Perşembe, Mayıs 22, 2008

BİR RESİM VE BEN

Ödüllü bir fotoğraf ve resmin dili


Gecenin kokusu sarmıştı bedenimi, sessizliğin hüznü
Gözlerimden iki damla yaş süzülürken yalnızlığıma
Birgün daha kaydı avuçlarımdan
Beni benle buluşturan bir gece vardı şimdi önümde
Yanımda en yakın dostum kahvem, sigaram
Sonra
Bir fotoğraf düştü önüme
Bak ve anlat dedi ne anlıyorsun?
İlk düşündüğüm
"Uzak olan hiç birşey yoktur istediğin güneş bile olsa tutabilirsin"
Yüreğim isyan etti hayır!
Bu bir fotoğraf
Geçmişte kalan acı, tatlı kırıntılar
Varlıkları yok olanlar
Senle yaşarlar, seni acıtırlar
Yakınındadırlar ama
Asla
Resimlerde bile tutulamazlar

Perşembe, Mayıs 08, 2008

İKİ " S O B E "

Sevgili Tabiat Ana "etkilendiğimiz 3 kadın" ve sevgili Tütü "yaşlılık" konusunda beni sobelemiş. Beni hatırlamış olmalarından dolayı kendilerine teşekkür ederim.
Blok dostlarımdan, iki sobeyi birarada yazacağım için de ayrıca özür dilerim

KADINLARIMIZ

1) Kalbinin güzelliği yüzüne yansıyan, hiç bir filmini kaçırmamaya çalıştığım, zamansız ve bir kaza sonucu ölen güzeller güzeli Monoko Prensesi GRECE KELLY beni her zaman etkilemiştir.

2)Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği Başkanı Prof.Dr.TÜRKAN SAYLAN ise çok takdir ettiğim, çalışmalarındaki başarısını kıskanır derecesinde sahiplenmek istediğim, doktorluğuna çok saygı duyduğum, yaşına ve hastalıklarına rağmen faaliyetlerini takdirle karşıladığım çok değerli bir Profösördür.

3)Son yıllardaki hayranım da Marmara Üniversitesi Rektörü Prof.Dr. NECLA PUR
Kadınlara yönelik çalışmaları, öğrencilerine yönelik yumuşak davranışları, üniversite bahçesine çimenlere oturup öğrencilerinle sohbet ederek sorunlarını araştırması ve hergün eve dönüşünde alt katta oturan 80 yaşını aşmış annesine uğrayarak birlikte kahve içip sonra evine çıkması. Çok yönlü ve bir o kadarda mütevazi bu insanı takdir etmemek mümkünmü?

Aslında bu üç kadını seçerken zorlandım.
Kadınlarımız! asla küçümsenmeyecek kadınlarımız..
Erkek egemenliği toplumunda varolmak için tüm çabaları ile bizde varız diyen kadınlarımız.
Nasıl yok sayarız hasta çocuğunun başında uyumadan, yemeden iyileşmesini bekleyen anneleri..
Nasıl unutabiliriz, acısını içine gömen ve yinede vatansağolsun diyen şehit analarını..
Savaşda, hastalıkta, acıda, yoklukta, ezilirken bile dimdik ayakta duran kadınlarımız..
Ve daha niceleri...


YAŞLILIK

Sobenin konusu "Nasıl yaşlanmak istersiniz, nasıl bir yaşlı olursunuz".
Gençlere sormuşlar ve tüm okuduğum bloglarda gördüğüm kadarıya çok güzel yazılar çıkmış ortaya. İstemek çok güzel, istemek sahip olmanın yarısıdır derler. Tüm geçlerin istemiş olduğu yaşlılığa, istedikleri şekilde varabilmeleri temennisiyle.
* * *
Yeni doğan oğlunu görebilmek için hastahane basamaklarını ikişer ikişer çıkan genç baba, arkasında bıraktığı babasının daha ikinci basamakta olduğunu görünce "yav baba alttarafı 10 merdiven çıkamadınmı daha" der. Elleri dizlerini tutaraktan basamakları çıkmaya çalışan baba cevap verir. "Geldim oğul geldim, bende yaşadım bu heyacanı, bende ikişer ikişer çıktım basamakları". Yanına varıncada eğilir kulağına oğlunun " Ben gençliğin ne olduğunu biliyorum a oğul ama sen yaşlılığın ne olduğunu bilmiyorsun ki" der.
* * *
Yaşam yürünmesi zorunlu bir yoldur.
Ben yürümedim bu yolda, hep koştum. "Dinlenecek bir yer vardır mutlaka" dedim koştum. Yorulmuyordum koşmaktan, nasılsa dinlenecek bir yer vardı ya! Daha o dinlenecek yeri bulamadım. Bulamadım ama koşmaktanda yorulmadım. Demek ki yaşlanmadım.

Aklın ve kalbin birlikte çalışmasının son derece önemli olduğuna inanırım. Akıl sağlığı kalbi güclendirir, kalp sağlığı ruhu. Bu düşüncenin bedensel olarak aktivitelerini daha kolay yerine getirdiğinin inancındayım. (Birde ağrılar olmasa)
Sporu çok sevsemde yapamıyorum. Yaptığım tek spor yürüyüştür. Yürümeyi çok severim, kısa mesafelerde taşıta binmek yerine yürüyerek gitmeyi tercih ederim.
Kalıtım tansiyonum var. Sağlığımla ilgili rütun kontrolleri yaptırsamda sağlığıma çok önem vermem, harvurur harman savururum. Nedense bedenimin bana ihanet etmeyeceğini düşünürüm. Hareketli bir yapım var, biryerde fazlaca hareketsiz oturamam. Devamlı birşey yapmam gerekiyormuş gibi gelir hep. Uykuyu sevmem ve fazlada uyumam. Yanlızlık beni sıkmaz, herzaman kendimi meşgul edecek birşeyler bulurum. Yeni uğraşılar bulmak, değişiklikler beni zinde tutar, yada buna inanmak isterim. Sevgim sınırsızdır, sevginin büyük güç olduğuna inanırım. Fazla konuşmayı sevmem, başkalarının işlerine de karışmam. ( inşallah daha yaşlandığımda da böyle olur.
Hiçbir zaman süslü ve frapan olmayı istemedim ve olmadım. Her zaman sade, spor olmayı tercih ettim. Renk benim için çok önemlidir. Karalı kuralı renkleri pek sevmem, açık renkler her zaman tercihimdir. Yüksek ökçeler benim için hiçbir zaman anlam ifade etmedi. Spor ve düz ayakkabılar idealimdir. Fazla makyajdan, takıp takıştırmaktan da hiç hoşlanmam. Az öz ve sade severim.
Okumayı çok severim, gazetenin tüm sayfalarını ve hatta taşıtta giderken tabelaları okurum. okuma beyni dinç tutar mantığı her zaman geçerlidir benim için.
Doğayı çook çok severim, yeşil ve mavi yaşamdır derim. Yok olmasını ve geleceğe kalmaması kaygısını taşırım.
Daha da yaşarsam hep böyle olmayı isterim.
İki çocuklu, iki torunlu böyle bir yaşlıyım işte...

"Önüm arkam sağım solum SOBE " diyeceğim ama kimseyi bulamadım ortalıkta. Sevgiler...

Cuma, Mayıs 02, 2008

U M U T

Umut'ları sıcacık ve doluydu yüreğinde
Yarın diyordu
Yarın'dı umut onun için
Çok şey değildi istediği
Huzurla mayalanmış biraz mutluluk
Gün geldi yarından vazgeçti
Artık birgün mutlaka birgün der olmuştu
Güçlüydü sabırlıydı beklerdi birgünü
Çok yıllar bekledi olmadı
Yıllar birgünleri yuttu gitti
Artık çok geçti
Sabrını bohça yaptı umutlarına
Sonra sandığına kilitledi
Elinde kalan anahtardı umudu şimdi
O songün
Yatarken hastane odasında
Anahtarı halen elindeydi

O anahtar benim tek mirasım
Sandığı açarım zaman zaman
Sabıra sarılı umudum
Durur hep yerinde
Yer yer sararsada asla kaybolmayan

Pazartesi, Nisan 28, 2008

KİTAPLAR VE BEN



Sevgili Sessiz Balık beni KİTAPLAR konusunda sobelemiş.
Beni hatırlamış olması ve bu konuda yazma önümü açmasından dolayı çok mutlu oldum.
Sobe'nin konusu kitaplar, takip ettiğim bloglarda gördüğüm kadarıyla açılımı yok. Bu yüzden sanırım uzun bir sobe yazısı olacak.
* * *
Blog açmak ve yazı yazmak! Beni oldukça heyecanladırmıştı. Torunlarıma ve "belkide" onların çocuklarına geçmişten anılası birşeyler bırakabilecek, unutulmayacak, aynı zamanda bugünü birileriyle paylaşabilecektim. Yıllarca parmaklarım çalışmış, birilerine hizmet etmişti. Bugün artık kendim için parmaklarımı oynatacak içimden ne geliyorsa yazıp kendimi ifade etmeye çalışacaktım.
Doğru, yanlış, iyi, kötü, sadece içimden geldiği gibi.
Konumuz kitaplardı şimdi buraya nerden geldik?
"Önceki bir yazımda da belirtmiştim" bir kelime üzerine yazı yazmak, düşüncelerimi anında biryerlere götürüyor, yazmadan da geri getirmiyor.
"Kitaplar" bugün de var ama ben yine geçmişe bir yolculuk yapacağım. Sanırım geçmiş içimde yığılmış. Bu yığılmanın üzerine "bugünüm" kelebek kadar hafif kalıyor ve ömrü kelebek kadar kısa oluyor. Nerdeyse dünü unutur oldum, çok önceleri en ince ayrıntısına kadar hatırlamama karşın. Yazdıkça yığılmaların azaldığını, hafiflediğimi hissediyorum...
* * *
İlk kitabım, ilkokul 4. sınıf sömestir tatilinde okuduğum ÇALIKUŞU romanıydı. Kıyıda köşede, her bulduğum yerde iki gün içinde bitirmiştim koca kitabı. Çok ağlamıştım Feride'ye, aşkından mı? yoksa çektiği haksızlıklardan mı? bilmiyorum. Sonra POLLYANNA. Yaz tatilini zor etmiştim yeni bir kitap okumak için.
Kitabı bitirdiğimde çocuk aklı ile "keşke önce bunu okusaydım, o zaman Feride'ye bu kadar üzülmezdim" düşüncesi beni üzmüştü.
POLLYANNA beni o kadar etkilemişti ki, yaşamı böyle kurmalıyım " her kötülükte bir iyilik haberi vardır " diye düşünmüştüm ve o gün bugün hiç değişmemiştir bu düşüncem. Sonra ufak tefek birsürü çocuk kitabı, çok sevdiğim DOĞAN KARDEŞ dergileri.
Daha sonraları çağımızın unutulmaz yazarları ve kitapları aldı zamanımı. KERİME NADİR, MUAZZEZ TAHSİN BERKAN, REŞAT NURİ GÜNTEKİN, HÜSEYİN RAHMİ GÜRPINAR, PEYAMİ SAFA.
Kitap okumaya doymuyordum. Kuzenlerim ve arkadaşlarımla sık sık kitap alış verişi başlamıştı. Kitaplarımız hiçbir zaman kaldığımız yeri bulmak için köşesinden kıvrılmazdı. Çok değerliydi kitaplarımız, okuyunca hemen sahibine iade edilirdi. Şimdiki gibi çok kitap ve kütüphane bulunmazdı evlerimizde. Herkezin durumuna göre beş veya on kitabı olur ama elden ele dolaşırdı. Semtimizin ve okulumuzun kütüphanesinden temin ederdik çoğu kitapları. En büyük zevkim ise, kitaba ara verdiğimde bir sonraki okuyacağım kitabı düşünmek olurdu. Gündüz bahçe, ev, rahattı kitap okumak ama gece olunca çok zordu. Şimdiki gibi süslü gece okuma lambaları nerde! Tavan ışığını açmak gerek. Kardeşlerimle yattığım odada bu çok zordu. Sokağımızın köşesinde bulunan sokak ışığı odamıza sızıyordu ve ben divanımı camın önüne getirmiş, sokak ışığına yakınlaşmıştım. Rahattım artık, perdeyi yarım açıp, içeri sızan ışıkta geceleri de kitap okuyabilmeyi başarmıştım. Hatta bu oda şeklinin değişikliği, kardeşler arasında ufak bir patırdıyada sebep olmuştu.
Zamanla kitaplarım ve yazarlarım değişmeye başladı. RIFAT ILGAZ, AZİZ NESİN, FAKİR BAYKURT, YAŞAR KEMAL, girdi sıraya, asla yok olmuyacak eserleri ile.
Günümüzün yazar ve kitaplarına haksızlık etmiş olmak istemiyorum. Ama bizim nesil ölümsüz eserlerle tanıştı. (belki de bana öyle geliyor) 70 li yılların başında (otuz lira) ile almış olduğum klasik kitaplarla, ufak çaptaki kütüphanemi genişletmiş ve çok değerli bu ölümsüz eserlere sahip olmuştum...
Ve unutamadığım kitaplar;
EMİLE ZOLA ; MEYHANE: Kenar semtlerde, fakir işçi ailelerinin yaşadığı dramı, ahlak çöküşünü, yokluğun acı sırlarını anlatmış yazar. Yazdığı bu kitap sonraları dert olmuş yazarın başına çevrelerce. Aslında kitap bir ahlak dersi. Kısa aralıkla "iki kere" okuduğum tek kitaptır.
VİCTOR HUGO ; SEFİLLER : Karın doyurmak için çaldığı ekmek yüzünden kürek mahkümu olan, yaşamı özgür ve mahkümiyetle gelgitleri yaşayan bir insanın ciltlere sığmayan serüveni.
MAKSİM GORKİ ; ANA : Okuması yazması olmayan bir ananın, oğlunu girdiği yoldan döndürmeye çalışırken, oğlunun ve arkadaşlarının konuşmalarına kulak verip, binbir çabayla okuma yazma öğrenerek oğlunun yanında yer alması.
DOSTOYEVSKİ ; SUÇ VE CEZA : Suç işleyen ve bu korkuyla kaçan, vicdanınla cezasını cekmek çok ağır gelerek teslim olan bir adamın ibret dolu iç muhasebesi.
MADAME BOVARY, VADİDEKİ ZAMBAK, KELEBEK, ZORBA asla unutulacak eserler değildir.
Evliliğim, kitaplarımla aramda hiç bir sorun yaratmamıştı. Eşimde bir o kadar okumayı seviyordu, artık birlikte okuyorduk.
İlk kızıma hamileliğim, doğum için izine ayrılmam boş vakit yaratmıştı. Neredeyse 9 ay devamlı kitap okudum. Fazla arkadaşım yoktu. Ailem, evim, işim ve kitaplarım...
Sonra elime "iki küçük" kitap geçti ve tüm kitapların en güzelleriydi onlar. Kitap okumak bitmişti artık, "iki güzel" kitap yazmaya başlamıştım...
Kitaplarla mesafe girmişti arama. İşim, çocuklarım, evim vaktimin çoğunu kaplamıştı.
Mesleğimin gereği artık yalnız kanun kitapları, resmi gazete, dünya gazetesi okuyordum. Pek zevkli olmasada!
Tekrar okumaya başladığımda ise, çocukluğumda okuyamadığım çocuk kitapları ile tanıştım. Çocuklarımıza kitabı sevdirmek, okumalarını sağlamak için devamlı kitap alıyorduk. İkiside okumayı çok sevmişler, devamlı kitap ister olmuşlardı. ŞEKER PORTAKALI, KÜÇÜK PRENS, OLİVER, ALİS HARİKALAR DİYARINDA.
Evet! ben bunları otuzlu yaşlarımın başında çocuklarımla beraber okudum.
* * *
Tekrar okumaya başladığımda eski hızım kalmamıştı. Artık çocuklarım kitap alıyor, ben onların kitaplarına ortak oluyordum. Halen de öyle...
Günümüzün yazarlarından, gerçekleri romana dönüştürmesini ve anlatımını çok sevdiğim yazar AYŞE KULİN'dir. Tüm kitaplarını soluksuz okumuşumdur. Bosna savaşını anlatan SEVDALİNKA ve ilk Türk seramik sanatçısını anlattığı FÜREYYA ise unutamadıklarımdandır.
İz bırakanlar;
ELİF ŞAFAK ; BABA VE PİÇ
BUKET UZUNER ; KUMRAL ADA MAVİ TUNA
SUNA KIRAÇ ; ÖMRÜMDEN UZUN İDAALLERİM VAR
Yeni Başlamış olduğum ADAM FAWER'in OLASILIKSIZ ise bende iz bırakacağa benziyor.
İşte;
Size uzun gelecek ama benim için kısa olan kitaplarla yaşam hikayem.
Bende bu konuda kabul ederlerse İncegül'ü ve Sanem'i sobeliyorum.

