkadaşlarım Asuman'cım ve Hüseyin Usta "eşyalar ve onların bize hatırlattıkları ve hissettirdikleri" adlı bir mimle beni hatırlamış olmalarından dolayı kendilerine çok teşekkür ederim.
Bu mim'i bazı bloglarda okuduğumda, ister istemez bana gelmesi halinde "ne olabilir" diye düşünmüştüm ve ilk aklıma gelen anısı çok değerli ve bizim yıllardır kahrımızı çeken tv sehpamız olmuştu. Yani mim bana gelmeden evvel yerini hazırlamıştı...


1972 yaz Olimpiyatları o yıl Ülkemizde çok yeni olan televizyonlardan canlı verilecekti. Ben o yıllarda çoook çok değerli bir patronu olan Yeni Kontrplak (Kelebek Mobilya) da çalışmaktaydım. Evliliğimin ilk ayları olması, daha önemli eksiklerin bulunması, televizyonun çok yerleşik olmaması dolayısiyle Tv almayı düşünmek şöyle dursun, aklımıza bile getirmiyorduk. Temmuz ayının ilk haftasıydı (asla unutmam) Fabrikanın büro kısımlarının bulunduğu orta salona bir sürü koliler geldi, aslında gelen tüm yükler, koliler direk fabrika kapısından girerdi. Kolilerin bantları ve etiketleri arasından televizyon reklamları gözüküyordu. Merak sarmıştı bizi servis müdürleri ise hafiften gülümsüyor ama hiç bir ipucu vermiyorlardı.
Öğlen paydosunda yemek salonunda (o mükemmel patron hep bizlerle yemek yerdi) patronumuz yemekten sonra ön salonda toplanmamızı istemişti. Toplandığımızda servis müdürlerinin gülümsemelerinden hoş bir şeylerle karşılaşacağımızı tahmin etmiştik ama bu kadar hoş bir süpriz hiç beklemiyorduk. Büro personeli olarak 17 kişiydik ve önümüzde 17 televizyon kolisi duruyordu. Patronumuz yurt dışından 17 adet Shap-Lorenz marka 67 ekran televizyon getirtmişti. O günkü değeriyle 5.300 tl'sıydı, ince düşünceli patronumuz 700 Tl de nakit elimize verip anten ve bağlatma masraflarınıda karşılamıştı. Tüm personel 6.000 tl borçlanmıştık firmamıza, "önemli değil" demişti patronumuz "herkesin maaşı nisbetinde bir yıl, üç yıl ne kadar zamanda ödeyebilirseniz" diye de ilave etmişti ve "sehpalarınızda benden hediye yakında onlarda gelecek" diyerek şaşkınlığımızı arttırmıştı. Dediğim gibi çok mükemmel, çok değerli bir insandı. Eğer yaşıyorsa daha nice sağlıklı yılları olsun, ebediyete intikal ettiyse huzur içinde yatsın...

Yeni Kelebek konrtplak Fabrikası yine o yıl Düzce'de bir fabrika açmış ve Türkiyede ilk kontrplak üzerine baskılı mobilya yapımını başlatmıştı. İlk baskılı mobilya olarak da deneme mahiyetinde tv sehpaları üretmişti ve çok da (hatta şimdilerde bile o derece kaliteyi yakalayamayan) başarılı olmuştu. Bugün "Kelebek Mobilya" diye bilinen firmanın ilk mobilyasını denemek ve yıllarca kullanmak, tarihini evimizde yaşatmak ve tarihinin birebir içinde olmak benim için çok fazla hassasiyet ifade eder...

Tv sehpamız geldiğinde üzerine yerleştirdiğimiz siyah-beyaz televizyonumuz ile bir karesini bile kaçırmadan izlediğimiz 1972 yaz olimpiyatları belkide onca seyrettiğimiz renkli olimpiyatlardan çok daha renkliydi.
Yıllarca televizyon taşıyan sehpamız geçen yıllar içinde, değişen mobilyaların sonucunda asli görevini bırakıp çeşitli yerlerde kullanılmaya başlandı. Onca çektiği eziyete rağmen yıpranmıyordu ve hatta halen eskimiş bile değil. Kah müzik seti taşıdı fotoğraf çerçeveleriyle yanyana kah mutfak dolaplarına yardım etti, gün geldi ardiyede raf işini yüklendi. Olmadı yine çıktı ardiyeden evlere giren ikinci televizyona asıl işi olan sehpa vazifesine başladı. Bir ara dikiş makinamı taşıdı, bir ara kızımın bakliyat kavanozlarını. Zaten küçük kızımla bizim evin arasında mekik dokuyordu, bu gidiş gelişlerden başı çok dönmüştür sanırım. Eşlerimiz bıktı arabayla bir oraya bir buraya taşımaktan, sonunda söylenmeye bile başladılar.
Çok değerli anılarıyla, eskiye sahip çıkmayı seven kızlarımın ve benim eşyalarımızın içinde çok değerli bir yeri vardır. Şimdilerde küçük kızımın çalışma odasında, kitaplıklarına sığdıramadığı arta kalan kitaplarını taşımakla görevlidir kendileri...


"eşyalar ve onların bize hatırlattıkları ve hissettirdikleri" mim'ini bana hatırlattıkları ve çok şey hissettirdiği için severek yazdım. Unutulmayacak bu anımı yazmama sebep olan Sevgili arkadaşım Asuman'a ve böyle güzel bir mim'i başlatana çok teşekkür ederim...



Ve bu güzel mim'i Sevgili Çınar'cıma ve Sevgili Özlem'cime paslıyorum, severek yazacaklarından eminim...

Pazar, Kasım 21, 2010

BİRAZI KİTAP BİRAZI MİM


Konumuz kitap ve mim. Sevgili Özlem beni bu konuda sobelemiş. Beni hatırlamış olmasından dolayı çok teşekkür ederim, sanırım cevaplamam biraz geç oldu, bunun içinde ayrıca özür dilerim...

Bu mim derki;
"Kitaplığınızın karşına geçin. Gözlerinizi kapatın. Derin bir nefes alın. Elinizi kitapların üzerinde gezdirin ve birini seçin. Şimdi gözlerinizi açın. Bir kitap seçmiş durumdasınız. O kitabı satın aldığınız ya da hediye gelmişte olabilir anı hatırlamaya çalışın. İlk kez okuduğunuzda neler düşünmüştünüz, hatırlayın. Şimdi sayfaları şöyle hızlıca bir dolanın ki, kitabın kokusu burnunuza gelsin. Evet, ne güzel bir koku bu! 55. sayfayı bulun. Sayfayı tekrar okuyun. Sayfadan bir paragraf seçin ve mim konusu olarak bunu blogunuza yazın. Daha sonra siz de arkadaşlarınızdan üç tanesine cevaplaması için gönderin.
Kuralları:
- Mimlenenler mimi cevaplamak zorundadırlar, mim bozulamaz.
- Mimin bozulması teklif dahi edilemez.
- Mim yalnızca 3 kişiye gönderilebilir.
- Karşılıklı mimlemeler yasaktır.
- Mim, her bir blog için sadece bir kez cevaplanabilir.
- Mim kurallarının ilk 6 maddesi değiştirilemez."

Kitap bizde, "üç ev bir ev" yada " bir ev üç ev gibi" değişkendir. Gelenler, gidenler, gelip de okunma sırasını bekleyenler, okunması bittiği halde yatıya kalanlar, gittiği yeri benimseyenler gibi.
Bende mim'i okur okumaz hemen bilgisayarın arkasında, bir yıl içinde ufak bir kitaplık haline dönüşen kitaplara yöneldim. Gözlerimi kapayıp bir iki kez gezdirdim kitapların üzerinde parmaklarımı ama bu arada derin bir nefes almayı unuttum sanırım. Çünkü gözümü açtığımda parmaklarım okumadığım bir kitabın üzerinde duruyordu. Onun için bu kitap konusunda çok açıklayıcı bir yorum yapamayacağım, üzgünüm.

Kitabın adı "Filler İçin Su" yazarı Sara Gruen.
Kitap büyük kızıma ait, yani o almıştı. Sanırım 2008 yılının son aylarıydı. "Limon ağacı" ve "Elveda Kızlar Ülkesi" kitapları ile birlikte, tesadüfen benimde kızımda olduğum bir sırada kargoyla gelmişti. İdefix kitabevinden internet üzerinden alınmıştı.
Limon Ağacı ve Elveda Kızlar Ülkesi okuma sırasını savmışlardı ama nedense bu kitap okuma sırasındaki yerini birsürü başka kitaplara bırakmıştı. Sanki ben burdayım der gibi parmaklarıma bulaştı işte. Demek ki sırası gelmiş...

Kitap arka kapağı açıklamasında şöyle der.
"Büyük Buhran dönemindeki sirkleri anlatan renkli, doludizgin, müthiş bir hikaye. İyi adamlar, kötü adamlar, aşk, vahşi hayvanlar... Birinci sayfadan itibaren sizi içine alacak."
55. sayfasından bir pragraf;
"Aralıktan içeri bakıyorum, Çadır inanılmaz büyük, tavanı gökyüzüne değecek gibi ve farklı köşelerden yükselen, dimdik sırıklar tarafından destekleniyor. Branda bezi çok gergin ve yarı şeffaf gibi-kumaşından ve bağlantı yerlerinden içeri sızan güneş ışınları dünyanın en büyük şekerci tezgahını aydınlatıyor. Pırıl pırıl bir ışığın altında, sparna, kraker ve frigo reklamı yapan afişler arasında, vahşi hayvanların çadırı capcanlı."

