Annem etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Annem etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Pazar, Mayıs 11, 2014

ANALIK


Analık nedir Annem?” derdim de anacığıma; 
“Ben ol da bil” derdi Mevlânaca..

Ben ol da bil!

“Sen” oldum annem bak!..

“Sen” oldum ve bildim neymiş bu işin yürekcesi..

Hani “Köpekler bile “ana” olmasın” derdin ya hep, 
o ızdıraplı yüreğinle, o engin şefkatinle..

Anlamazdık o zaman biz zamâneler..

“Zor kızım, çok zor analık” 
derdin ardından derin bir iç çekişle..

Zormuş anam..

Ana olmak “Hiç” ken “Hep” olmakmış meğer..
Çoğalmakmış durmadan..

Dünyaya meydan okumak, mazi ve istikbâli sırtlamak, 
pervâsız bir gözü karalıkmış..

Zormuş Annem..Olduk, gördük, bildik bak..

Ana olmak meğer; Kor ateşlerde üşümesi, 
kara kışlarda buz kesmesiymiş yüreğin..

Hep; “Ben!” derken,
Artık; “O”, “İllâ O!” demesiymiş..

Hiç varmayacağı kapıları çalması, hiç ederek ömrünü, adanmasıymış..

Hiç kızmaması yüreğin, almayı hiç düşünmeden hep vermesiymiş..

Hep sarıp-sarmalaması, hiç hesap sormadan, 
hep dost hep yâr olmasıymış..

Zormuş Anam..

Meğer ölümüne bir kara sevdaymış analık..

Olduk, gördük, bildik bak...


Tüm kadınlarımız annedir, olsun olmasın. Annelik vasıflarınla gelirler dünyaya ve annelik duygularını aynen yaşarlar.

Tüm kadınlarımızın anneler gününü kutlarım...





Yazı alıntıdır, kaynağı bilinmiyor.



Pazar, Nisan 06, 2014

İMZA : BEN



"Altı yaşımda damda mahsur kalan bir kediyi kurtarmak için tırmandığım yerden bir eczanenin arka odasında gözlerimi açtığımda, kendimi değil kediyi sormuştum da "Bırak şimdi kediyi önce kendi bacağını düşün" demiştin. Bilememiştin, acımı kendime saklayarak olası bir yasakla karşı karşıya kalmamaktı düşündüğüm. Bedenimin acısına yenik düşseydim, belki de bahçedeki çok sevdiğim o dama çıkamazdım bir daha..."


Kime mi yazdım? Tamamı kitapta


"İMZA.KIZIN" ile çıkmıştık yola, tam 114 kadındık, çoğaldık 154 kadın olduk.
Ben, arada yokuşu ağır çıktığım için  "İMZA:KARIN"  kitabına iki satır yazmaya yetişemedim, isterdim, olmadı işte.
Oysa 42 yıllık eşime bir mektup yazıp onu ondan daha iyi tanıdığımı anlatmak isterdim.

"İMZA:BEN" 154 kadının (kitabı okumadan kime yazdıklarını bilmediğimiz) mektuplardan derlenen bir kitap.

Kitabı aldığımızda hem değişik duyguların bulunduğu yürekleri okuma fırsatını bulacağız hem de görme özürlü kardeşlerimize bir katkıda bulunacağız.
Yine bir sosyal sorumluluğa hizmet edecek kitap bu kez Türgök (Türkiye Görme Özürlüler Kitaplığı) yararına satılacaktır.

Diyeceğim artık kadınlar konuşuyor. Duygularını,acılarını,sevinçlerini,sevgilerini ve içinde kalmış söylemek isteyip de söyleyemediklerini satırlara dökerek kitaba dönüştürüyor.

Biz, kadınları bu yönde yüreklendiren üç sevgi dolu, başarılı ve mücadeleci  kadına borçluyuz.

Sevgili Selgin,Esra.Banu,
içinde duygularımın bulunduğu satırları kitap olarak kütüphanemde gördüğüm için size bir kez daha teşekkür ederim.



Hayatınızda son söz söylemek isteseniz kime, ne derdiniz? 