Cuma, Nisan 25, 2008

DOSTUM " S I R "


Sır'rını söyleme dostuna,
dostu vardır gider söyler dostuna.
" Hadis-i Şerif "


Bir sırrım var deryaya karşı
Oturmuş keyif çatıyor
Rahat mı rahat bir yer bulmuş
Çünkü benimle yaşıyor
Kendinden emin sahibini bile aramıyor
Sıkılınca bedenimde yaralı ceylan misali
Dolaşıyor
Gezmedik hiçbir yerimi bırakmıyor
Bazen beni deniyor
'Sır'lığını kaybetme pahasına
Gelip dilimin ucuna yerleşiyor
Dostluğumuzu bozmak için
Günlerce yayılıp kalıyor
Açılmayan sabır dudaklarından bıkıp
Gülümseyerek
Köşesine geri dönüyor
'Keşke', 'Pişmanlık' silahlarını alıp
Karşıma geçtiğinde
Anlıyorum ki canı
Savaş istiyor
Öldüremiyor ama yaralıyor
'Sabır', 'Hoşgörü', 'Sevgi' silahlarımın
Savaşın sonu olacağını o çok iyi biliyor
'Sır'lığını kaybetme 'Konu'ya dönüşme hastalığından
Çok korkuyor
Yalvar yakar boynuma sarılıp
Yanına kimseyi istemiyor
Beni bende sahiplenmek
Çok hoşuna gidiyor
Biz iki dostuz
Birlikte var olduk
Birlikte yok olacağız

Pazartesi, Nisan 21, 2008

ÇOK GEÇ OLMADAN

Kutuma gelen bir mail, paylaşmak istedim...

Herkesin hırsız oldugu bir ülke varmıs,ama istisnasız herkesin. Gece olunca, insanlar maymuncukları nı ve fenerlerini yanına alır ve komsusunun evini soymaya gidermis. Gün dogarken geri döndüklerinde yüklerini alırlarmıs. Ama her seferinde kendi evlerini de soyulmus bulurlarmıs. Ülkede kimse kaybetmezmis, çünkü herkes birbirinden çalar ve bu dolasım son kisi ilk kisiden çalana kadar sürermis.Bir gün, nasıl olmuşsa, dürüst bir adam ortaya çıkmıs. Gece oldugunda, çanta ve fenerle dısarı çıkmaktansa evinde kalıp çalışmayı tercih edermiş. Hırsızlar geldiğinde evde ışık yandığını görüp soymak için içeri girmezlermiş. Ve bu durum bir süre devam edince, ahali bir konunun açıklığa kavuşmasını istemiş:'Çalmadan yaşamak senin tercihin, ama başkalarını bir şey yapmaktan alıkoymaya hakkın yok.' demişler.Bunun üzerine dürüst adam, geceleri evinden çıkar, fakat hiçbir şey çalmaz, döndüğü zaman evini hep soyulmuş bulurmuş. Adamın bir haftadan daha az bir sürede, yiyecek tek bir şeyi kalmamış ve ülkeyi terketmek zorunda kalmış.Daha iyi soygun yaparak zenginleşenler kendileri için soygun yapmak üzere maaşlı hırsızlar tutmaya başlamışlar. Zengin fakir ayrımı giderek çoğalmış. Zenginler mallarını korumak için polis teşkilatı ve hapishaneler kurmuşlar ve kendi mallarının çalınmasını yasa dışı ilan etmişler. Ancak yoksulların mallarını çalmak hala serbestmiş. Bir süre geçtikten sonra, artık kimse soymaktan ve soyulmaktan söz etmez olmuş. Çünkü yoksulların çoğu ya açlıktan ölmüş ya da ülkeyi terketmişler. Zenginler ve maaşlı soyguncular ise soyacak kimse kalmadığı için servetlerini yitirmeye başlamışlar.Sonunda zenginler eski düzeni yeniden sağlamak için dürüst adamı başa getirmeye karar vermişler.Ancak dürüst adamın evine gittiklerinde sadece yerde yazılı bir kağıt varmış.Kağıtda şunlar yazıyormuş: ' Bir insan sadece dürüst olduğu için aranıyorsa her şey için çok geç olmuş demektir...'

Perşembe, Nisan 17, 2008

BİR İYİLİK YAP DÜNYAN DEĞİŞSİN

17 NİSAN

İyilik yapma günlerimiz başladı.
Bugün hiç tanımadığımız bir kişiye, hiç beklemediği bir iyilik yapacağız.
Hiç karşılıksız, hiç koşulsuz, hiç beklentisiz...
Bugün "hiç" olacağız.
Bugün kelebek olup, kelebek etkisi yaratacağız.


Ve;

18 - 19 NİSAN

Üç gün sürecek iyilik yapma günlerimiz.


Bloğuma uğrayan konuklar, siz de katılın iyilik yapma günlerimize.
Bir çocuğun başını okşayabiliriz, yolda gidiyorsak yanımızdan geçen birine tebessümle selam verebiliriz, sokakta çalışan görürsek "kolay gelsin" diyebiliriz, çoktandır ihmal ettiğiniz bir yakınımıza telefon edip hatır sorabiliriz, çevremizde bir hasta varsa bir kase çorba götürüp "geçmiş olsun" diyebiliriz. Taşıtta oturmuş gidiyorsak bizden daha ihtiyacı olan birine yer verebiliriz...

"LÖSEV" en duyarlı vakıflarımızdan biridir. Herhangi bir banka şubesinden, gölde bir damla olmak için bağış yapabiliriz.

Mendil satmaya zorlanmış çocuklarımız var. Elindeki bütün mendilleri satın alıp, satım için ayırdığı zamanı çocuk parkında geçirmesini sağlayabiliriz.

Ben çöplerimin geri dönüşümlülerini ayırarak topluyorum. Bu üç gün geri dönüşümlü çöplerimizi ayrı ve temiz toplarsak, düşünün çöp toplayan çocuklarımızın, karışık çöplerin içinden değil de ayrı ve temiz çöp bulma sevincini!

Bu gün iki simit alıp bir parkta kuşlara vermemiz bile bizi mutlu edecektir. Karşılık beklemeden yapacağımız her iyilik ben inanıyorum ki kısa sürede bize huzur olarak geri dönecektir.

Kendimizi zorlamadan yapacağımız bir iyiliğin, bize vereceği huzur ve mutluluğun, günle sınırlı kalmadığını göreceğimizi umut ediyorum.

Bize bu yolda önder olan "bir iyilik yap" bloğuna kendi adıma çok teşekkür ederim.

Sevgilerimle...

Pazar, Nisan 13, 2008

DÜŞÜNEN CANLI " İ N S A N "

Kelimelerle oynamayı seviyorum. Harflerin ilk çağrışımları gibi, kelimlerin ilk çağrışımları etkiliyor beni. Kelimeyi ilk duyduğumda aklıma düşeni, ne kadar başka çağrışımlar yapsın diye yüreğimle oyun oynasamda yönelmiyor bir başka yere. "İNSAN İNSANLAR" dedi kelime oyuncuları, ben anında çok geçmişe gittim ve bir daha dönemedim bugüne.
İnsanların yokluklar içinde insanca yaşadıkları, yüzlerin güldüğü, saygının tüm duyguların önünde durduğu geçmişe.

Her günün bir önceki günü aratması, insanların akıl almaz davranışları geçmişi daha bir özletiyor bana.
En özlediklerimden biridir vapurlarımız; Boğazın sularında süzülerek bir iskeleden bir iskeleye uğrayan seferleri ile yumuşacık yanaşıp yolcularını toplayan vapurlarımız. Yolcular birbirlerini ezerek değil, saygıyla birbirlerine yol vererek binerlerdi. Çımacısını selamlayıp, kaptan küşkünden el sallayan kaptanına güleryüzle bakarlardı. Yolcu salonunda herkes birbirini selamlar, çok tanıdık olanlar tatlı bir sohbete dalarlardı. İnişlerde binişler gibi saygılıydı. Hiç kimse "ben öne geçeyim" düşüncesine kapılmaz kimse kimsenin ayağına basmaz, kimse dirseğiyle bir başkasını rahatsız etmezdi. Vapurda herhangi bir eşyanı kaybetmen imkansızdı. Unutulan eşya bir sonraki gün kaptanın kamarasında sahibini beklerdi.

Ayakkabılar bile çamur olmazdı eski İstanbul sokaklarında, bugünün para akıtılmış yapay yeşillikleri ve modern yolları yoktu ama çamuruda yoktu.

Semtlerin ekmek fırınları, ekmeğin çıkış saatinde ortalığa ekmek kokusunu yayardı. Ekmek, ekmek gibi kokardı benim çocukluğumda.
O zamanlar daha "çıkar" ve "benlik" sarmamıştı insanları. Onlarca kişinin "bu yanık, bu pişmemiş " diye ellemediği tertemiz ekmeği yerdik içimize sinerek. Buğdaydan yapılan un, katkı maddesi varmı? diye bir düşünce olmazdı. Bildiğimiz buğday, un ve ekmek. İnsanoğlu katkı maddesini keşfetmemişti daha.

Balıklarımız her zaman tazeydi, denizden tutulur ve canlı canlı sunulurdu insanlara. Ölü balıkları kimse taze diye satmazdı. Zaten denizleri daha kirletmemişlerdi insanlar ve balıklar ölmezdi fabrika atıklarında.

Sebzelerimiz "bu hormonlu, bu organik" diye bir ayrıma düşmemişti. Sebzeydi işte! şehir suyuyla sulanmış, mis gibi topraklarda yetişmiş sebze, kimyasal ilaçlarla ilaçlanmamış ağaçlarda yetiştirilen meyve. Parlaklığı yoktu elmanın, domatesin. Gözalıcılığı yoktu ama tadı vardı. İnsanoğlu hormonu da keşfetmemişti daha.

Teknolojimiz iki düğmeli radyo ile sınırlıydı. "Arkası yarın"lar vardı. Ailece dinlenir, yorum yapılırdı. Görsellikten uzak hayallerle süslüyebildiğin radyo tiyatroları... Müzik saati, haberler, sohpetler. Çevir düğmeyi dinle. Kavgalara neden olan uzaktan kumandalar yoktu. Görsel reklamda gördüğünü, yaşamı aynı olacakmış gibi satın alımda yoktu.

İnsanlar "radyasyonu" ellerinde, ceplerinde dahası günün neredeyse on saati kulaklarında taşımazlardı, Haberleşme "haberleşme" sınırında kalır, zamanlar gereksiz harcanmazdı.

Okuma merakı vardı, gazete, kitap çok okunurdu o zamanlar. Kültür seviyesi daha yüksekti. Sinemalar, tiyatrolar halka hitap eder, seyredilmesi sağlanırdı. Her eve gazete girer, okunur ama asla ziyan edilmezdi. Toplanırdı biryerlerde mahallece, kesekağıdı yapımı için. Hem eğlence hem kazançtı çocuklara. Un ile yapılan yapıştırıcı kullanılır, kesekağıdı yapılırdı. Manavlara, bakkallara satılır,çocuklar harçlıklarını çıkarırdı. " Zararlı" diye kullanımı terk edilmiş naylon poşetler başka ülkelerden bize gönderilmemişti. Kesekağıtları ve fileleri yok etmemişlerdi daha insanlar.

Çeşit çeşit deterjanlarımız yoktu, marka kaygımızda... Sabunlarla yıkanan çamaşırlarımız bembeyazdı ve hiçbir yumuşatıcıyla değişilmeyecek kokuları vardı. Sabun kokardı vücut temizliği, saçlarımızın bakımı has zeytinyağı ile yapılır, sabunla yıkanırdı. Sabun saflığını kaybetmemiş, kimyasal katkılarıyla, cicili bicili tasarımlarıyla şampuanı keşfetmemişti daha insanoğlu.

Tüm bakir topraklar, tüm insanlar içindi. Dağlar, tepeler, sahil, orman. Doyasıya gezilir, doğayla içiçe yaşanırdı. Nefes alınırdı, zehir solunmazdı. Yer kapma, ağaç kesme, sahili parselleme açlığına düşmemişti daha insanoğlu.

Alışveriş çılgınlığı, yeme çılgınlığı, sahip olma çılgınlığı sarmamıştı ortalığı. Gerektiği kadar alım yapılır, tüketilmeye özen gösterilirdi. Cebindeki parasını kullanırdı insanlar, kredi kartının limitini zorlamazdı.
Çöplerde yemek artığı olmaz, gereksiz alımlarla dolaplar dolmazdı.

Kimse kimseyi giyiminden dolayı hor görmez, garipsenmezdi giyimler, tasarımı ve temizliği göze hitap eder, saygı yaratırdı. Mini eteğin moda olduğu yıllarda bile nahoş görünümler olmazdı. Aşırıya kaçan giyim ise hiç yoktu. Çarşafı bırakmıştı ama dekolteyi keşfetmemişti daha insanoğlu.

İnsanların yoklukları vardı ama mutluydu. Gülen yüzleri, teknoloji hayalleri vardı.

Sonra! Ne mi oldu?

Kısa zamanda hayatımız değişti. Çok şeye sahip olduk. Eğitimini alamadığımız teknolojiyle tanıştık, kullanmasını bilmediğimiz kolaylıklara sıkı sıkı sarıldık. Benlik hakim oldu ruhumuza, hırs bürüdü bizleri, daha çoğuna sahip olabilme hırsı. Sevgiyi, saygıyı bırakıp "nasıl sahip olabiliriz, nasıl büyüyebiliriz" hesabını yapar olduk. "Düşünen canlı" denen insan düşüncelerimizi yanlış yerlerde kullanır olduk.

ÖNEMLİ DEĞİLDİ ARTIK İNSAN, KENDİYDİ İNSAN İÇİN ÖNEMLİSİ

Yaşamın kıyısında derki; Bu kadarla bitmezdi ama!