Şimdi mim'in öbür kuralına geçelim ve üç kişiyi mimleyelim ve kolay gelsin diyelim.

Sevgilerimle...

Cumartesi, Mart 27, 2010

2009 VE " MİM"




Dost blog arkadaşımız jivago tarafından mim'lenmişim, bu konuda beni düşünmüş olmasından dolayı çok teşekkür ederim. Mim'imizin konusu "2009 yılının neden iyi geçtiğine dair beş (5) madde".
 
Her gün olumsuzlukların çoğaldığı dünyamızda, 2009 yılı içinde iyi sayabileceğimiz beş maddeyi bulabilmek için 2010 yılını bitirmemiz gerekli aslında. Belki 2010 yılına göre, 2009 yılında iyi geçtiği vaysaydığımız seçe seçe beş madde bulabiliriz.



* Dünyada binlerce insanımızın yok olduğu depremlere bir yenisi eklenip "Marmara"ı depremi olmaması 2009 yılını suç almasından kurtarıyor. 2010 yılı ilk üç ayı ne yazık ki bu konuda suçlu. 1999 yılı da daha yaralarını bile sarmadığımız suçlu bir yıl. Ve geçen onbir yıl bu konuda hiç bir önlem almadan sadece bol bol konuşmalarla geçtiğine göre, giden yıllara depremi yaşatmadığı için iyi geçen yıllar sınıfına koyacağız. 2000 yılından sonra yapılan binalar alel acele çıkartılan bir yönetmelikle "depreme dayanıklı" olarak yaşamımıza girmesi, gözümüzü kapatıp görmek istemediğimiz binlerce ruhsatsız binanın içinde yaşayacak binlerce insanlarımızın sadece "ölü sayısı şu kadar tahmin ediliyor" ayrıcalığını düşünmeden "neyse bir yılı daha atlattık" diyerek yaşamı ertelemekten öteye geçmeyecektir.
 
* 2009 yılında 3G girdi yaşamımıza, bu iyi bir şeymi? Dünyamız ve benim için iyi bir şey değil ama milyonlarca vatandaşımız çılgınca sarıldığına göre 2009 yılının iyi geçmesine dair bir maddesine girer çünkü globalleşen dünyaya bir adım daha yaklaşmış oluyoruz. Burnumuzun dibindeki olur olmaz yerlere dikilen baz istasyonlarını düşünmezsek mutluluk tanımı bu, artık millet diye birşey kalmıyor, hepimiz avrupalıyız, hepimiz amerikalıyız.
Dünyayı yok etme mücaadelesine bir adım daha yaklaşmak benim için. "Ah çocukluğum, ne güzel di!" diyemeyecek, çocukluğunu özleyemeyecek nesillerin yetişmesi demektir benim için. Servisle okula giden, sokak kültürü alamayan, teknolojini karşısında sanal oyunlarla vakit geçiren, taşların sesini duymadan satranç, dama oynayan çocuklar büyüdüklerinde çocukluklarını özlemek gibi bir lüksleri olabilir mi? Yarışa sokulan çocuklarımız okul harici hızlandırılmış kurslara, ek eğitimlerle yetiştirmeye çalışırken, ana ihtiyacı olan doğanın tadına ulaşamazsa, kazanmadan harcamaya alışırsa, reklamlarla yaşarsa, modern kafe'lerden kahve kültürü alırsa ne çocukluğu ne gençliği kalır. Ve en acısı da TV dediğimiz aletle gören ama ulaşamayan evlerdeki çocukların düş kırıklarının, ulaşma bahasına yanlış yollarda aramanın yarattığı olumsuzluklar.

Tabi ki! teknolojiye karşı değilim ve hatta olması gerek biliyorum, gerekte merdivenin ilk basamağından son basamağına atlanmasına, eğitimini almadan kullanılmasına karşıyım. Uydu'ya bir adım daha yaklaşırken, geleceğe devredeceğimiz yaşadığımız dünyayı düşünmeyenlere karşıyım. Dünyayı yaşanmaz hale getirip ve bunu gören, kendine uydu'da yer arayan ve bu uğurda güçsüzlerin üzerine basanlara karşıyım.
 
* 2009 yılında neden iyi geçen bir madde de, "Ayakkabısı olmayan bir çocuğun çorapla okula gitmesinin ve müdür tarafından azarlanarak okula alınmama"sının ve bu günlerce medya manşetlerinde yayımlanmamasıydı. Benzer olaylarla karşılaşsakta bu denli acımasızı yoktu sanırım.

2009 yılında ve geçtiğimiz tüm yıllarda da ülkemizde bu yoksulluk vardı ve hatta daha acı yoksulluklar. Bu gün de olan ve yarınlarda da olacak olan bu yoksulluğu medya manşetlerinde günlerce yayımlayıp da sonuca gidilmemesi, bu olayları çocuklarımızı rencide etmeden çözüme ulaştırılması, bu kadar mı zor? Çevremizdeki yoksulluğu görmezden gelip, medya manşetlerinin gözümüzün içine, içine sokması mı gerek. Hem de üç gün sonra unutulması misali.
Bir taraftan yaşamın ne olduğunu bilmeyen çocuklar yetiştirirken bir yaraftan onur duygusunu çaldığımız çocuklar yetiştiriyoruz. Biz büyükler bugünün kavgasını yaparken yarının felaketini hazırladığımızın farkında bile değiliz.
 
* TBMM Genel kurulu'nda 1 Mayıs'ın "Emek ve Dayanışma Günü" adı altında tatil olmasına ilişkin kanun tasarısı kabul edildi.
"1 Mayıs Bahar ve işçi bayramı" 1923'den bu yana ülkemizde kutlanırken talihsiz bir kutlama sonucu korku tüneline girmiş ve yasaklanmıştı. Sonuç gerçekten çok acıtıcıydı. Sebep! yine "Balık baştan kokar" misaliydi. İnsanların isteklerini görmezden gelmek, isyanları kanla bastırmak ve işten atmak. Üniversitelere giren ikilik, işçi haklarına yasayla engel. Grevlere, sendikalara yasaklama getirmek.

Bugün, tüm bunları çözememişken işçilere ekmek yerine bir günlük tatillerini piknik yapsın diye geri vermek.
 
* İşsizliğin bugüne göre daha az olması.
Binlerce işçimizin 2009 yılında bir işi varken 2010 yılının daha ilk üç ayında bile bir işleri olmaması.
En azından 2009 yılında, milletvekilleri(miz) kırmızı ışıkta geçme ayrıcalığının akıllarına düşmemesi. (Çok merak ediyorum, yaya olmaları halinde kırmızı ışıkta geçerken plakalarını nereye takacaklar?)
HSYK'nın daha az yıpratıldığı.
Saçma sapan kahvaltıların daha gündemde olmadığını da sayabiliriz.
 
Benim için ise, 2009 yılı ne ifade ediyordu? diye düşünürsem, tek kalıcı ayrıcalık evimi
değiştirdim. Bu da gelecek yılarda, 2009 yılını anma adına kullanılabilinir ve iyi geçtiğine dair kalan dört önemli madde sağlık,sağlık,sağlık,sağlık!
 
Bende, yolu blogumdan geçen tüm okuyucu ve dostlara paslıyorum bu mim'i.

Herkes yazsın, yazsın ki belki birimizin unuttuğunu birimizin hatırlayacağı iyi geçen maddeleri bulup çıkarabilelim hep birlikte.
Savaşların, açlığın, aile içi şiddetin, intiharların, işsizliğin, tecavüzlerin, haksızlığın hergeçen gün arttığı dünyamızda (ülkemizde) bir umut ışığı bulmak için...
 
 
 
 

Cumartesi, Ocak 30, 2010

İLGİNÇ Mİ???

Bu gün İstanbul'da hiç durmadan yağmur yağdı, bıkmadı! Bende bu gün hiç durmadan iş yaptım, bıkmadım! Oysa Sevgili Özlem'cimin bana göndermiş olduğu ve geciktirdiğim mim'i yazacaktım. Yağmur bitti, işler bitti, gün de bitti ama! yeni bir gün başlıyor nasılsa...

Yaz başıydı sanırım, bir blog ödülü ve içinde 7 ilginç yanlarımız olan bir mim dolaşmıştı. Bana da ulaşmış ve yazmıştım, bu yeni mim için de biraz yazma biraz eski postan kopyalama ile işte benim 7 ilginç yönüm...

İlginç mi? veya bana mı öyle geliyor?

Bilmiyorum! da ama bunları yaptığımda veya konuşma aralarında söylediğimde "çok ilginçsin" diyorlar. Aslında hepsinin gereksiz olduğunu biliyorum da ilginç olduğu konusunda kararsızım...


Ben hiç bir canlıyı üzemem, kıramam ve asla eziyet edemem. Sözlerime öyle dikkat ederim ki, konuşmakta bocalarım. Ve hatta cansız varlıkları bile, gerek ev eşyası, gerek giysileri bile sever okşar, oradan oraya atamam. Bir örümcek bile görsem severek elime alır ait olduğu yere bırakırım. En büyük fobim faredir, çok korkarım ve tiksinirim, yolda ölüsüne rastlasam yolumu değiştirir ama yine de çok üzülürüm. Yolda ayak altında öldü diye.
Ama nedense kendime eziyet etme konusunda üstüme yoktur sanırım. Bilinç altı eziyet duygumu acaba kendimden mi çıkarıyorum? da rahatlıyorum?