Farklı sosyokültürel yapılardan kadınlar, hayatlarındaki ilk erkek olan babalarına yazdılar önce mektuplarını. Tüm söylemek istediklerini bu mektuplarda dile getirdiler. Sonrasında kız çocukları büyüdü ve karşılarına çıkan diğer erkeklere, eşlerine, sevgililerine, beyaz atlı prenslerine döktüler içlerini. Son olarak da "İmza: Ben" ile hayatta son söz olarak kime neyi söylemek istediklerini dile getirdiler. Kimi kendine, kimi geçmişine, kimi hastalığına, kimi hiç doğmayacak çocuğuna… Kolektif mektuplardan oluşan üçlemenin son kitabı "İmza: Ben" ile hiç tanımadığınız ya da çok yakından tanıdığınız kişilerin dünyalarına farklı bir gözle bakacak, belki de her bir mektupta kendinizi bulacaksınız.

(Tanıtım Bülteninden)




Perşembe, Kasım 03, 2011

MUTSUZMUYUM?






Çocukluğumda çok oyuncağım olmamıştı, o zamanlar hiçbir çocuğun çok oyuncağı yoktu zaten. Topaç, çember, misket, hulahop, lastik top, bebek.
Rengarenk, çeşit çeşit oyuncakları olmayan mutlu çocuklardık bizler...

İki tane bebeğim vardı, çıplak, giyimleri bana ait. Küçücüktüler, avuç içine sığacak kadar küçük, kolları bacakları çıkarılıp takılabilen, yumuşacık.
Ben sakin, sessiz bir çocuktum konuşmayı fazla sevmeyen, elime ne alırsam saatlerce oyalanabilen, bana sorulan beş soruyu birleştirip bir kerede cevap veren, kimsenin dünyasına karışmadan kendi dünyamda yaşamayı bilen. İşte benim en çok mutlu olduğum zamanlardaki dünyam o küçücük iki bebekti...

Annem dikiş dikerdi, herşeyimizi. Gecelik, pijama, elbise, perde, divan örtüsü yastık, çarşaf gibi bugün hazır satımı olan herşeyi. Makinesinin yanına astığı bir bez torbası vardı içinde artık kumaşları toplayan. Bana bebeklerimi giydirmek için ne gerekliyse orada bulabiliyordum. Önceleri bez parçacıklarını katlayıp yorgan, yastık, yatak yapardım. Babamın oyarak yaptığı tahta kutunun karyola düşüncesine dönüşmüş halinin içinde geçerdi zaman, bebeklerimi yatırıp kaldırmakla, bez parçacıklarına sarıp sarmalamakla. Bana ait iki bebekti onlar, itirazları olmayan, her yaptığıma çaresizce katlanan, yatırınca yatan kaldırınca kalkan. Onlar dünyadan habersiz benimse dünyadan tek haberim onlar...

Daha sonraları iğne, iplik, makas girdi pez parçacıklarının yanına. Artık bebeklerimi bez parçacıklarına sarmıyor, çeşit çeşit giysi dikiyordum. Beni üzen ne olursa olsun her üzüldüğümde onlara sığınarak, görmeden, duymadan, hissetmemeye çalışarak rengaren kumaşların birleştiği küçücük elbiseler diker diker dikerdim. Daha sonrada küçücük kollarımdan dışarı yarısından fazlası taşan şişler ve artmış yünlerle örmek ve dikmek dünyasının içinde buldum kendimi.

Zor oluyordu küçücük bebekleri giydirmek, küçücük bedenlerine giysi dikmek. Kollarını-bacaklarını çıkarmadan hiçbir giysi provası olmuyor giydirip soyunmuyordu ama benimde yapacak başka işim yoktu, bana verdikleri mutlu dünya karşılığında mutluluğu zamana yaymaktan başka...


Büyüdüm, çok büyüdüm, çok çok büyüdüm ve yılların bana unutturamadığı iki küçük bebek zaman zaman içimi yakarcasına düşerdi aklıma. Onları aradığımda, onlarla birlikte onların dünyasında kaybolmak istediğimde ve her aklıma içimi yakarcasına düştüğünde anlardım ki mutsuzdum!

Son günlerde ben yine bebeklerimi arıyorum, görmeden, duymadan hissizleşerek onların dünyasına girip kumaş parçacıklarının içinde kaybolmak istiyorum. Dış dünyaya kapanıp kendimle kalmak istiyorum.

Acaba mutsuzmuyum???




Fotoğraf:
aytaccrafts parmakbebekler blogundan alıntıdır...

Cumartesi, Eylül 17, 2011

SARGIN










Eylül en sevdiğim aydır
ama sen gitmek için Eylül'ü seçtin.

Okulların açıldığı ilk gün ne çok sevinirdim
ama sen gitmek için o günü seçtin.

