Pazartesi, Kasım 19, 2012

YENİ OYUNCAĞIM


"Bir kadın eğer kurmaca yazacaksa parası ve kendine ait bir odası olmalıdır."
Virginia Woolf


Teknolojiyi çok geç yakaladım. Tabi bunda ne benim dünyaya erken gelişimin ne de teknolojinin benim yaş almamı beklemesinin bir suçu yok.Yani suçlu kimse yok.
Ama en azından ucundan yakalamış olmak bile çok güzel. Anneciğimi düşünürsek, bugün evlerde kullandığımız tüp diye tabir ettiğimiz likit gazı bile görememişti, sanırım böyle bir ateşte yemek yapmayı hayal bile edememiştir. Şimdi ise teknoloji öyle bir hale geldi ki kolaylıkla ilerisi için hayalini dahi kurabiliyoruz.

"Her kadının kendine ait bir odası olmalıdır." sözünden yola çıkarak emekli olduktan sonra kendime ait o odayı ilk önce kafamda oluşturdum. Evin bir odası değildir bu benim için, öncelikle kafada olması gerek o odanın. Eğer dört duvarla çevrili bir odada kendin değilsen odanın sana vereceği hiç bir şey olmaz. Gerçi yavrularımın kendi evlerini kurmaları sonucu boşalan odalarına da el koymuştum bu arada.

İlk önce, çok okumak istediğim, çalışmanın ve ev yaşamının verdiği zaman darlığından çok okuyamadığım kitapların içinde buldum kendimi. Hızımı alamaz gibi okuyor ve hatta hiç alışmadığım zaman bolluğundan ne yapacağımı bilmez bir durumda kendimi çok severek yaptığım dikiş ve örme hobilerime kaptırıyordum.

Önceleri kendime ait odalarımda diktim, ördüm, okudum.
Bir müddet sonra belim ve boynum izin vermeyince dikişi kaldırdım, örmeyi azalttım. Araya boşluk girmişti ki! İnternet'le tanıştım.

2007 yılında yavrularımın da blogları olan bir siteyle tanıştım, bu sitede binlerce blog vardı. Sitedeki bloglar hem bloglarında ikamet edip hem de bahçesinde geziniyorlardı. Sevdim...

Hemen bir blog aldım ve kapısına ismimi yazdım. Şimdi artık gerçek kendime ait bir odam vardı da ne yapacaktım?
Profilimde yazdığım gibi, içimden ne geliyorsa yazıp anılası bir şeyler bırakacak, paylaşacak, unutulmamayı sağlayacaktım:)

Yeni oyuncağımı çok sevmiştim. Artık beynimi işgal eden anıları satırlara döküp yenilerine yer açabiliyordum. Bu sayede km.ler ötesinden ve hatta binlerce km.ler ötesinden dostlarım oldu. Alt komşu, üst komşu değildi kendime ait bu odada, dünya girmişti odama.
Doyumsuz bir şekilde kitaplar haricinde "tık" okumasına da doyamıyordum.

Teknoloji bu, durur mu yerinde, bir sürü paylaşım siteleri açıldı arka arkaya. Yeni bir oyuncak sevincinle yine hemen birine el koydum. Farklı değildi blog'dan ama olsun niye eksik olayım ki!

Yazdım, çizdim, okudum, paylaştım-da, beynimdeki kendime ait odada kendime yetmemeye başladım. Bir kadın olarak Shakespeare gibi bir dahi çıkmayacaktım tabi ki!
Ama en azından ucundan yakaladığım teknolojiyi tepe tepe kullanacaktım kendime ait odamda.

Yeni oyuncağım mı?
BURADA

Perşembe, Kasım 15, 2012

İMZA : 114 KADIN


"Siz babanıza mektup yazın, biz mektupları kitaba dönüştürelim, gelirini de bir çocuk daha okusun diye YEKÜV'e bağışlayalım" diyen ve böyle bir  projeye yüreğini koyan üç cesur kadının peşine takılıp kağıdı kalemi elimize aldık ve babalarımıza birer mektup hazırladık.
Mektuplar yığını kitaba dönüştü ve 15.11.2012 tarihinden itibaren de tüm kitabevlerinde satışa hazır duruma geldi.

Kimimizin babası kitabı eline alacak, okuyacak ve belki de kızının söylemek istediği ama söyleyemediği satırlarda babalığını sorgulayacak, mutlu olacak, ağlayacak ve belki de kahkahalarla gülecek.
Bunu şimdilik bilmiyoruz, kitabı elimize aldığımızda, tek tek mektupları okuduğumuzda tüm okuyucular olarak bizlerde belki ağlayacak, gülecek, hüzünleneceğiz.