Cuma, Nisan 11, 2008

DÜŞLERDE ZAMAN

BAZEN ben ben olmak istemiyorum kendimden ayrılmak yok olmak istiyorum

BAZEN bir güç olmak istiyorum dünyayı avuçlarımla tutmak dönmesine engel olmak
Varsın yıkılsın tek bir tuğla kalmamacasına dışına çıkıp yok olmasına bakmak
Acımasızlığın sonsuzlukta kaybolduğu gülen yüzlerin bulunduğu mutlu bir dünyada varolmak

BAZEN Semazen olmak istiyorum Mevlananın ruhuna inmek varlığına dokunmak
Ney eşliğinde rabap eşliğinde dönmek dönmek dönmek benliğimden sıyrılmak
Kopmak istiyorum yüreğimden ruhum çırılçıplak Allah'a kavuşmak

BAZEN Yunus olmak istiyorum elimde kuru bir dal parçası beni tamamlayan
Dağ bayır dolaşmak aç açık kalmak kula kul olmadan bıkmadan yol almak
İçimdeki aşkı ağaçlara göklere toprağa dizelerle haykırmak boşlukta kaybolmak

BAZEN bir ağaç olmak istiyorum dağın yamaçlarında asırlık bir çınar
Yanımda koca bir dağın kuvvetini hissederek başımı alabildiğine göğe uzatmak
Fırtınalara aldırmamak yağmurda yıkanmak rüzgarlarla okşanmak

BAZEN bir taş olmak istiyorum duygu taşımamak basıp geçenlere aldırmamak
Bir balyozun vuruşlarıyla binbir parçaya ayrılmak dağılmak toprağa karışmak

Ben benden gayri düşlerimdeki zamanda kalmak

Pazar, Nisan 06, 2008

BİR İYİLİK YAP DÜNYAN DEĞİŞSİN

Çok güzel bir blogla karşılaştım, paylaşmak istedim ve aynı zamanda yayılmasına belki yardımcı olabilirim dedim.
* * * * *
*
Nisan ayının üç güzel günü:
17-18-19 Nisan
Bu günlerde hiç tanımadığımız bir kişiye, hiç beklemediği bir iyiliği yapacağız...
Hiç karşılıksız, hiç koşulsuz, hiç beklentisiz...
O gün "hiç" olacağız...
O gün kelebek olup, kelebek etkisi yaratacağız... *

http://biriyilikyap.blogspot.com/
Ziyaretten memnun kalacağınızı, katılmaktan mutlu olacağınızı düşündüm.

Cumartesi, Nisan 05, 2008

AFFETMEK KOLAY MI ?

HATA ve AFFETMEK çok güçlü iki kelime.
Dans ederken, figürler arası bir hata yapıp kavalyesinin ayağına basmak ve sonra "affedersin" demek kadar da kolay değildir açıklaması.

Bilerek yada bilmeyerek yapılan hata, yaşam üzerinde kapanmayacak yaralar açıyorsa, kendinden başkalarının yaşamlarını sarsıyorsa dahası yok ediyorsa bunun affı olamaz!

Affetmek büyüklük olsa bile, hata yapılması ne kadar kolay ise o denli çok zordur affetmek.

Düşüncesini özgürcene söyleyenlerin, yıllarca parmaklıklar arkasında kalıp yok olmalarına karşın, onlarca çocuğa tecavüz edip yaşamdan koparanların
affedildiği bir dünyada, bu kelimelerin bana çağırışımlarından kopup, dört satır mısra ile kaçmak istedim.
Affola!


Gözlerimin hatasıydı seni ilk görmeleri
Ayaklarımın hatasıydı sana ilk gelmeleri
Ellerimin hatasıydı sana ilk dokunuşları
Yüreğimin hatasıydı seni ilk sevmesi
Boynuma taktığım hata zincirinin ilk halkasıydın sen
Affetmedin ne bu hataları ne beni
Ne de ben kendi kendimi

Bu şiir bir dost, bir arkadaşıma ithafımdır.

Perşembe, Nisan 03, 2008

ÇAĞRIŞIMLAR SOBE'Sİ

Sevgili Geveze Kalem'im, "yavrum" beni ÇAĞRIŞIMLAR sobesine davet etmiş. Zevkle hemen cevaplıyorum.
Okumuş olduğum blogların çoğunda bu sobe mevcut olduğundan kimseye sobe yok.

A - Anacığım ( Hiç unutamadığım )
B - Barış ( canımın kuzusu, şu anda başka B yok benim için )
C - Cesaret
Ç - Çocuk
D - Deniz ( bildiğimiz deniz, çok severim )
E - Emek
F - Feryat
G - Güneş
Ğ - Sağırın Ğ'si
H - Hayat
I - Ispanak ( Böreği çok güzel olur )
İ - İde ( Prensesim)
J - Jiklet ( Sakız, Prensesime şekersiz falım )
K - Kitap
L - Lale ( En güzeli sarısı )
M - Hz. Mevlana
N - Nur ( İsmim )
O - Oyun ( Çocuk oyunları hala çok severek oynarım )
Ö - Özlem ( Sıkça duyduğum duygu )
P - Pul ( Çok biriktirmiştim bir zamanlar )
R - Reyhan ( Kardeşim )
S - Yavrularım ( İkisininde adının ilk harfi )
Ş - Şevkat ( Herkezin sığındığı )
T - Top ( "Op" Prensesimin ilk sözcüğü )
U - Umut
Ü - Ülkem
V - Vazife
Y - Yavrularım
Z - Zaman

Pazar, Mart 30, 2008

CANIM BEYLERBEYİ'M


Bu gece sana gelmek istedim tüm özlemlerimle
İçimdeki sızıyla gözümün yaşıyla
Beni sende bulmak istedim haykırışlarımla
Tüm acılarımı gören sevinçlerime ortak olan sen
Hani heyecanlarımı saklamıştın bağrında
Gözyaşlarımı emanet etmiştim ya çıkmazlarına
Seni sende bulmak umudu varya eskisi gibi

Bulamam sende bıraktıklarımı biliyorum
Belki kıyıda köşede kalan bir nefes
Belkide ağaçların gövdesinde bir çizik
Bu gece yollarında yürümek istiyorum yalınayak
Köşeleri tutmuş zayıf sokak ışıklarında
O direğin o sokak ışığının altında oturup
Saatlerce ağlamak
Üstüme üstüme gelen duvarlar sende yıkılsın istiyorum
Sana bıraktığım iki katlı ahşap evleri
Seni sevenlere sakladın belkide gelirsem bulurmuyum
Seni sende bulma umudu varya eskisi gibi

Sana emanet ettiğim sevdiklerimi
Sende bıraktığım çocukluğumu gençliğimi
Bu gece sana gelsem bıraktığım yerde olurmusun
Yine gelirmi sekin onsekiz vapuru
Yine çalarmı kaptan düdüğü yetişin diye
İçimdeki haykırışları duyarmısın sana gelsem bu gece
Seni sende bulma umudu varya eskisi gibi

Zaman hiç acımadı ne sana ne bana yok etti tüm geçmişi
Biliyorum sende sen değilsin artık
Değişmeyen tek yerin o yamaç o taş dikili toprak
Sevdiklerimi sakladığın toprağına kapansam
Saatlerce ağlasam
Seni sende bulsam bu gece kucak açarmısın
Seni geçmişi çok özlediğimi söylesem beni duyarmısın

Çarşamba, Mart 26, 2008

ACIMASIZ GECELER

Sessizliğin verdiği sıkıntı, yorgun olan yüreğini daha bir sıkmıştı bu gece. Yine zor bir gece başlıyordu, sabahı zor eden gecelerden biri... Yanında yatan ablası uykuya direnememiş, yarı açık gözleriyle dalmıştı az önce. Sıkıntıyla kıpırdadı, çok fazla hareket edip ablasını uyandırmak istemiyordu. Yattığı yerden gözlerini tavana dikti, beyaz kirece boyalı tavanda geçmişini arıyordu sanki. Gece lambasının hafif aydınlığı, tavanda istemediği oyunlar sergiliyordu gözlerine. İşte yine oraya sinmiş bakıyordu. Zor geçen gecelerden birinde düşlerinde görmüştü onu ama şimdi gerçekti işte! Gelmiş, karşısında olanca yalın haliyle duruyordu.
Onu düşünde gördüğü gece çocukluğu gelmişti aklına. Ne güzeldi köyleri! Taşlıktan çıkılan kapı önü, çiçeklerle dolu ön bahçesi, arkada uzanan üzüm bağları, ailesi... Neşe dolu, cıvıl cıvıl bir hayat... Evin en küçüğü olmasından dolayı sevgileri hep üzerinde taşımıştı. "El bebe gül bebe" büyümüştü. Çok söylemezlerdi sevgi sözcüklerini ama hissettirirlerdi bakışlarından, anlardı çok sevildiğini.
Sonra babaannesi, hep sırtında taşımıştı küçüklüğünde. Sırtından indirse bile kucağına alır, dizlerinde hoplatır, yerlere bırakmazdı hiç. Onu okula da babaannesi hazırlamıştı. Hazırlanmak!. Ne tuhaf hayatta her şeye önceden hazırlanıyor insan, yarını bilmeden, geleceği düşünmeden.
"Bir an sonrası yokken, bir gün, bir ay, bir yıl sonrası için bile hazırlanıyoruz" diye sessiz bir şekilde mırıldandı.
Yanında yatan ablasının sağından soluna dönerken, ışığın görüş alanı değişmiş, beyaz tavanda geçmişinden başka günleri getirmişti gözüne.
Ne hayallerle hazırlanmıştı evliliğe, mutluydu çok mutlu. Sevdiği adamla evlenecek, sıcacık bir evi olacak, çocuklarını büyütecekti. Oysa gelinliği onunla alay eder gibi tavanda takılıydı şimdi. Kısa bir nişanlılık dönemi geçirmiş, hep evliliğe, giyeceği gelinliğe hazırlamıştı kendini.


Saate takıldı bir an gözleri, daha çok erkendi, sabaha, günün ilk ışıklarına daha çok vardı. "Ne farkeder ki? Belki sabah bile olmaz bu gece," diye düşündü.
Küçük yaşta evlenmişti, sevdiğine kavuşmak için bekleyememişti fazla. Mutlu geçen evliliğini çocuklarla doruğa çıkarmak istiyor ama olmuyordu. Hazırlık yapıyordu devamlı, "işte şimdi" der olmuştu her ay. Ne çok giysi, oyuncak almış, alamadıklarını da kafasında hazırlamıştı.
Üç yıl beklemişti oğluna kavuşmak için. "Tam kaç yaşında şimdi?" diye düşünüyor olduğuna kızdı birden. "Oğlumun yaşını unutacak kadar da değil artık!"
Sesli konuştuğunu ablasının uykudan uyandığını hissettiğinde anladı. Ablası uyanmış, ses etmemiş, sadece kardeşinin elini sıkı sıkı tutmuştu. İçine bir sıcaklık yayıldı. "Uyumaya çalış," diyordu ablası fısıltıyla. Uyarısına uymak için sıkıca kapadı gözlerini, belki karanlık daha kolay yapacaktı sabahı, belki de alışması gerekliydi.
Evinden koparıp apar topar getirmişlerdi baba evine. Sevgi yumağı içerisindeydi ama kendi evinde olmayı tercih ederdi. Ne olacaksa olsun! kendi evinde olmalıydı belki de. Üç yaşına gelen oğlunu yuvaya vermeye hazırlanıyordu. Evini taşımayı düşünüyor, eskiyen eşyalarını değiştirmek istiyordu. Gelecek için hayalleri, planları vardı her genç gibi.
Gözlerini açtığında sabahın ilk ışıkları perdenin kıvrımlarından içeri sızmaya çalışıyordu. "Bu gece de bitti," diye düşündü. Yarın olmuştu işte. Bir yarın daha... Yarını var mıydı? Bilmiyordu.
Yarınlarına hazırlık yapmıştı hep, her düşüne bir hazırlık!
Ama ölüme hiç hazırlık yapmamıştı! Kim yapardı ki ölüme hazırlık.

Ölüm onu hazırlıksız yakalamıştı. Şimdi artık yarın, belki yarından da yakın yaşamı bitiyordu.
Gözleri, perdelerle kapalı pencerenin ardından güneşin doğuşunu hissediyordu.

Ve dizelere dökülüyordu düşünceleri...


Aynalar yüzüme bakmıyor artık
Işıltısını kaybetmiş her biri
Gerçeği haykırmaktan korkuyor
Yollar geçit vermiyor şimdi
Önümde düşen yapraklar kuruyan dallar
Çıkmazlarını gizliyor mahçup gibi
Oğlum yanıma gelemiyor
Dökülmüş saçlarıma bakamıyor
Geleceğinden korkuyor sanki
Dışarıda yağmur yağıyor
Anam gözyaşlarını yağmura gizlemiş
Dudakları gülümserken
Gülüşleri ağlıyor bakışları ağlıyor belli
Ölüm kapıda bekliyor
Ellerimi uzatıyorum gel diyorum
İnat ediyor yüzüme bakamıyor
Başı önünde bekliyor
Gençliğimden utanıyor belki

Cuma, Mart 21, 2008

"M İ M" ÇOCUK İSTİSMARINI DURDURUN

Sevgili Berrin çok anlamlı bir konuda beni "mim" lemiş.
Herkesin bu konuda yazması, sesimizin yükselmesi açısından çok önemlidir.
Çocukluğunuzdaki hatırladığınız ilk şarkı, şu anda dinlediğinizdeki hissettirdikleri;
Çocukluğumdan aklımda kalan ilk şarkı,
"Biz Heybeli'de her gece mehtaba çıkardık
Sandallarımız neşe dolar mehtaba dalardık"
Şu anda dinlediğimde, çocukluğumu ve evde annemin mırıldanarak söylemesi, genç yaşta hayata veda edişi ve onu çok özlediğimi hissettirir.
* * * *

Dünün çocukları, bugünün gençleri, bugünün çocukları yarının gençleri.

Geleceğimiz çocuklarımız...
Çocuklarımızın ilk durağı olan evleri ve aileleri yetişmeleri açısından en önemli etkendir. Güvenli, saygılı, kendini aşmayı bilen bireyler yetiştirmek aileye düşen ilk görevdir. Doğduğu andan itibaren birey haklarına sahip olan çocuklarımız, haklarını bilerek yetiştirilmeli, savunmasını öğrenmeli, sözlerinin dinlendiğini bilmelidirler.
Ebeveyinlerin çocuk ihmali çocuk istismarlığını getirir.
Fiziksel cezalar alan çocuklar, kaba gücün etkin bir yöntem olduğuna inanarak büyürler. Aile içi geçimsizlik, yoksulluk, şiddet ve alkol ile tanışarak büyüyen çocukların, ruh sağlığı yaşamı ve kişiliği üzerinde çok önemli etkisi vardır.
Ailelerin yetersiz olduğu durumlarda devletin yardımı gereklidir. 1990 yıllarının sonunda hayatımıza giren "çocuk hakları sözleşmesi" ne yazık ki sözleşme olarak kalmış, icraat Türkiye sınırları içinde yerini bulmamıştır.
Yokluklarla mücaadele eden aileler, yoksulluklarının yanısıra çok çocuk yaparak körpecik fidanları hiç acımasızca ayak altına almaktadırlar.

Dünyada "çocuk istismarı" çok yapılan bir ülke olduğumuzdan, bizlere düşen görev eğitim, eğitim, eğitimdir.