Doğduğun günü tam bilmez
''Eylül'ün bir günü işte'' derdin.

Ben kırkdokuz yılın 17 Eylül gününü
takvimlerden sildim
''Eylül'ün bir günü işte diyorum.

Şimdi nerdesin bilmiyorum
ama beni duyduğunu biliyorum.

Bak haykırıyorum duy sesimi duy annem
seni çok seviyorum...

Cumartesi, Mayıs 07, 2011

ANNEME






Seni özledim! yüzünü, ellerini, sesini, kokunu. Zamanla bu özlem azalır sanırdım, yarım asır geçti sensiz, yok annem yoook! aksine yıllar özlemin sadece yükünü aldı, acısı halen çok derin...









10 MAYIS 2008
"Bu genç kadın benim annemdi
Tanıyıp arkadaş olmaya fırsat bulamadığım
Sevgisine, anne demeye doyamadığım
Gittiği için yıllarca kızdığım
Yattığı yerde huzur bulsun diye
Her gün Allaha yalvardığım
ANNEM"

Demiştim
Bunları yazarken ağlıyordum annem
Ben dün de ağlamıştım ve yarın da ağlayacağım
Kızgınlığım, kırılganlığım saklı gözyaşlarımın içinde
Tüm acılarım için gözyaşlarım tükendi de
Bir tek senin için tükenmiyor annem
Bizi terkedişinin çaresizliğine
Kızmıyorum artık gittiğin için de
Güçsüzlüğün için de
Anılara döndüm yüzümü çok zamandır
Avunmalara sığındım, yokluğuna alıştım
Göremesemde seni her elimi uzattığımda
Varlığın vardı yanımda annem
Hani bir okul çıkışı, yetişemediğim bir vapur
İkinci vapurda iskelede görmüştüm seni
Merak ve heyecan gözlerine gizlenmişti ya
Sonra ben yıllarca vapur kaçırdım
İskelede yine beni beklersin diye annem
Yokluğunu hiç kabul etmedim, gidişindeki sessizliği
Pirinç karyolanın ucunda, yıllarca bekleyen geceliğin
Bir daha şarkılarını duyamamak, merdivende ki ayak seslerini
Dikiş makinanın gıcırtısı, ismime seslenişini
Senle birlikte tadını kaybeden un kurabiyeleri
Kısacıktı beraberliğimiz, anne nedir bilemedim
Anne diye seslenenleri hep acıyla izlerdim
Senin yokluğun bedenimde bir bütün oldu
Ben hep o bütünlüğe gizlendim annem
Ben artık acıyı sildim, sevgiye serdim yüreğimi
Sen güçsüzlüğü tercih edip, gücünün mirasınla
Anne oldum, ananne oldum görüyorsun belki annem
O güç ki bana bıraktığın
Ben yaşlanmayı seçtim annem
Gitme demiştim o gün sana gitme anne
Kardeşlerim çok küçük daha öksüzlüğe terketme
Son buruk gülüşün olmuştu "çok güçsüzüm" dü sözlerin
Kararını vermiştin gidecektin
Herkes ölümü yakıştıramazken kendine
Sen kendine yaşlanmayı yakıştıramadın annem
Şimdi tek bir gül toprağının üzerinde
Ak düşmemiş saçlarına, çizgisiz güzel yüzüne
Kırışmamış ellerinle
Sanki seninle yarışıyor annem.......








Annelere adanan bu güzel ve anlamlı günde tüm kadınlarımızın, blog dostlarımın, canım yavrularımın anneler günü kutlu olsun...

Perşembe, Ekim 07, 2010

GÜLE GÜLE CANIM KARDEŞİM GÜLE GÜLE

Kıvır kıvır saçları vardı, elayı çalan gözleri, tonbul yanaklı, afacan bakışlı dünyalar güzeli bir bebekti. Annesinin gözbebeği kıymetlisiydi. Kıymetlisini bırakıp giden annesini o hiç bilmedi, bir gün bile sormadı "neden" diye. Hep içinde yaşadı annesizliğini, sessizliğini hırçınlığının içine saklamıştı, anne yerine ablasına sarıldı var gücüyle. Her şeyi ablasıydı, annesinin emanetine gözü gibi bakan ablasının...

Bir gün onu annesinin kucağında çekilen sıkıca topuna sarılmış bir fotoğrafına bakarken yakaladım, irkildi ve sadece "bu mu?" diyebildi. Sanki anne demeye yeminliymiş gibiydi. Sözleri değil gözleri anlatırdı içindekileri, içindekileri görüp anlayabilene...