Kimimizin babası adına yazılan mektupları okuma mutluluğuna erişemeyecek ama eminim ebedi istirahatgah'ında huzur bulacaktır.

Babama çoook çok özlem duyduğum bir babalar gününde, onunla konuşmak ihtiyacı hissetmiş ve ona anlatmak istediklerimi yazarak onu anmak, içimi yakanları duymayacağını bile bile paylaşmak adına bir mektup hazırlamıştım.

Karşıma çıkan bu projeyle mektubumu kitap sayfalarına taşınmasına sebep olan, projeye yüreğini, değerli zamanlarını koyan Banu Özkan Tozluyurt, Selgin GB ve Esra Aylin Akalın'a sonsuz teşekkürler...



KIZLARINDAN BABALARINA  MEKTUP VAR!
Babalar ve kızları arasındaki o çok özel, kızların tüm yaşamlarındaki en önemli düğümlerden biri olan ilişkiyi, kızları babalarına mektup yazarak anlattılar.

Bir zamanlar babalarının küçük kızları olan üç kadın ‘Hadi’ dedi ve çeşitli yaşlardan, farklı kesimlerden, ayrı görüşlerden, içlerinde tanınmış isimlerin ya da tanınmış babaların kızlarının da olduğu yüzden fazla kadın kağıdı kalemi eline alıp yaşamlarındaki ilk erkeğe, babalarına yazdıkları bir sayfa mektupla onların kendileri için ne kadar önemli olduğunu tüm yalınlığıyla ortaya koydular. Kimi ‘babam keşke hayatta olsaydı,’ diye iç geçirirken kimi ‘zamanında keşke yan yana dururken daha fazla anlatıp birbirimizi dinleyebilseydik,’ diyordu.  Bu hayata hazırlanırken babası kimine güçlü bir dayanak olmuştu, kimisi içinse babası hatırlanması bile  sonsuz acılar veren, en ufak tereddüt duymaksızın küçük kızını terk edip gitmiş bir adamdı.

Bir bakıma hepsi için tek bir gerçek vardı: içlerindeki küçük kız çocuğu salıncakla gökyüzüne doğru yükselip saçları rüzgarla savrulurken arkasında durup onu sallayan adamın güçlü kollarının öne doğru her gidişte kendisini daha yükseğe çıkaracağından emin olmak, salıncaktan inerken bir yeri incinmesin diye elini tuttuğunda onun avucunun sıcaklığını hissetmek istiyorlardı.

Geliri 21.Yüzyıl Eğitim ve Kültür Vakfı (YEKÜV) kanalıyla, çocukların eğitimi için bağışlanacak olan bu kitap, belki de daha önce ortaya konmamış “nasıl bir kız babası" olunacağının bir kılavuzu niteliğinde.


Arka kapaktan:

Farklı sosyokültürel yapılardan, yaşları 8 ile 75 arasında değişen, babalarının hiç büyümeyen kızları, babalarına tüm söylemek istediklerini birer mektupla anlattılar. Ve sonunda tüm kız babalarına nasıl olmaları ya da olmamaları gerektiğini anlatan bir kılavuz oluşturdular. Bu 100’ü aşkın mektubun arasında yakından tanıdığınız bazı babaları bir de kızlarının gözünden okuyacaksınız…
Kolektif mektuplardan oluşan kitaplar serisinin ilki niteliğindeki “İmza: Kızın”ı okurken burnunuzun direğinin sızlamasına, yüreğinizin cız etmesine, dalıp gitmeye ve çoğu zaman gözyaşlarınızın akmasına hazırlıklı olun…
Banu Özkan Tozluyurt,Selgin GB,Esra Aylin Akalın


http://www.yekuv.org/


Not:
1-Ayrıca bu kitapta ünlü babaların ünlü kızlarının mektuplarını da bulacaksınız.
2-Babanıza henüz mektup yazamadığınız için geç kalmış değilsiniz. http://imzakizin.com/ adresine uğradığınızda mektuplarınız yerini bulacak



Cumartesi, Kasım 10, 2012

Pazartesi, Kasım 05, 2012

SAKLANAN YILLAR


Oturduğu koltuktan hızlı bir hareketle kalktı ve konsola doğru ilerledi, konsolun başında bir an sendeledi ya da ben öyle sandım, hemen kalkıp kolundan tutmak istedim ama yok! sendelememişti. Aniden durduğunda yapmak istediğinde kararsız kaldığını anladım o zaman.