Markete sigara almaya gönderilen çocuk uyuşturucuyla tanışır.
Oniki yaşına gelince, tekstile çalışmaya gönderilen çocuk yanlış cinsellikle tanışır.
Kağıt, kalem yerine oyuncak tabancayla oynayan çocuk şiddetle tanışır.
Oyun parkları yerine mendil satmaya gönderilen çocuk hırsızlıkla tanışır.

Lütfen bakacağımız kadar çocuk sahibi olalım ve lütfen her çocuğa birey olarak saygı duyalım.

Ne yazık ki çocuk istismarlığı geleceğimizi hızla karanlığa götürmektedir.
doctus
Yeter artık! ve "ÇOCUK İSTİSMARINI DURDURUN" diyelim ve elbirliğiyle durduralım.

Bende yaşamın kıyısında olarak Sevgili GEVEZE KALEM, Sevgili ZEVZEK ZEVZEK ve Sevgili ADMİN'i "mim"liyorum.

(Bu mimi yanıtlarken yazınızda lütfen ÇOCUK İSTİSMARINI DURUDURUN sloganına yer verin ve banner'ın sevgili artemis'in sayfasındaki kodunu sayfanıza kopyalayın.)

Çarşamba, Mart 19, 2008

" S O B E "

Sevgili arkadaşım Hatice beni "Sobelemiş"
Sevgilerimi iletir, memnuniyetle cevaplamaya çalışacağım.

Yemeği ve yapmayı en çok sevdiğiniz yemek;
Aslında yemek yapmayı ve yemeği seven bir yapım olmasına karşın, bunca yıldan sonra "bıkkınlıktan olsa gerek" ne yemek yapmayı seviyorum nede yemek yemeği.
Yine de sarma ve köfte her zaman tercihimdir.


Evliliğiniz evlenmeden önceki beklentilerinizi karşıladımı? Şimdiki aklınız olsa yine evlenirmiydiniz?
Evlenmeden önce ne evlilik hayalleri kurdum ne beklentiler düşledim. Çünkü idaallerim çok değişikti, hiç evlenmeyecek idallerime kavuşmak için mücaadele edecektim. Olmadı!
Şimdiki aklım olsa "hiç evlenmezdim" düşüncesi bile hemen dikkatimi, evliliğimden şu anda sahip olduklarıma çevriliyor. Onlarsın bir yaşam olmazmış diyebilirim.


Seçme şansınız olsaydı başka bir ülkede yaşamak istermiydiniz?
Başka ülkeler görmek, gezmek, aylarca da kalmak isterdim. Devamlı gidip gelmek çok çok güzel olurdu. Ama asla devamlı yaşamak istemezdim.

Günün en çok hangi vaktini seversiniz? Neden?
Günün son saatleri olan 22.00 ila günün ilk saatleri olan 2.00 saatleri arasını çok severim. Kendimin kendine daha çok zaman ayırdığı için olsa gerek.

En son okuduğunuz kitaplar hangisi? Tavsiye edeceğiniz başka kitaplar varmı?
Şu anda okuduğum Ayşe Kulin'in "Veda" isimli kitabı, çok güzel bir anlatımla Osmanlı tarihinin sonlarında yaşananlara değiniyor Ayşe Kulin ve Murat Bardakçı'nın tarihi arşivinden yararlanarak, aynı zamanda büyük dedesinin yaşadıklarını anlatıyor.
Bir evvelki ise, "Ömrümden uzun ideallerim var" kitabı. Vehbi Koç'un kızı Suna Kıraç'ın başladığı ama rahatsızlığı dolayısiyle sonlarının eşi İnan Kıraç'ın yardımlarıyla tamamladığı kitap. Çok saygı duyarak okuduğum bu kitapı herkese tavsiye edebilirim.
Sekiz yıl evvel geçirdiği ALS hastalığı nedeniyle dünya ile ilişkisi sadece iki gözü olan Suna Kıraç, babası Vehbi Koç'un gençlik yıllarından itibaren yaşamını kaleme almış, kendi çocukluğunu, gençliğini, ideallerini, çalışmalarını yazmış ve hastalığına uzanan bedenini gözleriyle anlatmış.

Sevgilerle,

Perşembe, Mart 13, 2008

SÜRGÜNE GİDEN GÖNLÜ VURGUN


Sabahın ilk gün ışıklarıyla kalkmıştı, evdekileri rahatsız etmemek için çok dikkatli davranıyor, parmak uçlarında geziniyordu. "Çok yorgunum," dedi mırıldanır gibi. Gece hiç uyuyamamıştı, geç gelmiş ve biraz da aldığı alkolün etkisiyle, kafasına üşüşen düşünceler serseme çevirmişti geceyi. Uyumaya çaba göstermiş ama uyuyamamıştı. Sağa sola döndükçe kafasının altındaki yastık bile isyan edercesine dertop olmuştu.
"Keşke kalkmasaydım, bir-iki dönüşten sonra belki uyuyabilirdim," diye düşündü. O ne yapmıştı peki? Yataktan kalkmış, üstüne de bir şey almadan camın cumbasına oturmuş, kafesi de yarıya kadar açmış ve sigara üstüne sigara içmişti.
"Ah bugünü ve geceyi bir atlatsam..." Yine kendi kendine mırıldandığını hissetti. Başı çatlarcasına ağrıyordu.
Yeleğini giymiş, köstekli saatini de cebine yerleştirmişti, çıkmaya hazırdı artık. Tahta merdivenlerin gıcırdamaması için destek alırcasına elini duvara dayadı.
"Kahvaltı etmeden mi çıkıyorsun?" diyen ablasının sesiyle durdu. Ablası sabahlığının kuşağını bağlarken bir taraftan da çıplak ayaklarına giymek için terlik arıyordu. "Niye erken kalktın, bu saatte dükkanda ne yapacaksın, akşam da geç geldin, bir türlü konuşamıyoruz, bu meseleyi bitirelim, böyle olmaz oğlum, kaçmakla bir yere varılmaz, dur sana çay yapayım, çay içerken konuşuruz ," diye arkası gelmez bir şekilde sözcükleri sıralıyor, cevap beklemeden günlerce konuşmak istediklerinin özetini yaparcasına konuşmasına devam ediyordu. "Çok iyi bir kızcağızmış, kimi kimsesi de yokmuş, iyi eş olur diyorlar, bugünlerde bir gidip göreyim diyorum."
Bir ayağı merdiven başında, bir ayağı ilk merdivende, ablasının hem terliğini araması, aynı anda bir saatlik konuşmayı bir dakikaya sığdırması başının ağrısını artırmıştı. "Abla!" diyebildi sadece. Abla devam ediyordu. "Böyle olmaz, artık otuz yaşına geliyorsun, evin barkın olsun, sen de çoluk çocuğa karış istiyorum."
"Başım çok ağrıyor, dükkan da kirli, biraz erken gidip temizlemek istiyorum, müsaade ederseniz, akşam gelince konuşmamız mümkün mü?" diyebildi sadece. Ayağına terliğini bularak giyen, sabahlığının kuşağını da en nihayet bağlamış olan abla, kardeşinin yanına gelip yanaklarını öptükten sonra, "Hayırlı işler olsun, akşam bereketinle dön," diyerek yolcu etti kardeşini. Aynı zamanda arkasından yine iki lafı eklemeden edemedi, "Akşama erken gel konuşalım."
Kardeşi çıktıktan sonra abla, eşi ve okula gidecek çocukları için kahvaltı hazırlıklarına başladı. Aynı zamanda kardeşinin erken gidişi hakkında kendi kendine yorum yapmaya başladı. "Sokağın kızlarından mı kaçıyor acaba, yoksa yoksa yine o kadın için mi bunca sıkıntısı? Nesi var bu çocuğun? Allah'ım günlerdir bir hayalet gibi gelip gidiyor".
Çok yakışıklıydı kardeşi, onun geliş gidiş saatlerini bilen sokağın bütün kızları kafes arkalarına üşüşür geçişini seyrederlerdi, her fırsatta. "Abla, abla?" derler kendi peşini de bırakmazlardı. "Şu güzel kızlardan birine gönül vermedi de gitti dul bir kadına gönül verdi," diye hayıflandı. Neyse ki geçenlerde bittiğini söylemişti. "Hem büyük, hem dul, benim kardeşime göre değil!" Kendi kendine bir söylenip, bir düşünüp çayı demledi, kahvaltıyı hazırladı.

Marangozhaneye girdiği zaman gerçekten çok dağınık bırakmış olduğunu gördü ama toplamak temizlemek yerine kafasını iki elinin arasına alarak bir tahtanın üzerine çöktü. Başının ağrısını geçirmeye çalışarak şakaklarını hafif hafif ovaladı, yok geçmiyordu bir türlü...
Aradan ne kadar zaman geçti bilmiyordu. Kalktı kapıya doğru yürüdü, tam kapıdan çıkmak üzereyken, dükkanın açıldığını gören kahveci çırağı çay getirdi. "Ben de çay içmeye geliyordum, çok iyi oldu" dedi ve ekledi, "Dur biraz, iki satır yazı yazayım da, benim aşağıdaki eve götür." Kahveci çırağı hafif tebessüm ederek, "Tamam abi, zaten o tarafa yolum var, veririz yengeye," dedi.
Kahveci çırağı çıktıktan sonra çayını bitirdi ve kaçınılmaz olan dağınık dükkanı toplamaya başladı.
Kafasına düşüncelerin bir gidiyor biri geliyor, bitirmek istediği işi kendine mazeret arar gibi, sorularının cevaplarını da kendi veriyordu.
"Bitirmeliyim artık, bir sene oldu neredeyse."
"Zaten başlaması hataydı, oldu bir kere."
"Hiç bir ümit vermedim ama, o her şeye razı oldu."

Çok sevmişti onu genç kadın, o da sevmişti, sevmişti de keşke bu türlü olmasaydı. Bu şekildeki birliktelikleri hiç hoş değildi. Genç kadının ona olan sevgisi, hiçbir karşılık beklemeden evini açışı, beraberlikleri hepsi bir anda olmuştu. Kendi de kapılmıştı işte. Sonra aradan geçen zaman ikisini de sevgiye boğmuş, değer yargılar önemsenmemiş, kimseleri umursamaz olmuşlardı. Her beraberliklerinin sonunda, "Bu son olsun," düşüncesiyle ayrılmış sonra yine sevgisine yenik düşüp ona dönmüştü. Evlenmek istiyordu genç kadın, sevgilisini sıkmadan arada bir dile getiriyor, alacağı cevabı bildiği için hemen susuyor, başını öne eğerek, "Bu sevgin de yeter bana," diyordu. Çok acı konuşmuştu sevdiği kadına karşı, onu sıkan buydu.
"Bugün benimle hesapsız birlikte olan birini nikahıma alamam, karım diyemem, ben bu güveni duyamam!" demişti.
Her şeye razı olacak kadar çok seviyordu genç kadın onu. Bunu fırsat bildiği için de kendi kendine kızıyor, sona erdirmeye çaba gösteriyor ama sevgisi de bunu engelliyordu.
Başının ağrısı geçmemiş daha da artmıştı sanki. "Bu gece bu işi bitirmeliyim, hem ona hem kendime yazık ediyorum, kangren olan parmağı keserler," düşünce kararlığı biraz içini rahatlattı.
Kapının tokmağını çalmış açılmasını beklerken içeriden seke seke gelen neşeli ayak sesleri biraz içini burktu. "Hayır vazgeçmemeliyim," diye düşündü. Kapı açıldığı zaman içeriden nefis yemek kokuları geliyordu. Genç kadın kahveci çırağının getirdiği pusuladan sonra akşama hazırlık yapmış ona güzel mezelerle dolu bir akşam sofrası hazırlamıştı.
Birliktelikleri ikisine de huzur veriyordu, birlikte yemek yiyorlar, biraz alkol alıyorlar, eğer denk düşerse radyodan yayılan fasıla eşlik ediyorlardı.
Genç kadın beraber oldukları geceler hiç uyumaz sabaha kadar sevdiğini seyrederek geçirirdi.

Yemeğin sonuna doğru bir kadeh daha içmek istediğinde,
"Çok oldu," dedi genç kadın.
"Bırak içeyim, bu gece sana vedaya geldim. Artık ayrılma zamanıdır, uzadıkça daha çok çıkmazlara giriyoruz, her son dediğimiz yeni başlangıçlara giriyor," diyerek içmesine devam ediyor, başı önünde mezeleri çatalının ucuyla karıştırıyordu.
"Bırak gideyim, sonu yok bunun hem ben senin sevgine layık değilim, hem bu durumda sana da kötülük yapıyorum." Yavaş yavaş içkinin verdiği uyuşuklukla devam etti " bu gece son daha sonrası yok."
Gözleri nemli dinlemişti genç kadın bütün bu söylenenleri, konuşmaya çalıştı birkaç kere ama hiç sesi çıkmamıştı. Sonra yavaşça yerinden kalkıp sevdiğinin yanına geldi, başı önünde konuşan sevdiğinin yüzüne eğilerek, "Ben sana her şeyimle, yüreğimle vurgunum. Sen beni sürgüne yolluyorsun, haksızlık bu!" diyebildi.

Sabah burnunun ucuna hafif hafif esen bir rüzgarla uyandığında gün ağarmıştı. "Sızıp kalmışım," diye düşündü. Kendini toparlamaya çalıştı, ne olduğuna anlam veremiyordu, kendine tam gelememişti henüz. Akşam ne olmuştu diye düşünmeye çalışırken onu gördü.

Tam başucunda boynuna geçirdiği bir iple kendini asmıştı sevdiği, asıldığı yerde sallanıyor, sallantısı yüzüne doğru esinti yapıyordu.
Ve bitmişti beraberlikleri işte, yıllarca sürecek bir vicdan azabı bırakarak.



Pazartesi, Mart 10, 2008

İYİ Kİ DOĞDUN PRENSESİM

Hoşgeldin Prensesim...

Sevinç ve heyecanla geçen bir gecenin gün doğumu... Bir başka doğmuştu güneş, o çok güzel ilkbahar sabahında, kuşlar bir başka ötüyor, ağaçlar hafif esen rüzgarla bir başka oynaşıyordu.

Biz ise çok karışık duygulardaydık. Kalbimiz bulunduğu kafesin içine sığamayacak şekilde çırpınıyor, nefesimiz yayılan dudaklarımızın kenarından ıslık çalar gibi çıkıyor, sana kavuşmaya koşuyorduk.

Hoşgeldin Nar Çiçeğim...

O an! hemşirenin kollarında girdin bebek odasına. Dışarıdan bakan bizler, aklımız henüz ameliyathanede bulunan annende olmasına karşın, sevinç çığlıklarıyla karşıladık seni. İşte şimdi oradasın yıkanıyorsun, şimdi saçın taranıyor, süslüyorlar seni nar tanem bize beğendirmek istiyorlar sanki.

Sen mi? Çığlık çığlığasın! Bağırışların bebek odasını kaplamış. Tüm bebekler, "Geldinse geldin! Biz de geldik biraz önce. Ne bağırıyorsun?" dercesine susmuşlar.

Sen durmak nedir bilmiyorsun, bizlere dönüp "Daha bu ne ki? Neler göreceksiniz daha, durduğunuz yerde duramayacaksınız, peşimi hiç bırakmayacaksınız. Yanımda getirdiklerimi hele bir tadın, nasıl bir şeymiş bir görün, öğrenin sevginin bu çeşidini de," dercesine bağırışlarına devam ediyorsun.

İşte, teyzen şu köşede çığlıklarının hiç bir karesini kaçırmamacasına 'kameramancılık' oynuyor, deden beni yeni görmüş gibi gelip gidip sarılıyor, benim ise gözüm sende, tanrıya dua ediyorum. Bir tarafta büyükbaban, babaannen...