Dört kardeşin en küçüğü, en son geleniydi İlk gideni oldu:((

Güle güle canım kardeşim güle güle, yolun ışıklarla dolsun. Allahın rahmeti üzerinden eksik olmasın, yattığın yer huzurlu mekanın cennet olsun. Seni gökkuşağı altında verdik toprağa, gökkuşağı cennet kapıların olsun...

Şimdi artık anneciğinle, babacığının koynunda emin ellerdesin, rahat uyu canım benim...

EVVEL GİDEN DOSTA SELAM OLSUN ERENLER ...

3 EKİM 2010


Cumartesi, Ekim 02, 2010

LADES


"Onu nasıl tanırdın?" diye sorsalar söyleyecek fazla bir şeyim olmaz sanırım. Birbirimizi anlayabilecek birlikteliğimiz uzun olmamıştı. Çünkü ben onu tanıyacak kadar büyümemiş, oda beni tanıyacak kadar büyütememişti...

Güzeldi! çok güzel ve çok fedakar, çok cefakar. Omuzlara dökülen dalgalı saçlarla bütünleşen ajurlu sarı bir bluz ile siyah dar bir etek var hep hayalimde ve geniş yakalı bele oturan siyah bir manto. Sonrası; beyaz, pembe, çiçekli, mavi, sarı hep gecelik, hep gecelik. Sanki tüm giysiler geceliklerin arkasına saklanmış, beynim aralayamıyor sis perdesini, gerisindekileri hatırlamaya asla izin vermiyor...

En sevdiği çiçek, en sevdiği koku, en mutlu olduğu an, en sevdiği şarkı, en sevdiği yemek, yapmaktan en hoşlandığı şey neydi? bilmiyorum. Yada en sevmediği şeyler, en zorlandığı anlar neydi?

Onunla yaşadığım zamana ait, öncesi ve sonrası olmayan yüzlerce kareler var gözlerimde, önemini neden yitirdiğini bilmediğim ama en önemli yerini unutmadığım kareler. Bir o kadar da hiç bir karesini unutmadığım anılar...


Annem pompalı ocağınla her zamanki gibi mücaadele halindeydi o gün, bahçeye çıkışımız da engellenmişti. Bu demekti ki babam tavuk yolucak. "Tavuk kesmek" sözü edilmezdi, yolmaktı bize söylenen. O zamanlar marketlerden alınan, özel tabağı içinde, strece sarılı, kesilmiş hazır tavuk nerde! Canlı tavuk alınır, kesilir, yolunur ve temizlenirdi...

Alacakaranlıktı sofraya oturduğumuzda, babam de evde olduğundan tüm aile bir arada sözlü sahbetli neşeyle yemek yemekteydik. Babam bir ara tabağındaki tavuktan çıkardığı bir kemiği anneme uzatarak "lades tutuşalım" dedi, hep birlikte alkış tutarak "hadi, hadi" diye tempo tuttuk ve annemle babam ladesliydiler artık. Bu sahnede en küçük erkek kardeşim olmadığına göre demek ki biz çok küçüktük...

Ne kadar zaman geçtiğini hatırlamıyorum ama günlerin çok olduğunu tahmin ediyorum, annem çok dirayetliydi kanmıyordu bir türlü, kendini kanmamaya o kadar kaptırmıştı ki babamı kandırmak için uğraşmıyordu bile. Ne olursa olsun "aklımda" demesi sanki oyuna bizide katmış gibiydi. Aslında bende bu oyuna kendimi fazla kaptırmış olmalıyım ki halen tüm detaylar dün gibi aklımda...

Yine kurulmuş bir akşam sofrasında çorbalarımızı içerken babam tabağını uzatarak annemden ikinci bir tabak çorba daha istedi (babam çorbayı çok severdi) ama bunun anlamı annem tabağı alırken "aklımda" demesinden babamın gülüşünden "lades"in daha devam edeceğini anlamıştık. Babam önüne gelen ikinci tabak çorbasını içerken aniden elindeki kaşığı anneme uzatarak "hanım bu kaşık delinmiş" demesinle annemin kaşığı kapması bir oldu. Babamın "lades" demesi üzerine elindeki kaşığı fırlatıp atan annemin "sayılmaz sayılmaz" feryatları, bizim kahkahalarımız, babamın annemi kandırdığı için hem mutlu hem üzgün olması unutulmaz çocukluk anılarımın favorilerindendir...