Sonra konsolun alt kapağını açarak bir kutu çıkardı.
Bu şimdiki zamanımızın cicili-bicili kutularına hiç benzemiyordu, yılların yorgunluğunu üzerinde taşıdığı halde halen iş gören, çok çook eskiden inatla günümüze gelmiş olan gri renkli saman kartonu bir kutuydu.

Oturduğum kanepede kendine de bir yer açıp oturdu ve karton kutuyu aramıza koydu. Kutuyu hatırlamıştım, birbirimize gözlerimiz takıldı, kolay ağlayan ben gözyaşlarıma engel olamadım. Kalktı yanıma geldi bana sarıldı.
"Ne çok seversin ağlamayı, geçmişi konuşurken aklıma geldi birden, birlikte hem bakar hemde anıları tazeleriz" dedi, canım kardeşimle anılarımıza döndük.
Sonra kutuyu açtık, içinden kaybolduğunu sandığım yıllarım çıktı. Ucu yırtılmış bir resim, otuz yılı aşan bir banka cüzdanı, çizgili defter sayfasına karaladığım tamamlanmamış olduğunu tahmin ettiğim ve hiç aklımda kalmayan bir şiir, emek sinemasının bir bileti, gazetelerden "aklınızda bulunsun" köşesinden kesilmiş bir sürü bilgi, bir iki haber satırları v.b.

Her biri yılını-gününü-anısını yanına alıp karşıma dizildiler. Güzel yıllar, gençlik yılları, unutulmayacak yürek çarpıntıları, başımda esen kavak yelleri, baba evinin küçük anası.

Onlar buraya aitti baba evine, baba evinde geçen yıllarımı yine baba evinde bırakıp evime döndüm.

Eve döndüğümde baba evinde saklanan yıllarımın ardından kendi evimde saklanan yıllarımı aradım. Elim gayri ihtiyari "geçmiş zaman olur ki" adını verdiğim dolaba gitti.

Fotoğraf albümleri-alınan eşyaların garanti belgeleri-faturalar klasörü-sözleşme klasörü, eski kasetler kutusu, prensesimin; dedesi tarafından altı yaşına kadar tuttuğu bebeklik günlüğü gibi.
Ama benim elim o kutuyu aradı. Yine çok geride kalmış bir kutu. Bugün adı bile anılmayan şişe cam'ın 12 adet çay bardağı kutusu. Açtığımda ilk çıkan çalışma hayatımda kullandığım 30 yıllık sigorta kartımdı,numarayı biliyorum da fotoğraf çok yabancı geldi, dikkatli bakınca tanıdım, benmişim.

(Aynalar yalan söylemez denir hani, hadi canım aynalar dünü ne bilsinler ki yalana başvursunlar,duygusuz onlar sadece anı yansıtırlar, bir saatleri bir saatlerine uymaz bakarsan bağ bakmazsan dağ gibi yansıtırlar.)

İşte! 40 yılı geride bırakan bir evlilik cüzdanı,
Bebeklerimin, babalarının yıllarını verdiği bankaya ait sağlık karneleri,
Eşimin banka yaka kartı, üzerinde halen duran mandalı ve kordonuyla,
Bebeklerimin doğduğunda el yazımla yazdığım dört mısralık şiirleri,
İki adet eski defter görünümlü nüfus cüzdanı, benimkinin üzerinde ilkokul numaram yazılı,
Anneciğimle, babacığımın mezarlık tapusu ve ödeme makbuzu,

(Beylerbeyi'nin tepelerinde, boğazın nazır en güzel yerde bulunan ebedi ikametgahlarında ne kadar daha kalırlar bilemem. Dilerim birileri bu güzelliği keşfedip rezidans yapmaya kalkmaz. Canlı varlıkları acımadan yok edenler cansız varlıklara ne kadar saygı duyabilirler onu da bilemem.)

Diplomalar, notlar, notlar...

Kutu başında geçen zaman, yılları ortaya serdiğinde acısıyla, tatlısıyla, anısıyla karşımda şölene dönüştüler.

Anladım ki yıllar kaybolmuyor sadece saklanıyorlardı.


Görmek istediğinde ise böyle canlı canlı karşında duruyorlardı.




Pazartesi, Ekim 29, 2012

EN BÜYÜK BAYRAMIMIZ KUTLU OLSUN


SEVGİYLE-SAYGIYLA



ÖZLEMLE


 

MİNNETLE
VE
SONSUZ KADAR KUTLANMASI
DİLEKLERİMİZLE



Perşembe, Ekim 25, 2012

BAYRAMINIZ GÜLÜMSESİN



Tüm dostlarımın, yolu bloguma düşen yolcuların ve tüm islam aleminin bayramını kutlarım...