Karar sizin;

1-Hergün birkaç kez mutlaka dolabımı ve çekmecelerimi kontrol ederim, mutfak çekmeceleri de dahil olmak üzere. Acaba düzeni bozulanlar var mı? diye. Çekmece açılınca ve hızlı kapama durumunda kayarak düzeni bozulur ya!

2-Eğri, yamuk, kaymış hiç bir şeye tahammülüm yoktur. Simetrik olmalıdır herşey. Nerede olursa olsun düzeltmek için elim gider. Çok yorgun olsam bile oturduğum yerden kalkar, gözüme takılan milimlik eğriliği düzeltirim. (Geçen gün kırk dakikalık otobüs yolculuğumda eğri duran bir tabela gidene kadar yolu burnumdan getirdi.)

3-Kapı zili ve tlf. sesi uyarıcımdır sanki. Kimin evine gidersem gideyim, çalan kapıya veya çalan tlf.na bakmak için hemen harekete geçerim...(Neyime gerek, hiç anlamış değilim.)
 
4-Ne kadar hasta olursam olayım, çok ağır değilsem yatamam. Yatınca daha çok hasta olacağımı sanırım. (Ameliyat sonrası yoğun bakımdan çıktığımda, sondayı alın yüreyeceğim diye tutturmuştum ve kalkmıştım.)

5-Diplere, köşelere, hemen kalkamayacağım yerlerde oturamam. Heran kalkacak gibi uçlara oturur, hareket halinde olmayı tercih ederim...

6-Uykum gelse bile (genelde kolay gelmez.) uyumamak için mücaadele veririm. Uykunun yaşamdan çalınan zaman olduğunu düşünürüm. Ne kadar az uyursam, (bilhassa gece yatışlarında) o kadar çok yaşadığımı ve bir o kadar da zaman tasarrufu yaptığımı kendime inandırmaya çalışırım...

7-Ne olursa olsun tüm olumsuzluklarda kendimi sınarım ve karşımdakinin durumunu "acaba" larla yok etmeye çalışırım...

Öyle ki! (Aslında ülkenin durumu çok iyi de! ve çok konuşan büyük memurlarımızın söylemleri sonucu yandaşların artması, neredeyse tüm yazar çizerlerin inanması, emekli maaşını alanların zam almadığı halde "buna da şükür" demesi, asgari ücretle çalıştığını bunun 186 tl. gelen elk faturasına nasıl yetsin diye avaz avaz bağırdığını duyduğum zaman bile "acaba bendemi bir bozukluk var, onlar belkide haklı) diyecek kadar...


Yaşamın Kıyısından Sevgilerle...
 
 



Cumartesi, Ocak 16, 2010

BU MİM DOLU DOLU YAZ YAZ BİTMEZ



Sevgili Çınar'cım beni bir mim'le sobelemiş, çok teşekkür ederim canım. Özel bir mim olduğundan araya zaman girmeden, hemen yayımlamak istedim.
Bu özel mimin her mim de olduğu gibi kuralları var:

*Mimi gönderen bloga link veriyorsunuz.

* Üç kişiyi mimliyorsunuz ve mimlediğiniz kişinin bloguna not bırakıyorsunuz. ("Ortaya bıraktım, isteyen alsın." demiyorsunuz.) Ayrıca olabildiğince bu konuda mimlenmemiş blogları seçmek için özen gösteriyoruz.

* Mimlediğiniz blogların da linkini veriyorsunuz.


Yapacağımız, aşağıdaki sorulara düşüncelerimizi yazmak.
1) Dokunulmazlıkların kaldırılması konusunda ne düşünüyorsunuz?

2)Seçim barajı kaldırılsın mı? Neden?
3)Adayların belirlenmesinde nasıl bir yöntem uygulansın?

4)Yargı bağımsızlığı sizin için ne anlam taşıyor?
5) (Beşinci soruyu siz belirlemek durumunda olsaydınız neyi öğrenmek isterdiniz?)

Ben düşüncelerimi yazdım, soru sizlerindir şimdi.

 
1) Dokunulmazlıkların kaldırılması konusunda ne düşünüyorsunuz?

CHP 2002 Seçimlerinden bu tarihe kadar "kürsü dokunulmazlı"ğının dışında dukunulmazlıkların kaldırılmasını istemektedir. Bu; milletvekilini meclis kürsüsünde yaptığı konuşmalarının dışındaki tüm eylem ve suçlardan anında sıradan yurttaş gibi hukuk önünde hesap vermesi demektir.
Çağdaş batı demokrasilerinde milletvekili ayrıcalığı sadece kürsü dokunulmazlığı ile sınırlıdır ve doğrusu da budur.
Ancak, şu andaki hükümetimizin üst düzey yöneticilerinin içinde olduğu bir çok milletvekilinin mahkumiyetleri nedeniyle, bu parti dokunulmazlıkların kaldırılmasını istememektedir. Ayrıcalıklı devlet memuru sınıflandırılması konumunu kendilerince onaylayan milletvekilleri, kürsü dışında sıradan vatandaştırlar aslında.


2) Seçim barajı kaldırılsın mı? neden?

Dünyanın herhangi bir demokratik ülkesinde % 10 gibi oldukça yüksek "seçim barajı" bulunmamaktadır. Böyle yüksek bir seçim barajı tüm halk katmanlarının mecliste temsilini imkansızlaştırdığı gibi, demokratik parlementer sisteme güveni de zedelemektedir. Bu nedenle,seçim barajının %5'ler seviyesine düşürülmesinin sayısız yararları vardır.


3) Adayların belirlenmesinde nasıl bir yöntem uygulansın?


Adayların belirlenmesinde partilerin genel merkezlerine % 10 gibi bir kontenjan ayrılmalı ve diğer tüm adaylar parti üyelerinin seçimleri sonucu belirlenmelidir.Diğer bir deyimle;ilkel delege sistemine derhal son verilmeli, parti yöneticileri, milletvekili adayları ve yerel yönetim adayları partililer tarafından seçilmelidir.

4) Yargı bağımsızlığı sizin için ne anlam taşıyor?

Yargı bağımsızlığının sağlanması için:Adalet Bakanlığı'nın yargıdaki temsiline derhal son verilmesi gerekir."Bağımsız yargı" siyasetin baskısından kurtulduğu zaman ancak bağımsız olur.Bu gün HSYK'ya (Hakimler Savcılar Yüksek Kurulu) Adalet Bakanı başkanlık etmekte ve bulunmadığı zamanlar da Adalet Bakanlığı Müsteşarı tarafından temsil edilerek toplantı yapılabilmektedir.Bu nedenledir ki;sekiz aydır HSYK' ya 30 üyenin seçimi yapılamamakta ve "gecikmiş adalet adalet değildir" sözü acı birgerçek olarak ortada durmaktadır.

5) (Beşinci soruyu siz belirlemek durumunda olsaydınız neyi öğrenmek isterdiniz?


"Türkiye'deki tüm bu sorunlar yumağı nasıl aşılacak?" diye bir soru sorardım.Türkiye'deki tüm bu sorunların aşılabilmesi için; ABD ve AB'nin hegemonyasının mutlaka kırılması gerekir.Bunun için de;başta CHP olmak üzere Cumhuriyetten, laiklikten, demokrasiden yana, tüm sol-sosyal demokratların Güç ve eylem birliği yapmaları ve iktidar alternatifi olmaları yaşamsal önemdedir...
 

Bende bu güzel konulu mim'i Canım arkadaşım Asuman'a, Zuzuların annesi Banu'cum ve Güzel kızım Ayşegül'e paslıyorum...


Pazartesi, Ocak 11, 2010

TÜM BLOGLAR GÜNEŞ IŞIĞINDA OLSUN



Çok sevgili arkadaşım canım Asuman'cım ve güzel yürekli, güzel kızım Funda'cım beni çok güzel bir ödüle layık görmüşler. "Güneş ışığı ödülü" güneş ışığı kadar parlak, gün ışığı kadar güzel, almak ve hatırlanmak hepsinden güzel. Kendilerine teşekkür eder biraaazcık geç kaldığım için de özür dilerim.



Havaların bir gün yağmurlu bir gün bahar sıcaklığında geçmesinden bedenim ne yapacağını şaşırarak beni keyifsizliğe sürükledi. Bu güzel pırıl pırıl çiçeğim de keyifsizliğime çok iyi geldi.



Canlılığına can katsın blogların, ışıkları ışıldasın tüm dostlarımın diyerek yolu bloğumdan geçen tüm yolculara yürekten armağanım olsun.


Çok bildiğimiz blog dünyası böyle güzel bir etkinlikle ne kadar az olduğumuzu gösteriyor bize. Nasıl bir ağ ki bu? güzellikler anında kaplıyor her yanı. Güneş ışığı ödülü de aynı hızla yayıldığından kuralını blog dağıtımı yaparak tam da yerine getiremiyoruz işte.


Beni çok mutlu etti dilerim sizde mutlu olursunuz...

Çarşamba, Kasım 25, 2009

SEVGİLİ TÜTÜ'ME



Sevgili Tütü'm bana "mim" dedi.

Beni hatırladığı için öncelikle çok teşekkür ederim. Cevabım gecikti biliyorum ve araya giren mecburi postlardan dolayı kendisinden özür diliyorum...


Bloğuna neden bu ismi verdin?
İçinde bulunduğum zaman ve yer orasıydı çünkü. Hem ben kıyıları çok severim, koltuğun kıyısını, yatağın kıyısını, masanın kıyısını, sandalyenin kıyısını, ekmeğin kıyısını, denizin kıyısını.
Yaşamdan çok yol aldım, çok yoruldum. Şimdi ise yaşamın kıyısında geçmişi sorguluyorum, geçmişe yorulmadan kuşbakışı bakıyorum. Burası çok huzurlu, tüm zorluklarına karşın seviyorum YAŞAMIN KIYISI'nı...