Ladesi kazananın ödülü neydi?
Anneciğimin kaşık çatalları neden bu kadar kıymetliydi?
Çok titiz olan anneciğim çorbalı kirli kaşığı nasıl fırlatıp atabildi?
Bir kaşığın delinemeyeceğini anneciğim nasıl düşünemedi?

Bunların cevabını hatırlamayı yada bilmeyi ne kadar çok isterdim!!!

Pazar, Mayıs 10, 2009

A N N E M E

Annelere adanan bu güzel ve anlamlı günde tüm kadınlarımızın, blog dostlarımın, canım yavrularımın anneler günü kutlu olsun...
"Bu genç kadın benim annemdi
Tanıyıp arkadaş olmaya fırsat bulamadığım
Sevgisine, anne demeye doyamadığım
Gittiği için yıllarca kızdığım
Yattığı yerde huzur bulsun diye
Her gün Allaha yalvardığım
ANNEM"
Demiştim,
Bunları yazarken ağlıyordum annem
Ben dün de ağlamıştım ve yarın da ağlayacağım
Kızgınlığım, kırılganlığım saklı gözyaşlarımın içinde
Tüm acılarım için gözyaşlarım tükendi de
Bir tek senin için tükenmiyor annem
Bizi terkedişinin çaresizliğine
Kızmıyorum artık gittiğin için de
Güçsüzlüğün için de
Anılara döndüm yüzümü çok zamandır
Avunmalara sığındım, yokluğuna alıştım
Göremesemde seni her elimi uzattığımda
Varlığın vardı yanımda annem
Hani bir okul çıkışı, yetişemediğim bir vapur
İkinci vapurda iskelede görmüştüm seni
Merak ve heyecan gözlerine gizlenmişti ya
Sonra ben yıllarca vapur kaçırdım
İskelede yine beni beklersin diye annem
Yokluğunu hiç kabul etmedim, gidişindeki sessizliği
Pirinç karyolanın ucunda, yıllarca bekleyen geceliğin
Bir daha şarkılarını duyamamak, merdivende ki ayak seslerini
Dikiş makinanın gıcırtısı, ismime seslenişini
Senle birlikte tadını kaybeden un kurabiyeleri
Kısacıktı beraberliğimiz, anne nedir bilemedim
Anne diye seslenenleri hep acıyla izlerdim
Senin yokluğun bedenimde bir bütün oldu
Ben hep o bütünlüğe gizlendim annem
Ben artık acıyı sildim, sevgiye serdim yüreğimi
Sen güçsüzlüğü tercih edip, gücünün mirasınla
Anne oldum, ananne oldum görüyorsun belki annem
O güç ki bana bıraktığın
Ben yaşlanmayı seçtim annem
Gitme demiştim o gün sana gitme anne
Kardeşlerim çok küçük daha öksüzlüğe terketme
Son buruk gülüşün olmuştu "çok güçsüzüm" dü sözlerin
Kararını vermiştin gidecektin
Herkez ölümü yakıştıramazken kendine
Sen kendine yaşlanmayı yakıştıramadın annem
Şimdi tek bir gül toprağının üzerinde
Ak düşmemiş saçlarına, çizgisiz güzel yüzüne
Kırışmamış ellerinle
Sanki seninle yarışıyor annem.......

Pazar, Kasım 04, 2007

KISA BİR YAŞAM


Yıl 1927 Dünya yorgun, savaştan çıkalı yıllar olmuş toparlanmaya çalışıyor ama iç çatışmalar, kırgınlıklar, kızgınlıklar bitirilmemiş; Balkanlar küskün, Yunanistan hazımsız, topraklarındaki Türklerin varlığından rahatsız.
Yer Selanik, topraklarından koparılmaya çalışılan Türkler yoksulluğa itilmiş, çıkar bir yol aramaktalar. Kimileri göçmekte kimileri topraklarını ve vatanı olan bu yerleri bırakmamak için mücadele etmektedirler. ATATÜRK'ün doğduğu bu memleketi bırakmamak için her şeye göğüs geren Türklerdir bunlar.

Türkiye'ye doğru gelen göçmen yüklü bir tren... İçinde çocuk, kadın ve yaşlılar... Erkekler eşlerini ve çocuklarını, yaşlılarını gönderiyor, kendileriyse toprakları için kalıp, mücadele vermeleri gerektiği düşüncesindedirler.