Şimdi sen babanı sorarsın, evet canımın içi, baban da seni aylardır bekliyordu ama o an yanında yoktu çünkü yıllardır elini hiç bırakmadığı, bırakmayacağı annenin yanında yine elini tutmuş toparlanmasını ve birlikte seni kucaklayacakları ânı bekliyordu. Artık hiç ayrılmayacak bir üçlüsünüz meleğim.

Hepimizin en yeni duygusuydun, hiç tatmadığımız bir duyguydun sen prensesim. Gelirken getirdiğin sevgiye hiç doymuyoruz meleğim.

Seni sana anlatamam nar tanem, sen anlatılamaz yaşanırsın.
Ben seni sevmiyorum ilk tanem ben sana aşığım.

Durusun dupduru, dağların doruğundaki kar misali
Güzelsin çok güzel, gözlerin iki boncuk tanesi
Sevgisin sevgilisin, sevgi dolu minicik yüreğinle
Doldurdun yaşamımı o ufacık bedeninle, sen canımsın
Ufacık ellerin büyürken avuçlarımda içimdeki sıcaklıksın
İyi ki doğdun iyi ki bizim torunumuzsun, iyi ki varsın...

Beşyıl geçmiş nar çiçeğim, geçen sanki beş dakikalık zaman
Kum taneleri kadar çoğalsın ömrün, sağlıklı, mutlu yaşam
İçimize verdiğin huzur, mutluluk, sevgi seninle olsun
İyi ki doğdun iyi ki varsın iyi ki bizim torunumuzsun
Prensesim nice güzel yıllara, DOĞUM GÜNÜN KUTLU OLSUN!

Bak, dedeni de getirdim sana, o da sevgisini dökecekmiş satırlara;

Canımıza, Yaşama Sevincimize, gülen yüzümüze ve...
Bizi bu dünyada en mutlu eden biriciğimize İde'mize...
Can yavru, seni anlatmak, seni yazmak öyle çok kolay değil. Sen bize, hele hele dedene neler yaptın bir tanem. Önce benim gibi huysuz bir adamı muma çevirdin, yetmedi kırk yıllık takımımı değiştirttin. Daha da ileri gider misin bilemiyorum ama, neyse...

Gamze yanaklı, ben çevremdeki dedelere sordum, "Yaşlanmaktan memnun musunuz?" diye. Aldığım cevap hep "Hayır," oldu. Senin arkadaşların da bu soruyu dedelerine sorabilirler, büyük ihtimalle alacakları cevap "Hayır," olacaktır. Halbuki senin deden yaşlanmaktan son derece memnun ve mutlu. Çünkü ben yaşlı olmasam senin gibi dünya güzeli bir torunum, küçücük bir tapınağım olamazdı ki.

O yüzden iyi ki doğmuşsun küçük boncuğumuz, iyi ki varsın ciğerparemiz...

Seni çooook ama çoooook seven Deden..."

Cumartesi, Mart 08, 2008

DÜNYA KADINLAR GÜNÜ KUTLU OLSUN

8 Mart 1908 de yanan 129 işçi kadının anısına Saygıyla,

Perşembe, Mart 06, 2008

DUVAR OLABİLİR MİYİZ?

Elindeki kitaba çok dalmış gözükmesine karşın, gözleri satır boşluklarında geziniyordu. Her okuduğu üç satırı anlamak için tekrar başa dönüyor, okuduğu yeri bir daha okuyor, her satırı anlamak istercesine kendi kendine tekrar ediyordu. Bahçeye açılan kapı eşiğine oturmuş, eşiğin alçak oluşundan uyuşan bacaklarını hareket ettirmek için ritimle ayaklarını yere vurur gibi yapıyordu.

Eylül ayının hafif rüzgarı, oturduğu yerden vücuduna ürperti vererek bir gidip bir geri geliyor, üşütüyordu ufacık narin bedenini. "Üstüme bir hırka almalıyım," diye geçirdi içinden. Evet almalıydı, hiç içeri girmek istemese de, "olsun," dedi kendi kendine, "uyuşan ayaklarımı da açarım biraz," diye düşündü.

Yeri kaybolmasın diye bir parmağını kitabın arasına sıkıştırmış, bir eline de hırka almış kapı eşiğine dönerken üst katta yatan annesinin çığlıklarını, bağırtılarını duydu. Adımlarını hızlandırarak koşarcasına bahçeye açılan kapı eşiğine döndü, kitabını eline aldı ve eşiğin dip köşesine kendini sıkıştırırcasına oturdu.
Tekrar kitabını okuma çabasına dalmışken duyduğu bir ayak sesi ile başını kaldırdı, yanına gelen annesinin uzak akrabalarından olan teyzesiydi. Genelde sert bakışlı olan bu teyze bu sefer daha bir sert bakıyordu kendisine.

"Annen içeride son günlerini yaşarken sen burda oturmuş kitap mı okuyorsun?" diye azarlar bir ses tonu ile çıkıştı.

Sararmış bir yüzle bakışlarını dikti teyzesinin yüzüne. Ne istiyorlardı ki? Daha bir hafta evvel annesinin öleceğini, istemiyerek kulak misafiri olduğu konuşmalardan duymuş, ağlamış, çırpınmış, gözyaşları geceler boyu sürüp gitmemiş miydi? Ne demişlerdi o zaman, "Sakın ağlama, annen duymasın daha çok hasta olur, üzülür. Onu bu durumda üzmek istemessin sen, kuvvetli olmalısın, kardeşlerinin sana ihtiyacı var." Şimdi ise bu kızma nedendi?

Teyze ses tonunu biraz daha alçaltarak,
"Sanki karşımda duvar var, duvarla konuşsam daha iyi," diyerek söylene söylene içeri geri döndü.

Daha on dört yaşındaydı, ne büyük ne küçüktü. Çok fazla yük bindirmişlerdi üzerine, büyük sanıyorlardı onu. Ama teyze iyi bir söz söylemişti. Duvar gibi olmak... "Niye olmasın, belki çok daha kolay olur her şey," dedi içinden bir ses. Olunabilir miydi?

Duvar gibi güçlü olmak... Olunurdu tabii, sırtını yaslayanlara güç verir duvarlar yerinden hiç kıpırdamadan.
Duvar gibi koruyucu... Sıcaktan, soğuktan, kaçışlardan, kötülüklerden korur duvarlar. Ona ihtiyacı olanları daima korur, hiçbir karşılık beklemeden.
Duvar gibi sırdaş, duyup da duymamak, görüp de görmemek gibi. İçinde kalır her bir şey, saklar gördüklerini, söylemez duyduklarını, isyanları yoktur kabullenirler herşeyi.
Duvar kadar soğuk, tüm duyduklarına tüm gördüklerine karşın asaletini korur duvarlar, dimdik ayaktadırlar. Soğukluğu sadece yüzeydedir, içine girilince harçları, tuğlaları, kireçleri sıcaklık verir, hissetmek istiyenler için.
Ve duvar kadar rengarenk, isteyen nasıl görmek isterse o renk.

Yumuşacık dokunuşlarla yenilenir duvarlar, tüm yazılmış, çizilmiş, hırpalanmışlarını içinde bırakarak.

Yerinden usulca kalktı küçük gençkız, elindeki kitabı nerede kaldığına bakmadan özenle kapatarak içeri doğru yürüdü, yerine bıraktı. Sonra annesinin yattığı odaya girdi ve annesi son nefesini verene kadar yanından ayrılmadı. Annesinin tüm çığlıklarını, bağırışlarını içine atarak beşinci duvar olmuştu bu dört duvarlı odada.

Yaşamın kıyısında der ki, her duvarın ayrı bir yaşamı vardır, içinde yaşanılanlarla saklı kendisine ait.

Pazartesi, Şubat 25, 2008

İLK BAHAR

Mevsimlerin en güzelidir ilkbahar adı gibi 'ilk' başlangıçtır.
Sevinçler, coşkular sular her bir çiçeği. Gonca verir sevgiler, rüzgarı nazikçe sarar bedeni, güneş bir başka ısıtır, çiçek kokuları sarar her bir yanı. Seversen İlkbaharın da, Yazın da
Sevilirsin Sonbaharın da , Kışın da.
İnsan ömrünün, bir yıla sığdırılmasıdır mevsimler.

Gençliktir, taze kokudur, durudur, uyanıştır, varoluştur. Sevgi sıcaklığının yüreklere sahiplenişidir İlkbahar.

Sıcacıktır, duygular sarıp sarmalar bedeni, dolu doludur, denizin dalgaları gibidir yaşam ,en sıcak varoluşları kucaklamadır, ne geriye ne ileriye bakılmadan geçen yoğun zamanlardır Yaz.

Hüzündür, adı üstündedir 'son' bir hamleyle bahar yaşama sevinci kaplar yürekleri, geriye bakmaya başlanır, bırakılan güzelliklerin taşıdığı oluşumlar yaz sonrası toprağa düşen yağmur kokusu gibidir, huzur verir bedene Sonbahar.

Tükeniştir, bitiştir. Soğumuştur artık ömür, ne vazgeçile bilinir ne devam isteği gelir. Soğuk ve kar toprağı kapamıştır. Altında yeniden doğacak filizler bırakan kış,  ilk ışıkları ile uyanan bebek gibidir toprak, güneşe aç, anaya muhtaç.

Adı İlkbahardır
Çiçek kokuları şiir yazdırır
Meltem rüzgarları beste yaptırır,
Yıldızlar geceye huzur dağıtır
Güneş sevgiye tohum eker
Toprak yüreğindekileri serer
Koyunlar kuzusuna kavuşur
Çimenler güneşine

Yaşamın kıyısında der ki:
Bir de piknik yapmak için, ilkbaharın görüntüsünü bozup, doğanın tüm güzelliğini
yok edip kirletenler olmasa.


Salı, Şubat 19, 2008

AYNA - KELİME OYUNLARI


İyi dostu olanın aynaya ihtiyacı yoktur.
Hz. Mevlana


Cantanem Prensesim'e,

Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, deve tellal iken, pire berber iken, ben babamın beşiğini tıngır mıngır sallar iken, çok uzaklarda ufak mı ufak bir köy varmış. Bu köydeki evlerden birinde dünyalar güzeli ikiz kızı olan bir kadın yaşarmış. (Prensesim, ''Kızların ismi neymiş?'' diye sorar şimdi.:)) Gün geçtikçe büyüyen, büyüdükçe güzelleşen Elif'le Ekin'i köydeki kötülüklerden korumak isteyen anneleri, köyün uzağındaki ormanın içinde bir kulübe yaparak taşınmaya karar vermiş. Bir at arabası bularak eşyalarını yüklemiş, kızlarını da kucağına alarak tutmuş ormanın yolunu. Kulübeye varan anne, kızlarını koyunlarının yanına bırakarak başlamış eşyaları yerleştirmeye, eşyalarının arasında eline geçen aynaya son kez bakarak, "Artık sana ihtiyacım yok, iki aynam var benim," diyerek sandığının dibine bırakıvermiş.
Kızlarının her ihtiyacını çok iyi bir şekilde karşılamak için gece gündüz çalışmaya başlamış anne. Yiyecekleri için gündüz toprakla uğraşır, eker biçer, gece de yün eğirir kızlarına giysi hazırlarmış. Anne ve kızları çok mutlu yaşarlarmış, anne kızlarının güzelliğine hayranmış, kızları da annelerine. Kızlarına, "Güzellerim benim," dedikçe Elif'le Ekin aynı anda, "Sen daha güzelsin anneciğim," derlermiş.

Günler ayları, aylar yılları kovalayıp gitmiş. Güzeller güzeli Elif'le Ekin büyümüşler, (Prensesim yine sorar kaç yaşına gelmişler?diye) on yaşına gelmişler.
Elif'le Ekin bir gün oyun oynamak için sandığı karıştırırken aynayı bulmuşlar ve merakla bu nedir diye bakmışlar.
Elif bakmış şaşırmış, "Aaa burada sen varsın!" demiş Ekin'e.
Ekin almış bakmış, "Yok sen varsın," demiş.
Bir Elif, bir Ekin bakmış ellerindeki cama, karar verememişler bir türlü.
O sırada tarladan, üstüne, başına püskülleri yapışan bir kucak mısırla anneleri gelmiş. Daha mısırları yerine bırakmayan annelerinin kucağına atılmış hemen Elif'le Ekin.
"Anne sandıktan bir cam çıktı üstünde aynı Elif var!" demiş Ekin.
Ekin atılmış hemen, "Hayır anne Elif var, bana inanmıyor,'' demiş.
Anneleri gülmüş ve bu camın bir ayna olduğunu, kim yüzüne tutarsa kendisini göreceğini anlatmış.
Elif'le Ekin yine şaşırmış, her zamanki gibi aynı ağızdan sormuşlar.
"Peki biz birbirimize niye bu kadar benziyoruz?" diye.
"İkinizin de yediği ekmeğin hamurunu huzurla mayaladım, ikinizinde sütüne aynı ölçüde sevgi kattım, ikinizin aşını tek yürekte pişirdim onun için siz bu kadar benziyorsunuz," demiş anne.
Bir hayran hayran aynaya, bir annelerine bakan Elif'le Ekin yine bir ağızdan "Gerçekten biz senden daha güzelmişiz," diyivermişler. Anne gülerek,
"Hem de çok güzelsiniz çünkü ben her akşam siz yattıktan sonra güzelliğimi aynanın sırları arasına sakladım, bozulmasın da baktığınız zaman güzelliğinizi görün istedim" demiş.

Masal da burda bitmiş.
Gökten üç elma düşmüş,
Aynaları bırakıp yavrularına bakan tüm annelerin başına.

Yaşamın kıyısında derki;
Prensesim benim masallarımı çok severek dinliyor,bir tanesinin kalıcı olmasını istedim.

Cumartesi, Şubat 16, 2008

SOBE

Sevgili Dilek beni sobelemiş.

Geç kalınmış bir teşekkür borçluyum. Zaman aşımına uğramadığı düşüncesiyle yazmaya çalışacağım.

Sobenin konusu olan "nefesimi kesecek anlar" kısmını az değiştirerek "nefesimin kesildiği an" olarak aktaracağım. Ben, güzel nefes kesen anları doyasıya yaşadım. Yavrularımın sınav sonuçlarının listelerde yazılı olması, mezuniyetleri, kep atışları, gelinlik giydikleri an, Mimar olan kızımın Yeditepe Ünüversitesi Edebiyat bölümü bina projesinin yapımın tamamının kendine ait olarak açılış günündeki anı, torunlarımın doğduğu an, ilk adımları gibi, asla unutulmaz anlar ve gerçekten nefes kesen anlardır.

Mutlu olunur seviçten ağlanır, gülünür. Nefesimin kesildiği an denir ama gülmek ve ağlamak da nefes almak olduğunu ben gerçek nefes almadığım bir an yaşadıktan sonra anladım. Allah'ın böyle bir anı bir daha ben dahil hiç kimseye yaşatmamasını dilerim.