Bloguna yazarken star tribiyle olmazsa olmaz dediğin şeyler var mı?
Genel olarak yok, kendimce imla kurallarına dikkat etmeye çalışırım. Türkçe'yi katletmeden, saygı sınırlarını zorlamadan, eleştiri hedefinin yerini ve zamanını iyi seçmek tercihimdir...

En son satın aldığın garip şey nedir?
Bir kutu kuşburnu poşet çayı.
Tüketime oldukça dikkat ederim. Hem ayağımı yorganıma göre uzatmak açısından, hem de emeğe olan saygımdan. Sahip olduğum herşeyin değerini bilirim. Fazlası tüketim çılgınlığı gibi gelir bana.
Alışveriş için adı olan bir markette, biten kuşburnu çayı almak için raflarda gezinirken her zaman aldığım markanın olmadığını gördüm. (Bazı ürünlerde marka tercihim vardır, az ve öz) "Ne olacak ki bu sefer de marketin markası olsun" diyerek aldığım kuşburnu poşet çayı daha buharla temas halinde iken kıpkırmızı olması ile tüm paket direk çöpe gitti. Sevgili eşimin "Çiçeklere veririz" düşüncesi bile çiçeklerin de bir canı olduğundan vazgeçildi.
 
Şeker gibi olduğun anlar?
Her zaman şeker gibiyimdir. (Unutmamak gerek ama, şekerin de nanelisi, tarçınlısı, karamellisi ve hatta biberlisi bile vardır.)


Arkadaşım, artık sormayın dediğin şeyler?
Arkadaşlarıma, dostlarıma "Artık sormayın" dediğim veya diyeceğim hiç bir şeyim yok. (Sevgili eşim her alışverişe yalnız çıktığında tlf. edip birşey sorduğunda "Yeter artık sorma." diyeceğim çok şey var ama!!!


Aynaya bakınca gördüğün?
Dost!
Yıllarca beni hiç terketmeyen, acımı, sevincimi paylaşan, gözgöze geldiğimizde ne olursa olsun gülümseyen gerçek bir dost...

Kendini okutan blog dediğin?
Satır aralarında sıkışan kelimelerle "İşte ben buyum" diyen her blog...
Bu blog sahibi-sahibesiyle karşılaşabileceğin yerler?
Hiç farketmez, yeter ki gönüller bir olsun...

Peki ben kimleri mimliyorum?

Bloglarda okuduğum kadarıyla bu mim hızlıca yayıldı. Ama yine de bloğuma uğrayan ve ilgisini çekerse yazmak isteyen herkese "mim" diyorum...


Sevgilerimle...

Pazar, Ağustos 23, 2009

ÖDÜL KARDEŞLİĞİ





Sevgili Ufuk Çizgisi bir evvelki ödülümün ikizini göndermiş. Kendisine çok teşekkür ederim beni hatırladığı için.

Birbirine çok benziyen bu ikizler ufak çapta da olsa, birbirlerinden ayrı zevkleri varmış.

Birisi; ben yedi ilginçlik isterim demiş...

Öbürü; yok ben yedi sevilen şeyi isterim demiş...

Sonuçta bu iki sevimli ikiz kardeşi herkes kendi gözlemleri doğrultusunda bağırlarına basmışlar...

Bu sevimli kardeşleri tanımayan ve bloğuma uğrayan tüm dostlarıma tanıştırmış olmak beni mutlu edecektir...

Bu kardeşlerin kapısı tüm bloglara açıktır ve 7 hediyenizi beklemektedirler...

Cuma, Ağustos 21, 2009

ÖDÜLLENDİRİLMEK NE GÜZEL


Sevgili Nalan beni bu ödüle layık görmüş. Çok teşekkür ederim Nalan'cım...

Bu ödülün bir de kuralları varmış:

1- Sizi ödüllendirene teşekkür edin.
2- Sizi ödüllendirenin blog linkini yayınlayın.
3- Ödülün logosunu yayınlayın
4- 7 yaratıcı blogeri ödüllendirin.
5- Bu 7 bloğun linklerini yayınlayın.
6- Ödüllendirdiklerinizi bundan haberdar edin.
7- Kendiniz hakkında 7 ilginç şey yazın.


Ödülün blog dünyasında hızla yayılması çok çok güzel. Bloğuma uğrayan herkese bu ödülü vermek istesemde!!!
Kuralları yerine getirmek gerek...


ZERRİN PASTA EVİ
FİKRİMİN İNCE GÜLÜ
NAZLI
ASUMAN YELEN
AYŞEGÜL
SEVGİ
ÇINARAĞACI



Kendimle ilgili 7 ilginç şey:
İlginçmiyim? veya hangi durumlarım ilginç olabilir?
Bilmiyorum, bana ilginç gelen aslında ilginç olmayabilir yada ilginç yönlerim vardır da bana göre ilginç değidir.

"Kural kuraldır" diyelim, yazalım...

-Hergün mutlaka dolabımı ve çekmecelerimi kontrol ederim, acaba düzeni bozulan giysiler varmı? diye
(Aslında kendi kendilerine hiç bozulma huyları yoktur.)
-Eğri, yamuk, kaymış hiç bir şeye tahammülüm yoktur. Simetrik olmalıdır herşey. Nerede olursa olsun düzeltmek için elim gider. (Geçen gün kırk dakikalık otobüs yolculuğumda eğri duran bir tabela gidene kadar yolu burnumdan getirdi.)
-Kapı ve tlf. sesi uyarıcımdır. Kimin evine gidersem gideyim, çalan kapıya veya tlf.na bakmak için hemen harekete geçerim.
(Neyime gerek, hiç anlamış değilim.)
-Ne kadar hasta olursam olayım, çok ağır değilsem yatamam. Yatınca daha çok hasta olacağımı sanırım. (Ameliyat sonrası yoğun bakımdan çıktığımda, sondayı alın yüreyeceğim diye tutturmuştum ve kalkmıştım.)
-Dip, köşe hemen kalkamayacağım yerlerde oturamam. Heran hareket halinde olmayı tercih ederim.
-Uykum gelsede uyumamak için mücaadele veririm. Uykunun yaşamdan çalınan zaman olduğunu düşünürüm.
-Ne olursa olsun tüm olumsuzluklarda kendimi sınarım ve karşımdakinin durumunu "acaba" larla yok etmeye çalışırım.

Düşündüm ve bunlar geldi aklıma, dönüm okuyuncada;
İlginçmiyim? yoksa kendi kendime eziyetimi seviyorum? demeden edemedim...

BİLGİSAYARIMIN GEÇİCİ RAHATSIZLIĞINDAN LİNK YAYINLAYAMIYORUM.

LİNK VERMEM GEREKEN BLOGLARDAN ÖZÜR DİLERİM...

Cumartesi, Nisan 18, 2009

ÜZGÜNÜM AMA UMUTSUZ DEĞİLİM



ATAM
Bakışlarındaki derin hüznün,
bugüne hüsranla baktığını
anlayamadığım, anlayamadığımız için üzgünüm...
.
Bizlere ve gelecek nesillere bıraktığın değerli emanetin CUMHURİYET'i korumakta güçlük çektiğim, çektiğimiz için üzgünüm...
.
Bizlere ve gelecek nesillere sağlam temeller oluşturması için, kısacık ömrünü feda ettiğin ilkelerinin yara almasını engelliyemediğim, engelliyemediğimiz için üzgünüm...
.
Dünya ülkeleri arasında çağdaş yaşamımızla yer almamız için laik düzeni korumaya çalışan, çağdaş gençlerin yetiştirilmesi, eğitilmesinde katkılarını esirgemeyen Prf.'lerimizi ilim ve bilimleri ile tanıtamamaktan. Bu değerli büyüklerimizi yargısız infaz ile çocuklarımıza, gençlerimize basın yoluyla tanıtılmasından üzgünüm, üzgünüz...
.
Senin devrimlerini korumaya çalışanlara, düşüncelerine saygı duyanlara, saygı duyulmamasından üzgünüm, üzgünüz...
.
Çocuklarımızı, yarınlarını emanet ettiğimiz eğitim kurumlarnın içine nifak sokulmasından. Çocuklarımızın, gençlerimizin guruplara bölünmesini, fikir ayrıcalığına dönüşmesini sağlayan düzene üzgünüm, üzgünüz...
.
Büyük eserin NUTUK'un her evin başköşesinde değil de, mahkeme salonlarında delil diye sunulmasından üzgünüm, üzgünüz...
.
Sana ve değerli İlkelerine sahip çıkacak nesillere, ancak boyumun eriştiği yere kadar ulaşabildiğim için üzgünüm...
.
Üzgünün ATAM ama umutsuz değilim.

" BENİM NACİZANE VUCUDUM ELBET BİRGÜN TOPRAK OLACAKTIR FAKAT TÜRKİYE CUMHURİYETİ İLELEBET PAYİDAR KALACAKTIR"

Sözünden ve vucudunun bulunduğu bu topakları, bu düzeni korumak için yetiştirdiğim, yetiştirdiğimiz çocukların sana olan minnetlerinden, sevgilerinden, ilkelerine saygılarından umutluyum.

Son nefesime kadar emanetini taşıyacağıma, taşıyacak nesiller yetiştireceğime söz veriyorum ATAM!!!