Bir vagon... Bu vagonda teyzesi ve teyzesinin kızı ile, kocasını kısa bir süre önce kaybedip teyzesine sığınan yedi aylık hamile genç bir kadın. Türkiye'ye göçtedirler.

İstanbul, Sirkeci garına varan tren yolcularını indirir. İçindeki göçmenlerin kimileri daha önce gelmiş akraba, ahbap ve tanıdıklarının yanlarına geçici yerleşecek ve kendilerine bir
yer edineceklerdir.

Bu genç kadınsa teyzesi ve teyze kızı ile Aksaray, Taşkasap'ta, Selanik göçmenlerinin bulunduğu bir binanın giriş katına sığınır. Yanlarında getirdikleri üç beş eşyadan başka bir şeyleri yoktur. Ellerindeki para ne kadar idare edebilir ki?

Teyze ve yeğeni dikiş dikmeye başlarlar. Genç kadın iki ay sonra doğum yapar ve nur topu gibi bir kızı olur.
Bir zaman sonra Selanik'ten gelen enişte Kuzguncuk'ta çok büyük bir köşkte bahçıvanlık işi bulur, eşini ve kızını yanına alır. Genç kadın bulunduğu yerden memnundur çok iyi bir evsahibi ve dikiş diktiği müşterileri vardır. Burada kalıp kızıyla bir hayat kurma mücadelesine girer, bu arada ev sahibi olan doktor, memleketlisine kol kanat germekte ve elinde doğan küçük kızı çok sevmektedir.
Böylece yıllar geçer. Genç kadın vakit bulduğu zamanlarda Kuzguncuk'taki teyzesi ve Çengelköy'e yerleşen, beraber göçtükleri uzak akrabalarına ziyaretler yapmaktadır.

Küçük kız büyümüş yedi yaşına gelmiştir. Kıvır kıvır saçları, kapkara gözleri vardır. Anne kızına hayrandır, onu elbebek gülbebek büyütmüştür. O, erkeğinden kalan tek hatıradır.
Küçük kız okula başlayacaktır, evsahibine danışır. Kızını okula gönderecek, onu okutacaktır. Ama bilemez ki bu genç kadın, kızını okula bile yazdıramadan yaşamdan kopacaktır.

Yedi yaşındaki bu güzel kız ortada kalmıştır. Kuzguncuk'taki teyze küçük kızı götürmek üzere gelmiştir. Götürecektir götürmesine de bir çocukla girdiği köşke şimdi bir çocuk daha nasıl getirdim diyecektir?. (Zaten teyze biraz da gaddardır.)

Devreye giren doktor evsahibi, çok sevdiği bu kızı evlatlık olarak alır. Okula yazdırılan küçük kız doktor, eşi ve abi dediği doktorun oğlu ile yaşamaya başlar. İlkokulu bitirdikten sonra evde doktorun eşine yardım ederek büyümeye çalışır. Onaltı yaşına gelince güzelliği iyice belirmeye başlar. Bu arada doktor ve eşi onu hiç kendi çocuklarından ayırt etmeden bakarlar, giyimi gayet iyi ve hatta ilerki yaşama yararı olsun diye bilezik, kolye, küpe gibi altınları bile alınmıştır. Ama kader burada da yakasını bırakmaz. Doktorun oğlu bu güzel kıza aşık olur. Genlerinden gelen ahlak, doktorun verdiği terbiye ile birleşince ekmeklerini yediği bu insanlara saygısızlık etmeme düşüncesi onu tüm eşyalarını ve altınlarını bırakıp kaçmaya iter.
Teyzesinden başka gidecek bir yeri yoktur, yanına sığınır. Bir zaman sonra da teyzesi onu Çengelköy'deki akrabalarına bırakır, artık oradan oraya gezmektedir, çok çaresizdir.
İki sene böyle geçer.

Artık onsekiz yaşındadır ve bir kısmeti çıkmıştır. Çengelköy'deki akrabalarına gelen bir memleketlisi tanıdığı bir ahbabının kardeşi için bir kız aradıklarını söylemiş, bu güzel kızı görünce de talip olmuştur.
Evleniyordur artık bu güzel kız, bir yuvası olacaktır, evinin kapısını kendi açacak, kendi temizliğini yapacak, belki de evde şarkılar söyleyecek, akşam eşine yemek hazırlayacak, çocukları olacaktır. Mutludur.