NEFESİMİN KESİLDİĞİ AN
1993 yılının Nisan ayı, hava sıcak soğuk karışımı bir bahar günü. Her gün tekrarlanan sabah telaşı ardından işe gitmek için evden çıkışım, işe varışım. İş yerindeyim, günaydın faslından sonra masama oturdum. Yeni bir gün başlıyordu ve işim çoktu. Çok düzenli olduğum için bir gün evvel işten ayrılmadan ertesi günün ilk yapılacak işlerini bilgisayarıma listelemiştim. İlk önce bilgisayarımı açtım, sırasıyla işlerime başladım. Önce kasa açılacaktı, açtım, içinden cep kasayı çıkartarak kasa görevlisi elemanıma teslim ettim. İçinde bulunması gereken az bir parayı, saydım aldım, saydım verdim sistemiyle devrettim. Listedeki ikinci işim, elektrik faturalarının ödenmesi, kasamı açarak içinden 37.500.000 Tl.yi ayırarak disiplinli bir şekilde elektrik faturalarına sardım ve çekmeceme yerleştirdim, saat 9.30 gibi ofisboy elemanını çağırarak yatırmaya yollanacaktı. Sonra maaşlar ödenecekti. O zamanlar banka işlemleri daha bu kadar kolay değildi, onun için bir gün evvelden maaşları ve elk. parasını ayırarak bankaya göndermemiş, sabah ödenecekleri kasamızda bırakmıştım. Diğer elemanımızın gürültülü bir şekilde bilgisayardan çıkardığı ücret bordrosunu (eskiden bilgisayarlar sessizliği pek sevmaz var gücüyle gürültü çıkarırdı) alarak kontrol etmek üzere masama yaydım ve başımı öne eğerek başladım kontrole, bu arada gelen çayımı da yudumluyordum. Saat 9.30 gibi ofisboy elemanını elk. idaresine göndermek için masamın yanındaki zile bastım, bunları yaparken gözüm yaptığım işte olduğundan kafamı hiç kaldırmıyordum. Ofisboy elemanı gelmemişti aslında çok dakik bir çocuktu , yine zile bastım ve sanırım 3 dakika gibi bir zaman sonra kapıda ayak seslerini duyarak neredesin demek için kafamı kaldırmıştım ki! karşımda beresini gözünün hizasına kadar çekmiş, montunun yakalarını kaldırmış, saçı sakalı birbirine karışmış elindeki silahını bana doğru uzatmış bir adam. İşte o an! nefesim kesilmişti, gerçekten kesilmişti, nefes alamıyordum, kalbim durmuş atmıyordu. Kalbim atmıyordu ama beynim anlık düşünülmeyecek kadar çok çalışıyordu.

"bu adam buraya kadar nasıl geldi" "gelirken idari amirin odasından sonra satış ofisinden geçmesi gerekli" " içeride kimse yok muydu ofisboy nerede, çaycı nerede " "vurursa ölür müyüz yaralı mı kurtuluruz, çocuklarım eşim ne yapar" "ayaklarıma felç geldi böyle mi kalırım" "hırsızlık için mi geldiler yoksa terörist mi?" aklımdam hızlıca geçen düşünceler, saatler kadar uzun geçen bir an. Belimden aşağısı tutmuyordu sanki felç olmuştum.
" ayağa kalkın" diyordu karşımdaki, ama nasıl ayaklarım tutmuyordu ki.
" kasayı aç " diye kükredi . Ben gayriihtiyari ileride kasa elemanının masası üzerinde duran çep kasaya çevirdim gözlerimi, sanki adam yanıbaşımda duran koskoca kasayı görmüyordu. Kalkın ayağı emrinin tekrarı ile kendimize gelen üç kişi aynı anda ayağa kalktık.
Sonra çep kasayı açtı, içindekileri aldı, fax ve telefon bağlantılarını kopardı ve yine yanı başıma dikildi "aç kasayı" kalan gücümle kasayı açtım kenara çekilmek istedim, " kıpırdama" Allahım, "al parayı git işte ne istiyorsun daha" diyeceğim ama nasıl.
Paraları alan soyguncu önüne bizleri de katarak satış ofisine doğru yöneldik. Benim merak ettiğim içerideki yedi kişi de ikinci bir soyguncunun silah tehditi altında ayakta duvara dizili duruyorlardı. Hepimizi duvara yüzümüzü döndüren iki kişi dışarıdan gelen ıslık sesiyle içerideki işlerine son vererek, arkamız dönük olduğundan görmediğimiz bir şekilde gittiler.

Kendimize gelen bizler, Astsubay emeklisi idari amirin belinden çıkarttığı silahla soyguncuların peşlerinden koşmasına bir anlam verememiştik. Güvenliğin gelişi, emniyete haber veriş, polislerin gelişi. Neyse sıralama onu görüyorduk. Biz bithap düşmüştük ama bizi gören yoktu illa prosedür işliyecekti. En acısı da bizlerin polis minübüsüne bindirilerek 2.şubeye götürülüşümüzdü. Soyguncular parayı almış yollarını tutmuş gidiyorlardı, biz ise suçlu gibi 2. şubeye götürülüyorduk. Trafikte giderken sanki yollardaki tüm insanlar beni tanıyor gibi utancımdam kafamı öne eğmiştim. Şubede önce sorgulama, ifade veriş, bir odada içinde yüzlerce resim olan klasörlere bakmamız, saatlerin geçişi. Nasıl tanıyacaktık ki soyguncuları, elindeki sihahtan yüzüne bakacak halimiz mi vardı? Adalet sistemimiz buydu, suçlu yolu almış biz tutuklu kalmıştık. Açlığımızı bastırmak için simit almamız için dışarı çıkış izni bile verilmemişti. Ailelerimize telefon bile edememiştik.

Akşam olmuş suçsuzluğumuz ispat olmuşcasına , bizi merasimle getirtilen şubeden lütfen çıkartmışlardı. Bitap bir vaziyette yollara düşmüştük. Daha çile bitmemişti, işyerine gidilecek toplanan yönetim kuruluna da hesap verilecekti. Sonuçta yönetim kuruluna da hesaplarımızı dökerek kaybımızın 161.000.000.- TL.olduğu görülmüştü. O yıl için bu para çok iyi bir paraydı.
Birdaha bu işyerinde çalışamam dediğim işyerine bir sonraki gün gittiğimde masalarımızı toplarken çekmecemde elektrik faturalarına sarılı olan paranın soyguncular tarafından görülmediğini farkederek çok sevinmiştim, zarar azalmıştı (sanki benim zararımdı niye sevindiysem) yönetim kuruluna ibrazım ise çok taktir edilmişti niyeyse!
İşte ben böyle bir nefes kesilişi yaşadım.

HEMEN YAPABİLECEĞİMİ BİLDİĞİM HALDE NEDEN BEKLEDİĞİMİ BİLMEDİĞİM
Yeni bir kitaba başlamak istiyorum ama neyi beklediğimi bilmiyorum.

BİR DAHA DÜNYAYA GELSEM VE SEÇME ŞANSIM OLSA
Uzaktan çok hoş, güzel görülen yaşamlar var. Birinden birini seçmek istesem, içeriği neyi kapsadığını bilmediğim bir yaşama düşmek beni korkutur. Ben yine de kendi kendimi tercih ederdim. Çünkü ben kendimden son derece memnunum.

Yaşamın kıyısında, ilk sorunun cevabının uzun olmasından dolayı özür diler. :)

Cuma, Şubat 08, 2008

ÖZGÜRLÜK

Özgürlük!
Nedir? Ya da nasıl tanımlanabilir?
Gerçek anlamda özgürlük varmıdır? olmalımıdır?
Ne kadar özgür olunabilinir? Sınırları olmalımıdır?
Sınırları konulmayan özgürlük gerçek özgürlükmüdür?
Sınırsız özgürlük gerçek özgürlük ise, niye altında yine özgürlük ezilir?

Doğada hiç bir canlı doğumundan ölümüne kadar gerçek anlamda özgür olamaz. Özgürlük bazen cümlelerin arasına serpiştirilen süslü sözcük olarak çıkar karşımıza.
" ohh özgürlüğümün tadını çıkardım"
" kuşlar gibi özgürdüm bugün"
" hiç bir sorumluluğum yok çok özgürüm" gibi

Kim diyebilir " ben çok özgürüm, özgürlüğümün sınırları yok" diye.
Söyleyebilirmisin dilindekileri? yazabilirmisin düşündüklerini? bağırabilirmisin istediğin yerde istediğin zamanda yüreğindekileri.
Çok kişi "evet" der. Der de kıyısından köşesinden kendine sakladıkları olmaz mı? Ya da çekinceleri. Kendimizden bile kendimizi saklarız çoğukez. Düşüncelerimize bile sınır koyarız zaman zaman.
Aslında düşündüğümüz kadar özgürüzdür. Özgürlüğü düşündüğümüz gibi yaşasak kendimiz bile korkarız düşüncelerimizden.

Çok yönlüdür özgürlük kavramı, hangi yönünden girersen gir hapseder kendine çıkamassın içinden.
Son paranla pasta alıp yemek, eve yürüyerek gitmekmidir? özgürlük
Canını sıkan birine alabildiğine küfür etmek mi? Okulun bitiş zilimi? İş çıkış saatimi
Tv kumandasını ele geçirip istediğin kanalı seyredebilmek, kapıyı çarpıp istediğin yere gitmek , kimseye hesap vermemekmidir?

Yoksa!
Her istediğini yapabilmekmidir?
Sevdiğinin yerine ölmek istesen ölebilirmisin?
Sevdiğinin hastalığını yüklenebilirmisin?
İstiyorsun diye yıldızları toplıyabilirmisin?
Ölüme direnebilirmisin?
Doğa yaratılışda sınır koymuştur istediğini yapmaya.

Savaşmıdır, barışmıdır ? yoksa yok etmekmidir özgürlük?
Birilerinin özgürlüğü, diğer birilerinin özgürlüğünün kısıtlanması değilmidir?
Kurt kuzu hikayesi, kuzunun hayatını kurtarmaya çalışan çoban kuzuya göre kurtarıcı, kurda göre özgürlüğünü kısıtlayandır. Örümcek istediği yerde yuva yapamaz, kuşlar özgürce uçarken avlanma korkusu yaşar. Ya da eşek sırtına vurulan onca yükü taşımak ister mi? Ağaç kökünden ayrı bir yaşam seçemez. Yabani ot çimlerin arasından başını uzatamaz. Bu durum da kimdir özgür olan?

Özgürlüğün en lüksü de vazgeçiştir.
Özgürcene vazgeçersin özgürlüğünden.

Çok gerilerde kalan, herşeyi bırakıp gitmek istediğim bir günde özgürlüğü sorgulamıştım. Seçeceklerim yada vazgeçeceklerim.
Hangisiydi özgürlük? Ufak bir şiirle çözmüştüm kendimce.

Özgürlüğü sorguladım bugece
Seçişmiydi vazgeçişmiydi
Anlamını yitirmişti sözcük
Tersten okudum aklım iyice karıştı
Bende hecelere böldüm
ÖZ dedim kök'tü, ben'di
GÜR dedim güç'tü, yoğun'du
Anladım
LÜK ise bir takıydı
Onuda geceye bıraktım

Yaşamın kıyısında halen sorar kendine, sınırlarını koyabilmekmidir özgürlük?

Cumartesi, Şubat 02, 2008

KELİME OYUNLARI-ERTELEMEK


Ne ertelenir ki anı yaşarken
Yaşam mücadelesi içinde
Aş iş uyku
Ya da ne kadar
Kendine bırakmaz insanı
Mecbur olunanlar
Zamanı vardır sanılır
Ertelenir duygular
Oysa
Döndüğünde artık çok geçtir
Bulamassın
Yerinde yokturlar
Bilemedim
İçimdeki ben'i erteledim
Yıpratmamak için
Sevilmeyi erteledim
Doyasıya sevebilmek için
Düşlerimi erteledim
Gerçeği bildiğim için
Aynalara bakmayı erteledim
Son gördüğümde kalması için
Sabırsızlığı erteledim
Sabırlı olabilmek için
Söz'lerimi erteledim
Kalp kırmamak için
Güçsüzlüğü erteledim
Güçlü olabilmek için
İtiraz'larımı erteledim
Mutlu olabilmek için
Yüreğimdeki savaşı erteledim
Barışa yer kalması için
Gülmeyi erteledim
Kahkaha atabilmek için
Ve
Ben
Yaşamı erteledim
Doyasıya yaşıyabilmek için




Salı, Ocak 29, 2008

NASIL BU HALE GELDİK

Yaşanmışlığımla bir bağ oluşturup hiçbir zaman ' bizim zamanımızda' diye söze başlayıp bugünü eleştirmek gibi, ne bir yazı yazmak, ne de konuşma ortamında olmak istemedim. Eleştirilerim sadece 'olmaması gerekir', 'doğrusu bana göre bu ' ya da ' zaman değişiyor' dememden ibaret kalmasına dikkat ederim. Çoğu kez yumuşak olmaya çalışır, sinirlerimin çok zorlandığı zaman bile kendimi frenlemeyi bilirim. Ama ne yapsam dayanamayacak zamanlarım da olur. Daha gençken bana ters gelen durumların balıklama üzerine atlayışım, yaşım ilerledikçe tabii ki duruldu. Çevremde, yollarda, görsel yada yazılı medyada insanın canını sıkacak, nereye gidiyoruz böyle, nasıl böyle bir toplum olduk, sonu nereye varacak dediğimiz olaylar kafamın içinde kendi kendime isyanları oynar oldu. Baştankara bir toplum olduk gidiyoruz ama nereye. 'Biz geldik gidiyoruz bizi ilgilendirmez ' de diyemiyorum Yavrularım var prensesim, lokumum ve daha hep bu olumsuzluklarla içiçe yaşamaya mahküm edilecek binlerce genç ve bebek var. İki ayrı toplum olduk, nasıl iç içe yaşanacak , nasıl korunacak birileri diğer birilerinden, kim kime örnek olacak, birileri evde ana eğitimini alıp dışarıda uygulamaya çalışsa bile temel eğitimini almayan diğer birileri ile yaşamayacak mı ki? TEMEL EĞİTİM bitti yada çok azaldı. Birileri çıkar uğruna yarını düşünmeden cebini doldururken diğer birileri bu hizmete koşa koşa yardım ediyor. Ne yazık ki çıkar uğruna yapılanların bir şekilde kendilerine döndüğünü bilmiyorlar. Çıkarı uğruna bir başkasını zehirleyen, bir başkasının da çıkarı uğruna kendilerini zehirlediğini düşünmüyor. Son yıllarda dilime doladığım bir söz var. ' Önce kullanmasını öğret sonra aracı ver'. Eğitimini almadan sahip olunan her araç ya da yaşam tarzı malesef kullanıcının elinde korkunç bir silaha dönüşüyor.

Teknoloji; evet çok güzel ben de ucundan yakaladığım için çok şanslıyım . Benim annem 62 yılında öldüğü zaman bu ülkede tüp dediğimiz ocak yoktu. Anacım pompalı ocakla boğuştu. Buzdolabı, merdaneli çamaşır makinesi bilinmez ya da Koç'ların evinde ithal edilmiş olarak bulunurdu. 70'lerde fotoğraflarımız siyah-beyazdı, oda fotoğrafçıda çekilirdi. 80'den sonra hızla değişen ülkemiz kısa sürede nerelere geldi, tabii başımız döndü. Bu hıza yetişmek için ne yazık ki eğitime zamanımız kalmadı. Eğitim kalsın vakit dar biz teknolojiyle ilgilenelim dedik. Sonra birileri geldi bize 2 anahtar gösterdi. Herkezin evi arabası olacak dendi. Birileri için ev kolaydı, nasılsa hazine arazisi halkındı. Yap bir kat sonra çık kat kat, ama araba için biraz çalışmak şart. Ehliyet! oda sorun değil, bastır parayı alınır nasılsa. Sonra en büyük silah herkezin kapısında.