Sevgili Öykü çok değerli bir yazı mim'i başlatmış. Onur verici bu yazı kampanyasına katılmak ve dalganın yayılmasına katkıda bulunmaktan mutluyum.
...

Pazartesi, Nisan 06, 2009

BEN KİMİM !

Sevgili Haccecan " kendimi tanıtmam" adı altında mim demişti bana.
(17 Mart) ve bu gün!
Geç olmasından dolayı Haccecan'ımdan özür dilerim.
Önce, bir insan kendini nasıl tanıtır düşündüm. Bu bir iş CV'si olmamalıydı tabiki.
Sonra "ne yazabilirim" dedim.
Kendimi yazarken tarafsız olma imkanım var mı?
Kendime gerçek gelenler, karşıdan da gerçek görülüyormudur? Bu yaşa kadar ben kendimi nasıl tanımlamıştım ki!
Ve bir kopya çekmeye karar verdim...


""İlke: Düzen, Olumlu uygulama: Başarı, Olumsuz uygulama: Fırsatçılık

Özellikleri: Sorumluluk sahibi, pratik, disiplinli, organize, görev duygusu gelişmiş, sistematik, olgun, güvenilir, çalışkan, üretgen, gerçekçi, yönetici, planlayan, sabırlı, düzenli, metodik, verimli, dikkatli, kontrollü, tutumlu, mücadeleci, başarılı, hırslı, tutucu, katı, materyalistik, cimri, karamsar, korkak, katı, duygusuz, soğuk, melankolik, hesaplı.
Oğlak toprak elementi ve öncü nitelik taşıyan bir burçtur, yöneticisi ise Satürn'dür. Disiplin gezegeni Satürn kısıtlayıcıdır ve sorumluluklar verir. Oğlak insanının hayatta bir amacı vardır, ayaklarını yere sağlam basar ve ne yöne gittiğini iyi bilir. Amaçlarını planlı bir şekilde uygulamaya başlar, düşünerek hareket eder ve asla acele etmez. Azimli, inatçı, sabırlı Oğlak simgesi olan dağ keçisi gibi dağın zirvesine tırmanır. Hiçbir burç, hedefine ulaşmakta bu kadar kararlı değildir. Öncü niteliğinin yanında sabır, inat ve diğer özellikleri birleşince bu tip eninde sonunda en tepeye çıkar.
Oğlak burcu insanı çok hırslıdır. Olayları başlattığı an sonuçları zaten kafasının içinde hazırdır. Hangi işi, mesleği ya da konuyu seçerse seçsin, daha başladığı anda yönetimi eline almayı düşünmektedir.Oğlak en çalışkan burçlardan biridir. Yöneticisi Satürn ona nefes aldırmadan yapması gereken işleri ve sorumlulukları hatırlatır. İyi plan yapmasını, ayrıntılara dikkat etmesini, genç yaşta olgunlaşmasını sağlar. Hayatı fazla ciddiye alır ve bu ciddiyet onu çocukken bile olduğundan daha büyük gösterir. Kendinden büyük kimselerin dostluğunu tercih eder ve genç kuşaklarla pek anlaşamaz.
Oğlak insanı yaşlandıkça kendini bulur ve daha çekici olur. Başka etki almadıysa, fiziksel olarak çok sağlam sayılır. Genellikle yalnızdır, enerjisinin büyük bölümünü işine harcadığından manevi bazı şeyleri yaşayamaz. Yengeç gibi karamsardır. Herkese güvenmez, sadece kendisine güvenir. Zıt burcu Yengeç'in yuvasında aradığı güveni, Oğlak meslek ve statüyle bulmak ister. Çok zor dost olur ama dost olduğu kimseye ömür boyu güvenir.Geçmişe, geleneklerine bağlı ve tutucudur. Ailesine karşı sorumluluk duyduğu için aile bağları kuvvetlidir. İlk bakışta soğuk görünen Oğlak, üstün bir eş ister. Böyle birini bulunca da onun maddi manevi her istediğini vermeye çalışır ve ona hayat boyu bağlı kalır. Nefesinizi kesecek ateşli bir sevgili değildir belki ama sadık ve güvenilirdir.

Oğlak burcu işi sayesinde saygın olmak ister ve statüye çok önem verir. İyi bir semtte iyi bir ev, iyi bir araba ve seçkin klüplere üye olmak ister. Para konularında dikkatli, tutumlu hatta cimridir. Fazla maddeci görünebilir ama onu asıl motive eden şey para kazanmaktan çok toplum içinde saygın olmaktır. Yükselmesine engel olacak her şeyi bir kenara atabilir ve harekete geçtikten sonra bir adım bile gerilemez.
Oğlak insanı genellikle arzu ettiği serveti elde eder.Güvenli ve düzenli gelir getiren işleri sever. İşine Başak burcu kadar düşkündür. İmzasını attığı her işi en iyi şekilde yapmak ister. Çabuk zengin olma yollarına sapmaz, düzenli ve planlı hareket eder. Lider olabileceği işlerde çalışmak, isim yapmak ve tanınmak ister.
Oğlak burcu hiyerarşik düzenin olmadığı yerlerde karmaşa olacağının bilincindedir. Emir-komuta zincirini iyi anlar ve hiyerarşiye saygı gösterir.Bu yüzden de devlet içinde, büyük kuruluş ya da şirketlerde yönetici ve yetki sahibi bir kişi olur.""

Ben bir Oğlak burcuyum ve Oğlak burcunun %80 özelliklerini taşımaktayım...
Karar beni tanımak isteyenlerin...

Salı, Mart 31, 2009

Ö Z L E M

Sevgili dostum, kardeşim Gülen'im, beni bir mim'le cezalandırmış. Cezalandırmış diyorum, çünkü sırada bekleyen mim'lerim var. Ama bu öyle bir mim ki!
Düşünmeye zaman vermiyor. Mim'i aldın ve aklına ilk gelenleri yazacaksın.
Düşünmeye zaman ayrılırsa anlamını yitiriyor.
İşte aklıma gelen ilk satırlar.
Neden mi?
Çünkü; ben devamlı özlemle savaştım.


Hani!
Özlemler vardır, gözkapakları uykuya yenik düşerken, uyku düş arası çıkar karşına.
İki damla yaşa geçit vermeyen boğaz yumruğu, acı tebessümle yayılır ya dudaklara.
Uzanamadığım özlemlerimdir, anıları sımsıcaktır, saracak kadar yakın...

Hani!
Özlemler vardır, yakında çok yakınındadırlar, uzanınca tutabileceğin.
İki damla yaşla kor gibi düşen yüreğe, dokunsan buz gibidirler ya.
Dokunamadığım özlemlerimdir, benim ama benim olmayan...

Hani!
Özlemler vardır, hayalini kurarsın ya, hayal bile olsa mutlu olduğun.
Düşleyemediğim özlemlerimdir ...

Hani!
Özlemler vardır,
Bir "an"dır mutlulukla yaşadığın, bir daha asla sahip olamayacağın.
O "an"ın peşinde koştuğum özlemlerim...


Ben de okuyan herkezin, ilk aklına gelenleri yazmak isteyenleri mim'liyorum.

Cumartesi, Şubat 07, 2009

İSTANBUL İSTANBUL OLALI


Sevgili Yavrum Geveze kalem çok güzel bir konuda beni mimlemiş.
Mim konusu " İstanbul'dan neler gitsin, neler gelsin?"

Aslında tek satırlık bir cevabım olur da! bu satırın içine giren kelimeleri seçme özgürlüğüm yok. Yada kırıcı olma, saygı sınırlarını zorlama durumuna düşmek istemem.
Delikleri biraz büyük elek kullanarak, beni en çok rahatsız edenleri ve çok özlediklerimi yazmaya çalışacağım.

"İstanbul İstanbul olalı, hiç görmedi böyle keder" diyen Sezen Aksu'ya karşı ben, "İstanbul İstanbul olalı, hiç görmedi böyle çöplük" diyerek.

* İstanbul'un tüm caddelerini, sokaklarını, parklarını, piknik alanlarını, hatta çöp bidonlarının dibini saran çöpler başta olmak üzere. Adımbaşı ayaklarımıza dolanan boş sigara paketleri, izmaritleri. Kullanılmış atılmış kağıt mendiller, yiyecek ambalajları ile İstanbul'u çöplüğe, yaşamımızı mikrop yuvasına çevirmeyi başaranların, çöp toplayanlarla yarış halinde olanların tümü gitsin.
*Ve bu çöplüğe katkı sağlayan naylon poşetler de gitsin. Kese kağıtlarımız, filelerimiz, bez torbalarımız geri gelsin.
* Çeşmelerinden kana kana, hiç art düşüncemiz olmadan içilen sularımız geri gelsin.
Ortalığı kasıp kavuran su bidonları, pet şişeler ve bunları taşıyan; kaldırım, bahçe, park tanımadan kendini yolların fatihi ilan eden motosikletler gitsin.

"Sana dün bir tepeden baktım aziz İstanbul!
Görmedim gezmediğim, sevmediğim hiçbir yer.
Ömrüm oldukça gönül tahtına keyfince kurul!
Sade bir semtini sevmek bile bir ömre değer."
Diyen değerli şairimiz Yahya Kemal Beyatlı şu tepelerimizi bir görse ne der acaba? Bulabilir mi? böyle şiir yazmak için bir tepe.
Muhteşem yedi tepesi bulunan İstanbul'umun ne yazık ki artık bir tepesi yok!