Semt Vefa'nın Küçükpazar mahallesi. Genç kız buraya gelin gelmiştir. Eşi, ablasıyla birlikte yaşadığından, aile içine gelin gelmiştir. Üç beş ay nişanlılık döneminden sonra, hayalindeki gibi kendine ait bir evde olmasa da mutludur durumundan. Sevecen bir eş, yüreği sevgi dolu bir abla ve dünya tatlısı bir enişteye sahip olmuştur. Abla ile eniştenin, yaşları 12 ila 7 yaş arası üç çocukları vardır. Bu çocuklar eve yeni gelen bu yengeyi çok sevmişler ve peşinden ayrılmaz olmuşlardır. Evin geniş bir sofası ve üç odası vardır, iki kadın birlikte evin işlerini yüklenmiş beş erkeğe bakmaktadır. Pazardan eniştenin filelerle getirdiği sebzeler, meyveler ayıklanır yıkanır, pişirilir, bahçede yakılan odun ateşinin üzerindeki kazanda kaynayan su ile çamaşırlar yıkanır, kurutulur ve içinde mangaldan alınmış ateş bulunan ütü ile ütülenirdi. Abla çok temiz ve tertiplidir yeni geline hep bildiklerini öğretiyordur. Genç kadın bu evi sevmiştir bir ailesi vardır artık, aynı sene bir de oğlu olunca mutluluğu daha da artar. Eşiyle ufak tefek tatsızlıkları olsa bile onu çok sevmiş ve sıkı sıkı sarılmıştır bu yeni hayatına. Eşi iyi bir insandır ama içkisi vardır. Önceki dönemlerde çok içmiş, evlenince kendini frenlemiştir ama ara sıra yine kaçırıyordur kantarın topuzunu.
İki sene üzerine yine hamile kalmıştır genç kadın, bu kez bir kızı olur, ev halkı buna çok sevinir. Hatta eve dört erkeğin üzerine gelen bu kızın sevinciyle enişte, berber dükkanın bulunduğu sokaktaki esnafa lokum ve çay dağıtmıştır.
Bebek bir yaşına geldiğinde ablanın da tekrar bir oğlu olmuş ev halkı iyice kalabalıklaşmıştır.

Senesi gelmeden genç kadın yine hamile kalmıştır. Çocukları henüz çok küçük olduğundan bu bebeği istememiş ve o zamanın koşullarında ilkel yöntemlerle kendi kendine düşürmeye kalkmıştır. Düşük başarılı olmamış ve bebeğe zarar gelmiştir. Bebek yedi aylıkken ölü olarak doğmuştur.
Ancak genç kadın tekrar hamile kalır. Önceki tecrübeden korkmuştur, istemese de bunu doğurucaktır.
Süleymaniye Doğum Evi'nde bir kız dünyaya getirir. Hastane yatağında yatarken vizite gezen doktorlardan tanıdık bir yüz görmüş kim olduğunu düşünürken birden evlatlık olarak kaldığı evin oğlu olduğunu hatırlamıştır, yüzüne çarşafı çekerek saklanmaya çalışmış, korkmuştur. Hiç bir suçu olmasa da korkmuştur. Ziyarete gelen eşine hemen çıkmak istediğini söyler. Eşi taburcu işlemlerini yaparken hemşire bebeğe iğne yapılması gerektiğini ateşi olduğunu söyler. Bir yıl sonra ellerini rahat hareket ettiremeyen, ayakta duramayan bu bebek doktora götürüldüğünde, doğumda yapılan bu iğnenin kaslarına zarar verdiği öğrenilir. Şişli Etfal Hastanesi'nde aylarca tedavi gören bebek ne yazık ki sakat kalmıştır. Genç kadının mutluluğu kısa sürmüş, gitgide zorluklar başlamıştır. Bu arada yine hamile kalmış ama bu kez düşürmüştür.
Kalabalıklaşan aile artık ayrılma zamanının geldiğini düşünür.


Eşinin Beylerbeyinde oturan bir ablası daha vardır. Eşinin iki ablasından başka da kimsesi yoktur zaten.
Bu küçük aile Beylerbeyi'ne taşınmaya karar verip, Beylerbeyi'nde büyük ablanın sahibi
olduğu evlerden birine yerleşir.
Büyük ablanın iki erkek bir kız olmak üzere 3 çocuğu vardır. Büyük oğlu ile kızı evli olup onlar da Beylerbeyi'nde oturmaktadır. Birbirlerine kısa mesafelerde ayrı evlerde oturan , çok iyi anlaşan akraba bağları kuvvetli kalabalık bir aile olmuşlardır artık.