Gidiyoruz doludizgin, barajın kapısı açılmış, birkaç kişiyle durdurmanın imkanı yok ki. Küçücük ailemle ' körler sağırlar birbirini ağırlar misali' konuşup geçiştirmeye çalışıyoruz. At gözlüğümü takmış , uğraşılar bulmuş, kendime dönmüş yaşamaya çalışıyorum. Ama o birileri rahat durmuyor gözüme gözüme batıp duruyor. Ya da gelip ayağıma dolanıyor. Birkaç gün evvel üstüste yaşadığım 'belkide normal' ama bana ters gelen olayları burada yazarak, içimi dökmenin rahatlatacağını düşündüm.

Belediyemizin, binbir güçlükle ödediğimiz paralarımızla aldığı son model otobüslerimizden birine bindim. Saat itibariye az bir yolcu sayısıyla gidiyoruz. Birkaç sıra önümde ayakkabısının burnu kendi burnuna değecek bir zât-ı muhterem, bir kolu karpuz taşır gibi havada öbür kolu yanındaki koltuğun sırtında, cep telefonuyla konuşuyor. Gözüm gayri ihtiyari başımın üstündeki yasak işaretine gitti. Görmeyen olur diye bir değil beş yasak işareti var. Bizim zât-ı muhterem konuşuyor, bir değil iki değil arayıp duruyor birilerini. Mâotobüs dinliyoruz kendilerini. Yetmedi, sayın sürücümüzün yanına konuşarak gitti ve durak adı semt adı sordu, sayın sürücümüz de sakin sakin cevapladı. O da haklı, telefon sahibinin kontür parasını biz vermiyoruz ki. Otobüs zarar görürmüş, freni bozulurmuş kimin umurunda. Biz çok severiz kural bozmasını, kurallara uymak yerine bozması hoşumuza gider.

Aynı gün minübüse bindiğimde, bir duraktan 5-6 öğrenci bindi. Okulları tatil olmuş ellerinde karneleri. İçlerindeki bir kızımızın ''....yaz .... cebinize gelsin'' melodisiyle telefonu çaldı, kızımız açtı telefonunu dayadı omuzu ile kolunun arasına konuşuyor. Sonra telefonu düşer kaygısıyla dört ay emek vererek aldığı karnesini ne yazık ki dörde katlıyarak cebine birgüzel yerleştirdi. Hemde o karne ikinci sömestr için okuluna geri dönecek.

En nihayet evimdeydim. Bunların yanında ufak tefek bir sürü olumsuzluklar daha. Ne yapalım zaman bu dedim ve hasta ziyareti için karşı komşulara gittim. Genelde az ve öz giderim komşularıma, komşu bağı iyidir yerinde kullanıldığı müddetçe. Odasında hasta kızımızı ziyaret ettikten sonra salonlarına geçtik. Televizyon bir kenarda açık, bir kenarda evin 7 yaşındaki torunu, kucağında bir laptop, fonda bangır bangır bağıran bir müzik, yanında bir tabak çilek ( Ocak ayında portakal zamanı yani) bir yandan oynuyor bir yandan yiyor. Salonda tam yedi kişiyiz, hasta ziyaretine gelinmiş tabii ki olacak da hepsi bir ağızdan ve bağırarak konuşuyor. Müziğin ve tv'nin sesini başka türlü bastırmaları imkansız çünkü ve yan odada yatan belki de yarını göremeyecek gencecik ağır bir hasta.

En nihayet evimdeyim dedim ya yok daha gözüme batacak birşeyler arar oldum sanki. Akşam haber saati, tüm dertlerinden arınmış TÜRKİYE' mizin önümüzdeki günlerin bizi nereye götüreceği meçhul bir avuç saç haberlerinin sonunda fiyatların tırmandığı haberi! Taze fasülye 20 ytl'ye ulaşmış. Güler misin ağlar mısın, ocak ayında kışın ortasında ne işimiz var taze fasülyeyle, neyimize yetmiyor kuru fasülye. Alma, fiyatı artmasın, yeme zaten yararından çok zararı var ama kime anlatacaksın? Yazın da pırasa, kereviz ararız ne yazık ki! Çok şımarık bir toplum olduk biz.

Televizyon ve dizi seyretmem, belgesel izlerim edebiyatı yapmayacağım tabii. Gerektiğinde dizi de kaçırmam tv de seyrederim. Arka sokaklar diye bir dizi var, onu seyretmiyorum zaman zaman fragmanlarından ne olduğunu anlayabiliyorum, polisiye bir dizi. Sinirlerimizin doruğa çıktığı neşeli haberler sonrası başladı. Dikkatimi çekti bir iki başlangıç sahnesi. Dizide polisin ilkokul çağlarında bir oğlu var baktım saçları çok kısa kesilmiş, bir-iki takip ettim çocuğu yapmışlar lösemi. Polisiye bir dizi, çocuğun üzerine kurulu bir senaryo değil niye yaptın şimdi o çocuğu lösemi, hadi reyting uğruna yaptın ya ailesi nasıl bir annedir nasıl bir babadır böyle bir senaryoya izin verdi. Hiç mi düşünülmez o çocuğun ruh hali. Şimdi bilmez zevkle de oynar ya sonrası. İşte geleceğimiz !

Bir gün, görmek istemediğim ve gözüme gözüme girenler.
Nerelere geldik biz, ya da nerelere geleceksiniz daha siz.
Niye kullanmasını bilmediğimiz bir yaşamla karşı karşıyayız?

Yaşamın kıyısında " bizim zamanımızda böyle miydi? demek istiyor artık.

Cumartesi, Ocak 26, 2008

ÇOCUKLUĞUM


Büyüdün artık dediler topumu, ipimi aldılar
Oysa daha doymamıştım topacıma hulahopuma
Saklamak istedim bez bebeğimi saman topumu
Merdiven altı gizli hazineme

Ağaç dalları evimdi saka kuşları arkadaşım
Kuyusundan su içtiğim bahçem sarayım
Pervin teyzenin masalları büyük heyecanım
Dizlerinin dibinde geçerdi akşamlarım

Yokuşum vardı çıkmaya doyamadığım
İnişinde kanat takıp uçardım
''Önde turuva güzellik'' di oyunlarım
Çirkin ol dendi mi oyun bozandım


Çocukluğumu aldılar elimden bu kadar dediler
Yetmez dedim dinlemediler
Saklamak istedim Doğan Kardeş dergimi
Tommiks Teksas Ret Kit'lerimi
Merdiven altı gizli hazineme

Bayramlarım vardı poplin mendilli
Kuş lokumlu hacıbekir şekerli
Kurulurdu bayram lunaparkları
Kayık salıncaklı, tahtıravallili

Sokakları doldururdu sesleri
Sucusu, yoğurtçusu, bozacısı
Çınar altında kurulu karpuzcusu
Fırından yayılırdı ekmek kokusu

Papatya sokağım papatya doluydu
Evim hemen köşesinde kurulu
Koca çınarı karşısında dururdu
Akardı çeşmesinden tomruk suyu

Kiraz dekorlu hasır şapkam
Takımıydı hasır çantam


Ponponlu pembe hırkam
Çocukluğumla harman olan
Beyaz kurdelem dantel yakam

Suna Sema Banu Nilgün Hümeyra
Hadi gelin oynayalım köşe kapmaca
Büyüdünüz diyorlar inanmayın
Seksek bile çizeriz şuradaki betona

Şeker tadıydı çocukluğum eridi bitti
Ağzımda tadı kaldı elimde kağıdı
Kaybolmasın istedim hiçbir anısı
Ben de çocukluğumu sakladım
Merdivenaltı gizli hazineme

Yaşamın kıyısında gizli hazinesini açtıranlara teşekkür eder.

Perşembe, Ocak 24, 2008

KELİME OYUNLARI-ÇOCUK ÇOCUKLUK

Çocuk, çocukluk denince duygular hemen içe dönüş yapar, önce kendi çocukluğu gelir insanın aklına. Geçmişinden çıkar yola bu günkü çocukluğa ulaşmak için.
Çocukluğum; Hiç hatırlamak istemediğim ama asla kopamadığım, çocukluğun her evresine doya doya yaşadığım ama mutsuzluğun en acısını tattığım, çocukluğumu yaşarken büyük olabilme mücadelesi verdiğim, seksek oynarken ip atlarken kardeşlerimin elinden tutmaya çalıştığım, ayağıma çivi battığında (hemde tabandan girip üsten çıkan bir çivi) acısını hiç görüp sorumluluklarımı düşündüğüm çocukluğum çok gerilerde artık.
Burada kendi çocukluğumu yazmayı ve yaşamayı hiç düşünmemiştim. İster istemez çocukluk denince benim de duygularım içe döndü, kıyısından köşesinden döküldü biraz.

BÜYÜYEMEYEN İKİ ÇOCUK
Onlar iki erkek kardeştiler. Gözlerinden zeka fışkıran, içindeki enerjileri bedenlerine sığmayan, yarınlarına umutla bakmaya çalışan, ıslak kokan küçücük ellerindeki çatlakları doğal sanan, çocuk oyunlarını bilen ama oynamaya vakit bulamayan ilkokul çağlarında iki büyük erkek.
Doğanın güzelliğini esirgemediği, güneşi ve yazı az olan bir köyde doğmuşlardı onlar.
Çocukluğun en güzel geçebileceği yerlerdir köyler ama ne yazık ki köyde doğanlar için değil. Köyün bütün zor yaşamlarına beş yaşına gelen bebelerini de ortak eder aileleri, 'sünnet oldu erkektir artık' diyerek.
Babaları muhtar olan iki erkek kardeş de köyün katı kurallarına uyup ilkokul çağlarında başlarlar yaşam savaşına. Baba muhtar ya köyün ağası gibidir(cumhurbaşkanı olmak gibi birşeydir köyde muhtarlık) verir kendisini köyün işlerine. Tarla, bostan ve hayvanlar kalmıştır karısının başına. Neyseki erleri yetişmiştir ananın, ilkokula başlamış iki oğlu vardır, okuldan kalan zamanda yardım edecektirler analarına. Bir abla iki kız kardeşleri daha vardır bebe erlerin, onlarda okul dışında evişlerini yapacaklardır. Ana biraz yükten kurtulmuştur.
Köylerde çok çocuk yapan analar ilkokul çağına gelen bebeleri sayesinde rahata ererler. Çocuklar büyümüşlerdir artık, her işe koşmaları çok doğaldır.
Bu iki kardeş de köy işlerine koşturulurlar. Okuldan kalan zamanlarında hayvanlarını otlatmaya götürürler, bostan sularlar, hayvanlarına kışlık ot hazırlarlar. Gece de gaz lambasında ders çalışırlar. Yazlarını köylerinde geçiren bir öğretmenden okumanın şehre giden yol olduğunu öğrenmişlerdir. Okul yolunu umut yolu bellerler.
Hayvanları otlatmak en sevdiği iştir küçük kardeşin çünkü kaçamakları vardır. Kırlara, dağlara çıkmak köyden kaçmaktır birnebze. Ağaç dalından yaptığı kavalını kullanabiliyordur hayvanlarını otlatırken, ıslığını çalıyor, köpeğinle oynaşıyordur. Köye ne kadar geç dönse o kadar iyidir onun için, bostan sulamak, ekin biçmek ağır geliyordur ufacık bedenine.
Çocuk olmayan, çocukluk yapamıyan iki kardeş büyük olma düşleri kurarak büyürler...

Çok sonraları tanıdım bu kardeşleri, sıradan her köy çocuğu gibiydi yaşamları. Çok yüksek olmasa da kendilerine yetecek kadar okumuş, kendilerini yetiştirmiş, şehre gelmiş evlenmiş ve çocukları olmuştu.
Arkadaşım olan küçük kardeşin eşinden dinledim hikayelerini. Mutlu denecek bir evliliği var arkadaşımın ama zaman zaman yakınır kocasından. 'Çocuklarımı büyüttüm ama babalarını büyütemiyorum çünkü o büyümek istemiyor' der hep.
Evet maalesef! çocuk olmayan, çocukluk yapamıyanların duyguları büyüme ve olgunlaşma çağında kırılma noktası yaratıyor.

Top oynamak yerine mendil satan,
Misket oynamak yerine sokaklarda araba camı silen,
Bisiklet yerine koluna boya sandığı verilen,
Yaylı yatakda zıplama yerine sokakta yatan,
Tatlı çaldı diye hapse atılan,
Isınamayan, doymayan, giyinemeyen sağlıksız çocuklarımızdan yarın için ne bekleyebiliriz ki?

Bizi yarınlara taşıyacak tüm çocukların, çocuk olmaları ve çocukluk yapabilmesi dileğiyle.

Cuma, Ocak 18, 2008

DÜŞLERİMDEN

Bir dünya düşlüyorum mavi, yeşil
Mavisi sonsuz, yeşili doyumsuz.
Birazda pembe olsun, hayallerimiz için.

Gelinliklerde kalsın beyaz,
Kirletmesin ne bir söz ne bir pas.
Taze papatyalarla örülsün taçlar,
Duvaklar umut taşısın.

Rüzgarında sevgi biriksin, estikçe savrulsun.
Pınarları olsun, hüzünleri yıkayan.
Çok şey mi istiyorum bu dünyadan...

Bu dünyanın kırmızısı, siyahı, sarısı olmasın!
Toprağına kan düşmesin, ağıt nedir bilmesin.
Gecesini aydınlatsın yıldızlar.
Solmasın bebekler, ağlamasın çocuklar.

Saklasın bağrında tüm yürekleri
Ekmek gibi yumuşacık,
Kaya gibi sapasağlam.
Çok şey mi istiyorum bu dünyadan...

Salı, Ocak 15, 2008

KELİME OYUNLARI-EVLİLİK

Kelime oyununda evlilik dendi, nedendir bilmem çoktandır unutmuş olduğum çocukluğumdaki bir oyun geldi aklıma.
İlkokul yıllarımızda, (bizim çocukluğumuzda oyunlarımızda araç pek bulunmaz yaratıcı gücümüzle düzmece oyunlar oynanırdı) birkaç arkadaş biraraya geldiğimizde çok sevdiğimiz, nereden öğrendiğimizi de bilmediğimiz, adına da nişanlı koyduğumuz oyunumuzu oynardık. Aramızdan bir kişi ebe (ebe olmak için de can atardık) olur ortaya yere oturur, etrafına daire yapılırdı. Ebe el hareketleri ve yüz mimikleri yaparak oyuna başlardı.

''Bir sarı yılan kovaladı beni, on yedi yerimden yaraladı beni, çağırın benim güzel babacığımı alsın yılanı sarsın koluna....''

Mâkamı da vardı bu söylemin, nakarat yaparak devam edilirdi. Baba olan zoraki tavırlar takınarak gelir yanına... yine el hareketi, yüz mimikleri...

''Alamam yılanı saramam koluma, sensiz kalırım kolsuz kalamam.''

Sonra sıra anneye, abiye, ablaya ve en son nişanlıya gelirdi. Tabi nişanlının tavrı değişik, koşa koşa gelir,

''Alırım yılanı sararım koluma, kolsuz kalırım sensiz kalamam.'' derdi.