* Tepelerdeki tüm meskenler gitsin. Yemyeşil tepelerim geri gelsin.

Eskiden balıkçı motorları vardı. Boğazın belirli yerlerinden sabahları balığa çıkan. "tıkı tıkı tıkı" diye çok bağırtılı olmayan sesleri ile taze balıklarını getirmek için yol alan. Küreklerin çektiği kayıkların sahillerini süslediği masmavi deniz. Boğazın iki yakasında süzüle süzüle kayan vapurlarımız. Ahşap iskelelerimiz. Vapur biletlerini alırken hatır sorduğumuz iskele görevlileri.

* İstanbul'un denizlerini mazotları ile kirleten, balıklarımızın zehirlenmesine sebep olan O devasa garip "yolcu motoru" mu ne? diyorlar. Başında, kalkana kadar avaz avaz bağıranları dahil tümü gitsin.
Üstünde pet şişelerin yüzmediği, içinde balıkların oynaştığı masmavi denizimiz, boğaz vapurları, ahşap boğaz iskeleleri, kayıklarımız gelsin.

* Sokak başı açılan hipermerket, süpermarket, şu market, bu merketlerin (en çok da bizim sitenin içinde açılan) tümü gitsin. Doyumsuzluğun sınırları zorladığı yeteri kadar alışveriş merkezleri var zaten.

"İstanbul'u dinliyorum gözlerim kapalı
Önce hafif bir rüzgar esiyor
Yavaş yavaş sallanıyor
Yapraklar ağaçlarda"
Orhan Veli şimdi gözlerini kapıyarak İstanbul'u dinlese duyar mı? ağaçlarda sallanan yaprakların sesini.

* Trafiği tıkayan, kulakları tırmalayan, gürültüye vargücüyle katkı sağlayan, kornaları yayalarla iletişim kurmaya çalışan tüm minibüsler ile yayaları, görme zahmetine katlanmayan tırlar,kamyonlar gitsin.
(Garip kaçmasa, faytonlar gelsin diyeceğim neredeyse)

* Gereksiz sabahlara kadar ışıklandırma ile "biz burdayız" reklamı yapan işyerleri gitsin. Gecenin üçünde hiç kimse ne kırtasiyeci arar, ne lahmacuncu, ne de baklavacı. Enerji açığını kapatmaya çalışıyoruz sanki.
Bu ışıklandırmadan utanarak saklanan Mehtap, "bizler burdayız" demeye çekinen yıldızlar geri gelsin, pırıl pırıl parlasınlar gökyüzünde.

*Bir de benim başkanım olmayacak ama!
Üsküdar için iyi olacağına inandığım Üsküdar Belediye Başkanlığına LEVENT KIRCA gelsin...
En azından İstanbul'un gülümseyen bir ilçesi olur.

Gitsin, gelsin isteklerim bu kadarla sınırlı değil de elekten geçenler bunlar işte...

Sanırım bu konuda Sevgili NUNU'm ve Sevgili adaşım, arkadaşım SENNUR'un söyleyecekleri de çok değerlidir.

Pazartesi, Eylül 08, 2008

KADINLAR NE İSTER

Sevgili Hatice bir sobe başlatmış. Konusu "KADINLAR NE İSTER"
Beni düşünüp "sobe" demesine teşekkür ederim.

Kadınlar ne ister; her kadının istediği değişiktir. İsteklerin çoğu biryerlerde birleşse de, yine de farklıdır her kadının istediği. Çok bir şey değidir istedikleri aslında, yada yapılması güç olan.
Bir çiçekle mutlu olan, ilk anne sözcüğünü duyduğunda ne yapacağını şaşıran, sofrasına yemek koyduğunda huzur bulan, iki sevgi sözüne günlerce sevinç duyan kadınlarımız.

Ben, sobenin konusunun değişmeyeceğini umarak, "ben bir kadın olarak ne isterim" şeklinde cevaplıyacağım.

Kadın veya erkek, yani insan. Biri olmadan öbürü olmaz. Birbirlerini tamamlayan iki ayrı cins. Kadın, erkek ayrıcalığına da, eşitliğine de karşıyım. Her birimizin bir birey olarak kabul edilmesini ve her birimizin yaradılışından sahip olunan yapılarına saygı duyulmasını isterim.

Varlığıma, bedenime, fikirlerime, oluşumuma, kısaca bir insan olarak bana saygı duyulmasını isterim.

Sevgi isterim. Tüm insanların sevgi dolu olmasını isterim. Doğayı, hayvanları, insanları sevsin isterim. Sevsin ki sevginin yüceliğini tatsın isterim.

Kadınların 2. sınıf vatandaş olarak görülmesine karşıyım. Ne yazık ki bunu yapan yine kadınlarımız. Tüm kadınların önce, kendilerinin bir birey olduklarını kabul etmelerini isterim.

Kadınlığını ön planda kullananların, tüm kadınların sahip oldukları değerleri yok etmemelerini isterim.

Çocuklar; en değerli varlıklarımız ve yarının sahipleri. Tüm sevgiyi hakeden o masum yürekler. İstismar edilmemesini, değer verilmesini, herbirinin ayrımcısız haklara sahip olmalarını isterim.


Sevdiğim güzellikleri benle paylaşacak, dertleşecek candan bir dost isterim.
Her kadın gibi, güzel sözleri severim, hatırlanmak isterim.
Sağlıklı bir yaşam isterim.
Doğruluk isterim.
Hoşgörü isterim.
Ve tabi ki sevdiklerimle beraber, mutlu huzurlu bir yaşam isterim.

Bu konuda, Sevgili Bir dut masalı/Nunu, Sevgili Zerrin Pasta evi/Zerrin ve Sevgili Hayata dairlerim/Mehtap ne der? Bir de onlardan okuyalım.


.

Cuma, Eylül 05, 2008

ÜÇ AŞK KİTABI VE GECİKEN SOBEM

***

Çok Sevgili Çınar'cık bana sobe demişti. "Niye ihmal ettiğimi bilmediğim" ama ihmal ettiğim gerçek olan sobe konusu beni biraz düşündürdü sanırım. Geçmişe gitmem gerekli idi, benim için de geçmiş çok geride kaldığından!

Sobenin konusu " İz bırakan aşk konulu üç roman".
Ben hiç özellikli aşk romanı alıp veya bulup okumadım. Tabi bu değildir ki aşk romanı okumadım. Nasılsa, hemen hemen tüm romanların arasına sıkıştırılmış bir aşk vardır. En bilimsel romanlarda bile.

Düşündüm; hangisi iz bıraktı bende diye. İz bırakması unutmamaktı.
İşte unutmadıklarım:

Reşat Nuri Güntekin ve ÇALIKUŞU;
Feride'nin aşkı unutulurmu? Çoook çok eskiden okumama karşın bugün gibi aklımdadır tüm yaşadıkları. Aşkına başka sevgilerle karşı koyma çabası. Bence aşk sevginin bencilliğe dönüşmüş halidir. Feride'nin aşkı değil sevdası vardı. İçinde yaşattığı, haykıramadığı sevdası. Onurunu ve gururunu aşkının önünde tutarak içindeki sevgiyi öğrencilerine bilgi, hastalarına şifa diye dağıtma çabası.

Ayşe Kulin ve SEVDALİNKA;
Roman, savaş öncesinde Tito’nun kurduğu altı federe devletten oluşan Yugoslavya Federatif Cumhuriyeti’nde, aşırı milliyetçiliği azdırarak savaşı tırmandıran ve sonuçta Yugoslavya’yı alevler içinde bırakan günleri anlatıyor.
Roman kahramanı, Nimeta, bir inşaat mühendisi ile evli ve iki çocuk annesidir. Bosna Televizyonu’nda haber görevlisi olarak çalışmaktadır. Mesleği gereği, Bosna Savaşının başlamasına kadar ülke içinde meydana gelen olayları yerinde gözlemler. Bu görevlerden birinde Zagreb’de çalışan gazeteci Stefan ile tanışır. Kısa zamanda ilişkileri aşka dönüşür. Nimeta , ailesi ve Stefan arasında bir tercih yapma zorunluluğu karşısında kendi içinde de psikolojik bir savaş vermektedir.
Nimeta'nın aşkını sevginin bencilliğe dönüşmüş hali olarak tanımlıyabilirim. Aşkı için sahip olduğu değerlerden vazgeçen, korkunç bir savaşın içinde bile aşkına yer bulan Nimeta.