Eşi çok iyi bir marangozdur, yeni taşındıkları eve dolap, raf, mutfak tezgahı gibi ev eşyaları yapmış hatta sedir bile kurmuştur. Bu arada bir oğlu daha olmuştur bu genç kadının. Şimdi artık dört çocukludur.
Sıkıntıları artıyor, zora düşüyorlardır zaman zaman. Çocukları küçük, masrafları ağırdır. Bir dikiş makinası olsa yardım edebileceğini, masraflara katkıda bulunabileceğini söyler bir gün eşine.

Aile sıkıntı da iken bile eve bir omega marka dikiş makinası alınır. Çok sevinmiştir genç kadın, dışarıdan iş alır, bir taptancıya iç çamaşırı dikmeye başlar ve aynı zamanda çocuklarına giysiler, evine perdeler, divan örtüleri de diker. Para da kazanmaya başlamıştır.
O kadar sevinmiştir ki buna, bazı zorlukları görmemeye çalışır. Makinasında dikişler dikip, eve yeni alınan kuzine fırınında un kurabiyeleri yapar, çocuklarını okula götürüp, akrabalarına gider, misafir ağırlar, geceleri de örgüler örüp eşini bekleyerek geçiriyordur zamanını.

Eşi daha iyi şartlarda iş de bulmuştur. Muammer Karaca Tiyatrosu'nun sahne dekorlarını yapıyordur. Her hafta sonu hiç aksatmadan gidilen Küçükpazar'daki abladan sonra gezmelerine birde tiyatro eklenmiştir artık. Her yeni oyun başladığında kendilerine ayrılan locada çocukları ile tiyatro seyretmek, hele ki eşiyle aynı yerde olmak çok güzeldir, huzur veriyordur ona. Derken;
Pusuda bekleyen kader şöyle bir dolanmıştır ortalıkta.
Sanat camiasına giren eş bulunduğu ortama uyarak içkisini yine kaçırmaya başlamıştır. Zaten geç biten mesaiye bir de alınan alkol girince, Boğaza giden son vapura yetişen eş çoğukez vapurda uyuyakalıyor ve Beykoz'a kadar gidip ancak sabah ilk vapurla dönüyordur evine. Önceleri merakla sabaha kadar eşini bekleyen genç kadın artık son vapur saati geçince çocuklarının yanına girip yatıyordur.
'Bunlar sıkıntı değil,' diyordur kendi kendine, yutarak unutmaya çalışıyordur. Daha otuz dört yaşındadır, daha neler yaşanacaktır kimbilir.
Ama daha ana karnındayken başına musallat olan ters kader, bir görünüp bir kaybolmaktan vazgeçip gelip oturmuştur karşısına en sonunda.
Sık hastalanmaya başlamıştır, artık yere çömelerek leğende çamaşır yıkıyamıyor, yüksek yer arıyordur. Dikiş dikmek de zor gelmeye başlamştır, makinanın pedalını çevirmek karnında sancıya neden oluyordur. Ellerini karnında gezdirdiğinde sert birşeye takılıyordur parmakları. Bu durumu sırdaşı olan büyük ablasının gelinine söyler ve birlikte çare aramaya başlarlar. Çare olabilecek ne duydularsa yaparlar, kızdırılmış kazana oturana kadar götürmüşlerdi işi ama geçmez birtürlü.
Sonuç bağırsak kanseri!
Sonra doktorlar, Çapa Hastanesi, ameliyat...
Eve gönderilmiştir bu genç kadın, umut yoktur. Hasta yatağı, kendime ait dediği evinde bir divan üzerindedir artık.

Bir kere daha görsün diye karşısına getirilen küçük oğluna 'kim bu güzel çocuk?' diyecek kadar tükenmiştir.

Kader yakasını bırakmamıştır bir türlü.
17 eylül 1962 gününün ilk saatlerinde sıkı sıkı tutmaya çalıştığı yaşam ellerinden kayıp gitmiştir.
Arkasında haftalarca mezarının başında geceleyen bir eş ve dört küçük çocuk bırakarak...

Bu genç kadın benim annemdi.
Tanıyıp arkadaş olmaya fırsat bulamadığım
Sevgisine, anne demeye doyamadığım
Gittiği için yıllarca kızdığım
Yattığı yerde huzur bulsun diye
Her gün Allaha yalvardığım
ANNEM

LinkWithin

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...