Perşembe, Ekim 04, 2012

DEVE KUŞU

 ""ATATÜRK: Dur çocuk… Ne yapıyorsun sen?
İŞÇİ: Ağacı kesiyorum!
ATATÜRK: Sen hayatında hiç ağaç diktin mi ki o ağacı kesiyorsun?
İŞÇİ: Ne yapmamı emredersin paşam?
ATATÜRK: O bir canlı. Bir canlının yetişip büyümesi bu hale gelmesi ne demek sen biliyor musun?
İŞÇİ: Yok paşam.
ATATÜRK: Ağaç kesilmez.
İŞÇİ: Ne yapmamı emredersin paşam?
ATATÜRK: Neden kesiyorsun ağacı?
İŞÇİ: Köşke zarar veriyor. Dalları neredeyse köşkün içine girdi girecek.
ATATÜRK: O ağacı kesmeyeceksin çocuk.
İŞÇİ: Emrin olur. Peki ne yapayım?
ATATÜRK: Köşkü kaydırın.
İŞÇİ: Buyur?
ATATÜRK: Duydun işte köşkü kaydırın.
İŞÇİ: (KÖŞKÜ GÖSTEREREK) Bunu mu?
ATATÜRK: Başka köşk var mı?
İŞÇİ: Yok.
ATATÜRK: Söyle amirlerine onlar bir çaresini bulurlar.
İŞÇİ: Emrin olur paşam.
ATATÜRK: Unutma, ağaç kesilmez, o da canlı.
***
Atatürk’ün emri yerine getirilir ve ağacın kesilmesinden vazgeçilir.
Peki ne yapılır?
Köşk, yan tarafa doğru 5-6 metre kaydırılır!""

Müjdat Gezen 1881 oyunundan


Kurtuluş savaşı ile Türk halkına ülkesini geri veren Ata'm Ankara'nın çorak arazisini yemyeşil bir alana dönüştürerek Ankara halkına nefes alabileceği bir orman hediye etmiştir

Ankara'nın en önemli nefes alma alanlarından biri  olan Atatürk Orman Çiftliği sit alanı olarak da koruma altına alınmıştır (ki) artık bu özelliğini yitirmiş olmalı.
Kesilen 3000 ağaç ile (can) katliamı yapılmıştır.




""Kaz dağları'na ölüm fermanı


Türkiye’nin cennet köşelerinden biri olan oksijen deposu Kaz dağlarında, altın madeni işletmek için 16 firma ruhsat aldı. Yerli ve yabancı firmalar, 400 bin ton siyanür kullanarak 34 noktada altın arayacak.""

Çanakkale'nin kalbi, olağanüstü bir doğa, yedibin yıllık tarih, oksijen doposu, gerçek su kaynağının yok olması ile  10 milyon adet zeytin, kiraz, şeftali, elma ağaçlarının yaşamına da son verilecek.

"Savaşa hayır" tabi ki bende savaşa hayır diyorum, tüm canlıların yaşam hakkı vardır.
Hele ki bizim olmayan savaşın ilk şehitleri hiçbir günahı olmayan çocuklarımız olursa, acımasızca yaşamları ellerinden alınırsa bunun adı savaş da değil katliam olur.



Başlık mı?
Başımız kuma gömülü yaşıyoruz ya!!!





Salı, Ekim 02, 2012

HEM BURADAYIM HEM YOKUM



Nerdemiyim?
Galiba sözcüklerin bittiği yerdeyim.
Aklıma geleni, dilimden düşeni hasbelkader birkaç satır karaladığım sayfama her girdiğimde yazı yazmak istesem bile artık ne aklım eriyor ne de parmaklarım tuşlarda geziniyor.

"Yazdık,çizdik yeter artık nokta" dediğimde sayfamın gülen yüzü, Ata'mın anlamlı bakışı, dostlarım, misafirlerim...
Bana bir şeyler dur diyor.
Ayrıca "yaz, yaz nereye kadar" desem bile yazmanın da bir ihtiyaç olduğunu ve dostlukların bittiğine inandığım bir zamanda bana bir çok gerçek dost kazandırdığını ve benim içimde çoğalan, atamadığım hem de hiçbir yerime sığdıramadığım yaşamımın bir görünüp bir kaybolan sahnelerini yazarak yükümün hafiflediğini düşünmeden edemiyorum.

Ayrıca bir de unutulma korkusu sarınca biten sözcükleri toparlamaya çalışmaktan başka çare kalmadığını anladım.