Buket Uzuner ve KUMRAL ADA MAVİ TUNA;
"Tuna, Kuzguncuk'ta doğup büyüyen, ailesinin en küçük çocuğudur. Daima abisinin (Aras) gölgesinde kaldığını düşünür, fakat bunu kimseye belli etmez. Abisi akıllı, zeki, yetenekli ve çok yakışıklıydı; kendisi ise daima ondan eksiktir. Babası kendi halinde bir terzi, annesi ev hanımıdır. Annesinin hayatı büyük artistlerin hayranlıklarıyla geçmiştir. Birgün mahallelerine ünlü sinema oyuncuları Süreyya Mercan ve Pervin Gökay'ın taşınması ile tüm hayatları değişir. Bu çiftin küçük bir kızı vardır. Adı Ada. Tuna onunla küçük bir taş sayesinde tanışır ve o taşı ömrü boyunca yanında taşır. Ada, Tuna'ya göre çok güzel bir kızdır ve de çok çok kumraldır. O zamanki yaşları Ada 7, Tuna 5. Tuna'nın Ada'ya olan aşkı o zamandan başlar ve bir ömür boyu sürer. Ada birgün Aras'la tanışır. İkiside aynı yaştadır. Ve üçü arkadaşlığa başlar. Hergünleri birlikte geçer. Ada Tuna'yı tıpkı kardeş gibi, müthiş bir sevgiyle sever. Aras'a hissettikleri ise bambaşkadır. Fakat Tuna'nın da Ada'ya olan zaafı herkez tarafından bilinmektedir. İşte böyle bir aşk üçgeninde birbirlerinden kopmadan uzun süre yaşamışlardır. Ada ve Aras 18 yaşına geldiklerinde üniversite sınavına girerler, sonuçların açıklanmasına 1 ay kalmıştır. Birakşam üstü dışarı çıkarlar. Sahilde dolaşmaya başlarlar. Tuna bir ara bunların ikisini kaybeder, tekrar bulduğunda ise onlar ağaçların altında ve kendi hallerindedirler. Ada'nın kedi gibi parlayan kumral gözlerinden kendini alamaz. Evlerine geri dönerken Aras, içindeki coşkunun verdiği heyecanla, tişörtünü çıkarıp Ada'ya verir ve denize balıklama atlar.Tam o sırada sert bir ses duyulur ve Aras bir daha geri gelmez. Ada uzun süre hastanede yatar. Tuna ve ailesi perişan olur. Babası bu acının üstünden bir süre sonra ölür. Bu olaydan 1 ay sonra üniversite sınav sonuçları açıklanır ve Aras tek tercihi olan Gemi Makinesi Mühendisliği'ni kazanır. Ada kendisini toplayamamaktadır. Yurt dışına uzun süreli geziler yapar. Fotoğrafçılık üzerine kendini geliştirir. Tuna'da bu arada Edebiyat Öğretmeni olur. Tuna Meriç'le (Ada'nın kuzeni) evlidir artık. Ada, Aras'ın hatırası nedeniyle asla Tuna'ya yaklaşamaz. Bir Salı sabahı telefon çalar. Meriç konuşur, sonrada Tuna'ya bir not yazıp evden çıkar. Bu notta yanına alması gereken şeyleri yazmiştır. Tuna buna bir anlam veremez. Bir müddet sonra kapı çalar. 2 asker Tuna'yı askere almak için gelmiştir çünkü seferberlik ilan edilmiştir. Tuna böyle bir şeyi uzun zamandır korku ve kuşkuyla hep bekliyordu. Hazırlandı ve o Salı sabahı evden çıktı. Ada'yı belki bir daha hiç göremeyeceğini düşündü. Orada çok zor günler geçirdi. Arkadaşları gözlerinin önünde vuruldu. O ise hep bunun, kendi aklının kendine oynadığı bir oyun, bir karabasan olduğunu düşündü. Uzun bir süre sonra seferberlik bitti. Bu savaş sırasında çoğu şeyin farkına vardı ve içindeki Ada'ya olan aşkı uzun yıllar nasıl saklı tuttuysa, şimdide öyle olacaklı. En çok sevdiği 3 kadına geri döndü:Annesine, Meriç'e ve Ada'ya........ "

Bu kitabın özetini internetten aldım. Çok geniş kapsamı olan aşk üçkeni değilde aşk üçkenleri olan bir romandı çünkü. Sahip olunan ama kısa sürede kaybedilen ve unutulmayan bir aşk, sahip olunmayan ve yüreğinde daima saklı tutulan bir aşk, sahip olduğu halde hep ikinci planda kalmaya mahküm olan aşk.
Bu üç kitapla sobemi cevaplandırdım sanırım.

Aşk kitabı olarak alıp okumadın hiç bir kitabı dedim. Ama Orhan Pamuk'un son kitabı olan Masumiyet Müzesi basında aşk kitabı olarak yankı uyandırdı. Okumayı düşündüğüm ilk aşk kitabı diyelim ona da.


.

Perşembe, Mayıs 08, 2008

İKİ " S O B E "

Sevgili Tabiat Ana "etkilendiğimiz 3 kadın" ve sevgili Tütü "yaşlılık" konusunda beni sobelemiş. Beni hatırlamış olmalarından dolayı kendilerine teşekkür ederim.
Blok dostlarımdan, iki sobeyi birarada yazacağım için de ayrıca özür dilerim

KADINLARIMIZ

1) Kalbinin güzelliği yüzüne yansıyan, hiç bir filmini kaçırmamaya çalıştığım, zamansız ve bir kaza sonucu ölen güzeller güzeli Monoko Prensesi GRECE KELLY beni her zaman etkilemiştir.

2)Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği Başkanı Prof.Dr.TÜRKAN SAYLAN ise çok takdir ettiğim, çalışmalarındaki başarısını kıskanır derecesinde sahiplenmek istediğim, doktorluğuna çok saygı duyduğum, yaşına ve hastalıklarına rağmen faaliyetlerini takdirle karşıladığım çok değerli bir Profösördür.

3)Son yıllardaki hayranım da Marmara Üniversitesi Rektörü Prof.Dr. NECLA PUR
Kadınlara yönelik çalışmaları, öğrencilerine yönelik yumuşak davranışları, üniversite bahçesine çimenlere oturup öğrencilerinle sohbet ederek sorunlarını araştırması ve hergün eve dönüşünde alt katta oturan 80 yaşını aşmış annesine uğrayarak birlikte kahve içip sonra evine çıkması. Çok yönlü ve bir o kadarda mütevazi bu insanı takdir etmemek mümkünmü?

Aslında bu üç kadını seçerken zorlandım.
Kadınlarımız! asla küçümsenmeyecek kadınlarımız..
Erkek egemenliği toplumunda varolmak için tüm çabaları ile bizde varız diyen kadınlarımız.
Nasıl yok sayarız hasta çocuğunun başında uyumadan, yemeden iyileşmesini bekleyen anneleri..
Nasıl unutabiliriz, acısını içine gömen ve yinede vatansağolsun diyen şehit analarını..
Savaşda, hastalıkta, acıda, yoklukta, ezilirken bile dimdik ayakta duran kadınlarımız..
Ve daha niceleri...


YAŞLILIK

Sobenin konusu "Nasıl yaşlanmak istersiniz, nasıl bir yaşlı olursunuz".
Gençlere sormuşlar ve tüm okuduğum bloglarda gördüğüm kadarıya çok güzel yazılar çıkmış ortaya. İstemek çok güzel, istemek sahip olmanın yarısıdır derler. Tüm geçlerin istemiş olduğu yaşlılığa, istedikleri şekilde varabilmeleri temennisiyle.
* * *
Yeni doğan oğlunu görebilmek için hastahane basamaklarını ikişer ikişer çıkan genç baba, arkasında bıraktığı babasının daha ikinci basamakta olduğunu görünce "yav baba alttarafı 10 merdiven çıkamadınmı daha" der. Elleri dizlerini tutaraktan basamakları çıkmaya çalışan baba cevap verir. "Geldim oğul geldim, bende yaşadım bu heyacanı, bende ikişer ikişer çıktım basamakları". Yanına varıncada eğilir kulağına oğlunun " Ben gençliğin ne olduğunu biliyorum a oğul ama sen yaşlılığın ne olduğunu bilmiyorsun ki" der.
* * *
Yaşam yürünmesi zorunlu bir yoldur.
Ben yürümedim bu yolda, hep koştum. "Dinlenecek bir yer vardır mutlaka" dedim koştum. Yorulmuyordum koşmaktan, nasılsa dinlenecek bir yer vardı ya! Daha o dinlenecek yeri bulamadım. Bulamadım ama koşmaktanda yorulmadım. Demek ki yaşlanmadım.

Aklın ve kalbin birlikte çalışmasının son derece önemli olduğuna inanırım. Akıl sağlığı kalbi güclendirir, kalp sağlığı ruhu. Bu düşüncenin bedensel olarak aktivitelerini daha kolay yerine getirdiğinin inancındayım. (Birde ağrılar olmasa)
Sporu çok sevsemde yapamıyorum. Yaptığım tek spor yürüyüştür. Yürümeyi çok severim, kısa mesafelerde taşıta binmek yerine yürüyerek gitmeyi tercih ederim.
Kalıtım tansiyonum var. Sağlığımla ilgili rütun kontrolleri yaptırsamda sağlığıma çok önem vermem, harvurur harman savururum. Nedense bedenimin bana ihanet etmeyeceğini düşünürüm. Hareketli bir yapım var, biryerde fazlaca hareketsiz oturamam. Devamlı birşey yapmam gerekiyormuş gibi gelir hep. Uykuyu sevmem ve fazlada uyumam. Yanlızlık beni sıkmaz, herzaman kendimi meşgul edecek birşeyler bulurum. Yeni uğraşılar bulmak, değişiklikler beni zinde tutar, yada buna inanmak isterim. Sevgim sınırsızdır, sevginin büyük güç olduğuna inanırım. Fazla konuşmayı sevmem, başkalarının işlerine de karışmam. ( inşallah daha yaşlandığımda da böyle olur.
Hiçbir zaman süslü ve frapan olmayı istemedim ve olmadım. Her zaman sade, spor olmayı tercih ettim. Renk benim için çok önemlidir. Karalı kuralı renkleri pek sevmem, açık renkler her zaman tercihimdir. Yüksek ökçeler benim için hiçbir zaman anlam ifade etmedi. Spor ve düz ayakkabılar idealimdir. Fazla makyajdan, takıp takıştırmaktan da hiç hoşlanmam. Az öz ve sade severim.
Okumayı çok severim, gazetenin tüm sayfalarını ve hatta taşıtta giderken tabelaları okurum. okuma beyni dinç tutar mantığı her zaman geçerlidir benim için.
Doğayı çook çok severim, yeşil ve mavi yaşamdır derim. Yok olmasını ve geleceğe kalmaması kaygısını taşırım.
Daha da yaşarsam hep böyle olmayı isterim.
İki çocuklu, iki torunlu böyle bir yaşlıyım işte...