Oyunumuz nişanlıların sarılması ile sona ererdi. Oyuna katılanların hepsi bir kere ebe olur, oyunun tadına varılırdı.
Çocukluk, evlilik, hayaller...
Genç kızlıkta evlilik, beyaz gelinlik ve bir yuva olsa gerek. Ben bu hayali hiç yaşamadım. Amaçlarım çok değişikti, bakmam gereken bir ailem vardı ve hiç evlilik yapmadan kardeşlerime, babama bakacak, okuyacak, kariyer yapacak, iş sahibi olacaktım.
Ama yaşamı ben yönetemiyordum ki.
Eşimle tanışma, nişan, hazırlık ve evlilik tam beş ay içinde oldu bitti. Nasıl oldu, ne oldu anlamamıştım ve halen otuz altı yıl bunu anlamaya çalışıyorum. Hiç evlenmeyecek olan ben buraya gelmiştim işte.
EVLİLİK!
Gelenekleri, görenekleri, yaşamları, aileleri, zevkleri, istekleri, sevdikleri, sevmedikleri, düşünceleri, hayalleri, yapıları ve karekterleri ayrı ayrı olan iki kişinin bir arada yaşamaya mahküm edilmesidir. Güçlü olan koğuş ağası olur, herşeylerine karışan gardiyanlarda dışarıdaki ailelerdir.
EVLİLİK!
Saygı, sevgi, anlayış, dostluk, arkadaşlık ve en önemliside fedakarlıktır.
EVLİLİK!
Dünyanın yaşanılan en doyumsuz duygusu olan, yavrulara sahip olmaktır.
EVLİLİK!
Kazançları, kayıpları listelemek, zorluklarına karşın güzelliklerini bulup çıkarmak, akıl terazisi yapıp 'devam mı, tamam mı?' diye karar vermektir.
EVLİLİK!
Üşüyünce sarılabileceğin, sıkılınca bağırabileceğin, hasta olunca elini tutabileceğin her daim yanında olan biri demektir.
EVLİLİK!
Bitirilmesi gerektiğinde, 'onsuz yaşamaya hazır mıyım? onunla yaşamaya dayanmalı mıyım?' diye düşünülmesi gereken, eğer beyinde bittiyse, daha fazla yara almadan, yıpratılmadan sona erdirilmesi gereken bir süreçtir.
EVLİLİK!
Toplumumuzda kadınlara ev hanımı, erkeklere evin reisi denmesidir. Yani kadınlara ceza, erkeklere sefadır.
EVLİLİK!
Şarkılardaki gibi, ne seninle ne sensizdir.

Yaşamın kıyısında'n evlenecek olanlara, evlilere, evliliklerini bitirenlere gönlünce yaşam dileğiyle

Cuma, Ocak 11, 2008

ÖYLESİNE

Yaşam,
Nedir ve neyle sınırlıdır? İçine istediklerimizi alıp istemediklerimizi yok edebiliyor muyuz? Ya da bu yolda kaybolmadan yürüyebiliyor muyuz? İleriye yönelik hayaller kurarken, geçmişi sorguluyabiliyor muyuz? Bilmece çözmeyi seven bizler, yaşam bilmecesine niye hiç dokunmayız? Nedenler, niçinler, nasıllar tüm bu bilmecenin içinde olmasına karşın, hep kaçtığımız nedir? Yaşam bir yol mu yoksa bir çember midir? İyi veya kötü olan yaşadıklarımızı 'unutmak istiyorum' diyerek yok sayabiliyor muyuz? Hep uğraşılarımız yaşantımızı yönlendirmek için değil midir? Yine de yaşantımızı yönlendirebiliyor muyuz? Yaşamın bize sunduklarını 'bunu isterim, şunu istemem, şöyle bir şey de olsa' diyerek ayırt edebiliyor muyuz? Niye yaşamda bizim sandığımız çoğu şeyin aslında bizim olmadığını düşünmeyiz?
Doğmak istediğimiz tarih bize sorulmaz,
Cinsiyetimiz bize sorulmaz,
Saç rengi, göz rengi, boy, endam v.s. bize sorulmaz.
Hepsinden vazgeçtim, yaşam boyu seslenişler için koyulan isim de bize sorulmaz. Yaşam benim ise neden benim istediklerim olmaz?
Anne, baba, kardeş ya da yaşadığımız yer acaba istediklerimizden midir? Kaç kişi yaşantısını 'her şey çok mükemmel, ben böyle bir yaşam istedim oldu' der ki? Dünya tüm insanların yaşamaları içinse neden tüm insanlar aynı haklara sahip olamazlar? Giyim tercihimiz, saçımızı uzatmamız veya kestirmemiz, rengini değiştirmemiz, alımlarımız, zevkimiz diye benimsediklerimiz ve bir sürü uğraşılarımız yaşamımızı biçimlendirmek için değil midir?
Sağlığımız yerinde iken neden saçma sapan bir kaza yaşamı bitirir? Yarını, hatta bir an sonrasını bilmeden yaşadığımızı niye hiç düşünmeyiz de, önümüzdeki buğuyu silmek ister gibi planlar yaparız?
İstediğimiz kadar nedenler, niçinler uzatılabilir. Ve cevap verilecebilecek sorular da vardır bunların içinde ama gerçek midir, düşünce midir? Her kişinin doğruları kendine göre ise düşünceleri de kendine doğrudur.
Yaşamı ilk sorguladığımda bir yol olarak düşündüm hep. Başı ve sonu olan bir yol.
- Bu yol senin hadi yürü !
- Nereye kadar?
- E bir sonu var tabii, oraya kadar.
- Ne kadar sürer bu yol? Sonu nerede ?
- Hele bir yürü, sonunu gelince görürsün.
- Önümü göremiyorum nasıl gideceğim?
- Her adım atışını gör, gerisi gelir.
- Zor gibi geldi ben döneyim bari.
- Dönüşü de yok bu yolun, unut onu!
Yaşamın ne yarını vardı ne de dünü. Sahip olduğumuz şey sadece yaşadığımız andı. Ben yaşadığım anı diri tutmak istercesine sahipleniyordum, biçim vermeye çalışıyor, istediğim gibi olması için çaba gösteriyordum. Yaşamım benimdi ve istediğim gibi olmalıydı.
Çok sonraları evrim değiştirdi düşüncem, yol tamam da bir de çember çıkardım kendi kendime. İçi gelişigüzel yaşamlar doldurulmuş, herkese ayrı ayrı sunulan bir çember. Bu çemberin içinde sana ait olanlarla yaşayacağın, asla kıramadığın, dışına çıkamıyacağın, içinden istemediklerini dışına atamıyacağın bir çember.
Sunulanı kabullenip iyisi de benim kötüsü de, bu benim yaşamım diyebilecek yürekliliği gösterip, çemberi kabul edersen bir o kadar kolay gibidir yaşam, bir o kadar zor olmasına karşın.
Bunlar sadece kendime ait düşündüklerimdir. Eğrisiyle, doğrusuyla yaşam benimse, düşünce de benim, der yaşamın kıyısında...

Pazar, Ocak 06, 2008

KELİME OYUNLARI- KAR

Sevgili Yıldız Yağmurlarının kelime oyununa katılmamı önerisine cevaben.


En nihayet!

Günlerdir hava tahmini yapanların geldi geliyor dedikleri kar bizlerede kendini gösterdi. Her defasının aksine süpriz yapmak istememiş gibi gece değilde günün ilk saatlerinde buluştu bizlerle. Doyumsuz bir manzaraydı yine, seyretmeyi biraz ertelemeliyim diye düşündüm. Prensesimi yuvadan almaya gidecektim, daha zaman vardı ama yolların kapanma olasılığı yuvaya yakın olan evlerine gitmem gerekliliğini gösteriyordu. Hem düşünüyor, hem hazırlanıyordum ki içimde hiç büyümeyen çocuk şöyle bir kıpırdadı. Ya devam etmesse diye geçirdim aklımdam.

" Hayallerini süslemek, anılarını tazelemek için devam ediyorum" dercesine yağıyor, her tarafı temizlemek istercesine beyaza boyuyordu.
Gökten, son buluşacakları yere kadar asla birbirlerine değmeyen o ufacık kıristallerin (dört yapraklı yoncayı arayanlar gibi) belki yolunu şaşıran birtanesi birbaşka yolunu şaşıranla çarpışırda görürüm hayaliyle yağışını seyrediyordum. Çocukluğumdan beri her kar yağışında en sevdiğim oyundu bu ama hiç yakalıyamamıştım.

Bu küçücük beyaz kelebeklerin dans edercesine süzülmeleri, sergilediği güzelliğin yanında bir o kadar acımasız olmalarını kabullenemem birtürlü, güzel ve acımasız.

Güzelliğine doyamadığımız, acımasızlığını engelliyemediğimiz DOĞA
Kar devam ediyordu;
Gelinlik giymişcesine süsleniyordu ağaçlar. Umutları vardı herbirinin, dallarındaki bu güzellik gövdesine, oradan köklerine inecek, baharla birlikte yeni filizler verecek, ailelerini genişleteceklerdi.
Kar devam ediyordu çocuklar dışarı koşmuşlardı bile. Onlar için kış oyunudur kar. Kartopu oynarken ellerinin üşüdüklerini hiç anlamazlar, kızaran kendi burunlarını göremezken arkadaşların burununa gülen, neşe içinde yerlerde yuvarlanan, kızak kaymaya hazırlanan çocuklar. Üşüdüklerinde dönebilecekleri birde sıcak yuvaları varsa keyfinemi doyulur bu beyaz serginin.
Kar ile anılarım da gelir aklıma.
Halacığımı birbaşka hatırlarım kar yağdığında.
İlk bebesini Sarıkamış'da askere gönderişini. Başından iki yanına doğru sarkan tülbentine gözünden akan küçük boncuk tanelerini silişini, içine akıttığı yaşların dışa akıttığından daha yoğun olduğunu hatırlarım. Çocuk aklımla özlem, ayrılık olarak düşünürdüm hep. Kışın, karyağışının bu özlemi niye arttırdığınıda anlamazdım ben.
Oysa SARIKAMIŞ SOĞUK VE KAR
Çok sonraları anladım halacığımın içindeki fırtınayı. Ben bebemi Sarıkamışa, soğuğa göndermemiştim ama, ilk ayrılıştı benimki de.

Geçicide olsa, günle sınırlıda olsa önümde yavrumu göremiyeceğim geceler başlamıştı, gözyaşlarımla yastığımın biryüzü ıslandığında öbür yüzünü çevirdiğim geceler ve dışarıda kar yağıyordu.

Kar güzeldir, kar beyazdır
Kimine göre neşe, kimine seyirlik keyiftir.
Camın dışındaysan eğer acımasızlığını gösterir
Umutları tüketir.

Yaşamın kıyısı böyle düşünür de yinede kar ve beyazı çok sever.

Salı, Ocak 01, 2008

CANLARIMIN CANLARINA

Bu gece yıldızları topladım tek tek, size ışık olsun istedim
Karanlıkta kalmayın diye gündoğumunu bekledim.
Bu gece yeni bir sayfa açıyor takvimler çizilmemiş, yırtılmamış, tertemiz
Dokunamadım hiçbir köşesine kirlenmesin diye size temiz devredim.
İçimdeki bu duru coşku, sizmisiniz annenizmi bilemedim.
Karmakarışık tüm duygularım, içimde bir yumaksınız çözemedim.
Ben bebeklerimi geride bıraktım, sizde arar gibiyim,
İçimdeki bu sonsuz sevgi, sizmisiniz annenizmi bilemedim.
Geçmişimi, gençliğimi, anılarımı, hatıralarımı
Size yüklemek haksızlık, ama sizsiniz geleceğim.
Yaşam denen bu yolda önümü göremiyor, geriye dönemiyorum
Kayboldum yaşadığım an içinde, size tutunuyorum.
Bana sarılışlarınız huzur, size dokunabilmek mutluluk veriyor.
Tek tek öptüğüm parmaklarınız, saçınızda gezinen nefesim,
Işıl ışıl bakan gülen gözleriniz daim olsun,
Size sevgi serilmiş bir yol verdik, gönlünüzce yürüyün bebeklerim.

Yaşamın kıyısındaki anneanneden torunlarına
01.01.2008 ilk saatlerinde unutulmamak dileğiyle bir hatıra.

Cumartesi, Aralık 29, 2007

BEN ANNEYİM

SADUN TANJU
1957
Seni.bir hücreden yaşamaya layık bir canlı haline getiren benim. Seni ıstırapların en büyüğüyle doğurdum; sevinçlerin en büyüğüyle kollarıma aldım. Sana ilk davranışı, ilk gülüşü, ilk bakışı, ilk heceyi ben öğrettim. Seni karşılıksız, menfaatsiz, tertemiz ilk ben sevdim. Sana hayatta ilk lazım olacak dersleri ben verdim. Senin yüzünden ilk acıları ben duydum. İlk ağlayışlarını benim göğsümde dindirdin. İlk sırrını bana açtın. İlk dost beni edindin.
Ben anneyim!
Bana her zaman güvendin.Üzüntülerin benim üzüntülerim oldu. Seni pencerelerde bekledim, gelişinde kapılara koştum. Seni her zaman aynı duygularla bağrıma bastım, seninle iftihar ettim, seninle taçlandım, şereflendim.
Ben anneyim!
Ben, Tanrı'nın en büyük lütfuna layık görülmüşüm. Ben bereketim. Ben Tanrı gibi insan yaratabiliyorum. Ben yeryüzünün iyi ve güzel, kötü ve çirkin herşeyin mesuliyetini taşıyorum. Medeniyet benim, mazi benim, gelecek günlerin ümidi benim.
Ben anneyim!
Ben insanlığın başı ve sonuyum. Ben hayata şekil veren sanatkarım. İstediğim renkleri kullanır, istediğim gibi yontarım. Beynine ilk nakşolan sözler benim, kalbe ilk yerleşen duygular benim duygularımdır. Ben cennet ve cehennemim. Ben istersem sevgi kardeşlik ve dostlıkla büyütürüm; istemesem kinle, düşmanlıkla içini doldururum. Ben dünyaya nizam veren iradeyim.
Ben anneyim!
Ben sabır ve tahammülüm. Ben en yumuşak ve en sertim. Cesur olmayı nasıl benden öğrendinse, korkuyu da ben sana öğrettim. Seni ilk öpen ve ilk döven benim. Sevmek, aşık olmak, şefkat, kin, dostluk ve düşmanlık duygularının hepsi bende.
Ben anneyim!
Bir acı duyarken beni çağırırsın. Ben teselliyim. Ölsem bile gözüm arkamdadır. Ben endişelerin derin kuyusuyum. Kendi içime düşerim. Ben bütün alakaların mihrakıyım. Cömert olduğum kadar hasis, kıskanmaz göründüğüm derecede de kıskancım.
Evet seni kıskanırım. Sen benim eserimsin, sen benim emeğimsin. Sen benim güzel günlerim, geçen ömrüm, bütün hatıralarımsın. Seni kıskanırım. Seni bu duygumla bunaltır, isyan ettirir, üzerim. Seni kendime hasretmek isterim.
Bunun için kıskanırım seni.
Ben anneyim!
Ben saygının mihrabıyım. Önümde diz çökmeni isterim.
Gönlünde yer etmeyi isterim.
Hakkım ödensin isterim.
Unutulmaktan korkarım.
Baş üstünde ve baş köşende yerim.
Bu benim hakkım.
Ben anneyim!
Ve son nefesimde..
Her zaman
Sütüm ve hakkım helal olsun yavrum derim.

Yaşamın kıyısından tüm annelere...

LinkWithin

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...