"Önüm arkam sağım solum SOBE " diyeceğim ama kimseyi bulamadım ortalıkta. Sevgiler...

Pazartesi, Nisan 28, 2008

KİTAPLAR VE BEN



Sevgili Sessiz Balık beni KİTAPLAR konusunda sobelemiş.
Beni hatırlamış olması ve bu konuda yazma önümü açmasından dolayı çok mutlu oldum.
Sobe'nin konusu kitaplar, takip ettiğim bloglarda gördüğüm kadarıyla açılımı yok. Bu yüzden sanırım uzun bir sobe yazısı olacak.
* * *
Blog açmak ve yazı yazmak! Beni oldukça heyecanladırmıştı. Torunlarıma ve "belkide" onların çocuklarına geçmişten anılası birşeyler bırakabilecek, unutulmayacak, aynı zamanda bugünü birileriyle paylaşabilecektim. Yıllarca parmaklarım çalışmış, birilerine hizmet etmişti. Bugün artık kendim için parmaklarımı oynatacak içimden ne geliyorsa yazıp kendimi ifade etmeye çalışacaktım.
Doğru, yanlış, iyi, kötü, sadece içimden geldiği gibi.
Konumuz kitaplardı şimdi buraya nerden geldik?
"Önceki bir yazımda da belirtmiştim" bir kelime üzerine yazı yazmak, düşüncelerimi anında biryerlere götürüyor, yazmadan da geri getirmiyor.
"Kitaplar" bugün de var ama ben yine geçmişe bir yolculuk yapacağım. Sanırım geçmiş içimde yığılmış. Bu yığılmanın üzerine "bugünüm" kelebek kadar hafif kalıyor ve ömrü kelebek kadar kısa oluyor. Nerdeyse dünü unutur oldum, çok önceleri en ince ayrıntısına kadar hatırlamama karşın. Yazdıkça yığılmaların azaldığını, hafiflediğimi hissediyorum...
* * *
İlk kitabım, ilkokul 4. sınıf sömestir tatilinde okuduğum ÇALIKUŞU romanıydı. Kıyıda köşede, her bulduğum yerde iki gün içinde bitirmiştim koca kitabı. Çok ağlamıştım Feride'ye, aşkından mı? yoksa çektiği haksızlıklardan mı? bilmiyorum. Sonra POLLYANNA. Yaz tatilini zor etmiştim yeni bir kitap okumak için.
Kitabı bitirdiğimde çocuk aklı ile "keşke önce bunu okusaydım, o zaman Feride'ye bu kadar üzülmezdim" düşüncesi beni üzmüştü.
POLLYANNA beni o kadar etkilemişti ki, yaşamı böyle kurmalıyım " her kötülükte bir iyilik haberi vardır " diye düşünmüştüm ve o gün bugün hiç değişmemiştir bu düşüncem. Sonra ufak tefek birsürü çocuk kitabı, çok sevdiğim DOĞAN KARDEŞ dergileri.
Daha sonraları çağımızın unutulmaz yazarları ve kitapları aldı zamanımı. KERİME NADİR, MUAZZEZ TAHSİN BERKAN, REŞAT NURİ GÜNTEKİN, HÜSEYİN RAHMİ GÜRPINAR, PEYAMİ SAFA.
Kitap okumaya doymuyordum. Kuzenlerim ve arkadaşlarımla sık sık kitap alış verişi başlamıştı. Kitaplarımız hiçbir zaman kaldığımız yeri bulmak için köşesinden kıvrılmazdı. Çok değerliydi kitaplarımız, okuyunca hemen sahibine iade edilirdi. Şimdiki gibi çok kitap ve kütüphane bulunmazdı evlerimizde. Herkezin durumuna göre beş veya on kitabı olur ama elden ele dolaşırdı. Semtimizin ve okulumuzun kütüphanesinden temin ederdik çoğu kitapları. En büyük zevkim ise, kitaba ara verdiğimde bir sonraki okuyacağım kitabı düşünmek olurdu. Gündüz bahçe, ev, rahattı kitap okumak ama gece olunca çok zordu. Şimdiki gibi süslü gece okuma lambaları nerde! Tavan ışığını açmak gerek. Kardeşlerimle yattığım odada bu çok zordu. Sokağımızın köşesinde bulunan sokak ışığı odamıza sızıyordu ve ben divanımı camın önüne getirmiş, sokak ışığına yakınlaşmıştım. Rahattım artık, perdeyi yarım açıp, içeri sızan ışıkta geceleri de kitap okuyabilmeyi başarmıştım. Hatta bu oda şeklinin değişikliği, kardeşler arasında ufak bir patırdıyada sebep olmuştu.
Zamanla kitaplarım ve yazarlarım değişmeye başladı. RIFAT ILGAZ, AZİZ NESİN, FAKİR BAYKURT, YAŞAR KEMAL, girdi sıraya, asla yok olmuyacak eserleri ile.
Günümüzün yazar ve kitaplarına haksızlık etmiş olmak istemiyorum. Ama bizim nesil ölümsüz eserlerle tanıştı. (belki de bana öyle geliyor) 70 li yılların başında (otuz lira) ile almış olduğum klasik kitaplarla, ufak çaptaki kütüphanemi genişletmiş ve çok değerli bu ölümsüz eserlere sahip olmuştum...
Ve unutamadığım kitaplar;
EMİLE ZOLA ; MEYHANE: Kenar semtlerde, fakir işçi ailelerinin yaşadığı dramı, ahlak çöküşünü, yokluğun acı sırlarını anlatmış yazar. Yazdığı bu kitap sonraları dert olmuş yazarın başına çevrelerce. Aslında kitap bir ahlak dersi. Kısa aralıkla "iki kere" okuduğum tek kitaptır.
VİCTOR HUGO ; SEFİLLER : Karın doyurmak için çaldığı ekmek yüzünden kürek mahkümu olan, yaşamı özgür ve mahkümiyetle gelgitleri yaşayan bir insanın ciltlere sığmayan serüveni.
MAKSİM GORKİ ; ANA : Okuması yazması olmayan bir ananın, oğlunu girdiği yoldan döndürmeye çalışırken, oğlunun ve arkadaşlarının konuşmalarına kulak verip, binbir çabayla okuma yazma öğrenerek oğlunun yanında yer alması.
DOSTOYEVSKİ ; SUÇ VE CEZA : Suç işleyen ve bu korkuyla kaçan, vicdanınla cezasını cekmek çok ağır gelerek teslim olan bir adamın ibret dolu iç muhasebesi.
MADAME BOVARY, VADİDEKİ ZAMBAK, KELEBEK, ZORBA asla unutulacak eserler değildir.
Evliliğim, kitaplarımla aramda hiç bir sorun yaratmamıştı. Eşimde bir o kadar okumayı seviyordu, artık birlikte okuyorduk.
İlk kızıma hamileliğim, doğum için izine ayrılmam boş vakit yaratmıştı. Neredeyse 9 ay devamlı kitap okudum. Fazla arkadaşım yoktu. Ailem, evim, işim ve kitaplarım...
Sonra elime "iki küçük" kitap geçti ve tüm kitapların en güzelleriydi onlar. Kitap okumak bitmişti artık, "iki güzel" kitap yazmaya başlamıştım...
Kitaplarla mesafe girmişti arama. İşim, çocuklarım, evim vaktimin çoğunu kaplamıştı.
Mesleğimin gereği artık yalnız kanun kitapları, resmi gazete, dünya gazetesi okuyordum. Pek zevkli olmasada!
Tekrar okumaya başladığımda ise, çocukluğumda okuyamadığım çocuk kitapları ile tanıştım. Çocuklarımıza kitabı sevdirmek, okumalarını sağlamak için devamlı kitap alıyorduk. İkiside okumayı çok sevmişler, devamlı kitap ister olmuşlardı. ŞEKER PORTAKALI, KÜÇÜK PRENS, OLİVER, ALİS HARİKALAR DİYARINDA.
Evet! ben bunları otuzlu yaşlarımın başında çocuklarımla beraber okudum.
* * *
Tekrar okumaya başladığımda eski hızım kalmamıştı. Artık çocuklarım kitap alıyor, ben onların kitaplarına ortak oluyordum. Halen de öyle...
Günümüzün yazarlarından, gerçekleri romana dönüştürmesini ve anlatımını çok sevdiğim yazar AYŞE KULİN'dir. Tüm kitaplarını soluksuz okumuşumdur. Bosna savaşını anlatan SEVDALİNKA ve ilk Türk seramik sanatçısını anlattığı FÜREYYA ise unutamadıklarımdandır.
İz bırakanlar;
ELİF ŞAFAK ; BABA VE PİÇ
BUKET UZUNER ; KUMRAL ADA MAVİ TUNA
SUNA KIRAÇ ; ÖMRÜMDEN UZUN İDAALLERİM VAR
Yeni Başlamış olduğum ADAM FAWER'in OLASILIKSIZ ise bende iz bırakacağa benziyor.
İşte;
Size uzun gelecek ama benim için kısa olan kitaplarla yaşam hikayem.
Bende bu konuda kabul ederlerse İncegül'ü ve Sanem'i sobeliyorum.

LinkWithin

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...