Çocukluğumda günlük tutardım, gerçi haftalığa dönüşmüş bir günlüktü, hep cuma günleri yazardım, günlük olayları sıralar, o günün bitimine de tarih koyardım.
Zaten blogumda haftalık gibi bir şey, ortalama on güne bir yazı düşüyor, demek ki çocukluğumda da fazla vaktim olmamış.
Sonra gençlik dönemimde sayfalı takvimler çıkmıştı, gün kısmında oldukça yer vardı, o karelerin içine sığacak şekilde kargacık-burgacık günlük olayları yazmaya başladım, üç yıl birlikte çalıştığım masa arkadaşımın "Bir nevi koleksiyon" demesi üzerine bende anlamsızlığını anlamış olmalıyım ki takvim tutmaktan da vazgeçmiştim.

O çocukluk-gençlik günlüklerim yok oldu, takvim yapraklarım da. Sanırım eskiye çok tutkulu olmama karşın depolamayı çok sevmediğim için yok oldular.
Ama teknoloji harikası blogumu uzaya yazıyorum, her satırı uyduda yer alıyor, ben bir gün peşini bıraksam bile umarım bıraktığım yerde duracaktır.


Neyse efenim, araya giren zamanı değerlendirmeye alacak olursak güzel bir yaz geçirdim, (kendi adıma.) Bol, bol tatil yaptım, dinlendim, okudum,gezdim,gördüm, çok muhabbet az iş. Deyim yerindeyse mevsimi acımasızca harcadım, kısa sürede bitiverdi.
Oysa çok kötü bir yaz mevsimiydi:( yurdum adına)

Yaz bitti, ardından en güzel mevsim(im) Sonbaharında bir ayını bitirdik, girdik ikinci ayına. Bir iki derken  kısa sürede oda bitecek, sonra arkası kış.

Aman tanrım! yaş ilerledikçe bu mevsimler daha mı çabuk geçiyor, yoksa ben hızlı koşamadığım için mi yakalayamıyorum anlamadım. Ama anladığım bir şey var, günü yakalamak için bir şeyler yapmak şart. Tabi bu da sonu gelmeyen ve yarına hiç bir faydası olmayan o saçma sapan ev işlerin haricinde; yaşadığımızı hissettirebilecek, zevk aldığımız, geriye baktığımızda yerinde bulabileceğimiz ve zamanı değerlendirebildiklerimiz olmalı.
Hani bir reklamda diyor ya!" siz annesiniz, bulaşık makinesi değil."işte onun gibi bir şey...


Fotoğraf, yazdan geriye kalan bir yaprak.


Pazar, Ağustos 19, 2012

MUTLU BAYRAMLAR





Bayramlarım vardı bayram gibi,
güneşle doğardı içime,
başucumda elbisem ayakkabılarım,
sevinç içinde uykuya yenilirdi gözlerim,
hiç yememişcesine şeker hayallerim,
işli poplin mendillerim,
defalarca saydığım demir liralarım,
çocukluğumla özleşen bayramlarım...
Bayramlarım vardı BAYRAM gibi.





Barış, kardeşlik, dostluk, huzur, beraberlik, sevgi ve tadına doyulmayan çocuk seslerinin sevinç çığlıklarınla dolu dolu yaşandığı bir dünya hayaliyle, olabildiğince mutlu ve umut
dolu bir bayram dilerim.

İYİ BAYRAMLAR...

Salı, Haziran 05, 2012

KELEBEKLER NASIL UÇTU



Dünya daha çok gençken, havada kanat çırpan, ilkbahar ve yaz günlerini renkleriyle şenlendiren kelebekler yoktu. Toprağın yüzünde kelebeklerin atası olarak görülen bazı sürüngen böcekler vardı, ama bunlar henüz uçamıyorlardı. Bu böceklerin renkleri çok güzel ve parlaktı, ama yanlarından geçip giden insanlar onların güzelliklerini göremiyorlardı.

O günlerde "İlkbahar Çiçeği"adında bir genç kız yaşıyordu ve kendisini tanıyan herkese neşe ve mutluluk saçıyordu. Dudaklarında hep sıcak bir gülümseme ve tatlı bir söz, ellerinde ateşli hastaları bile iyileştiren serin bir ilkbahar rüzgarı taşıyordu. Elini ateşli bir hastanın alnına koyar koymaz, o kişinin ateşi hemen düşüyordu. Kadın olduğu zaman bu özellikleri daha da güçlendi ve gördüğü bir düş üzerine her türlü hastalığı iyileştirmeye başladı. Düşünde hiç bilinmeyen, uçan güzel yaratıklar ona gelmişler ve taşıdıkları ebemkuşağı renklerini ona armağan etmişlerdi. Ebemkuşağının her renginin ayrı bir iyileştirici rengi vardı ve uçan yaratıklar hepsini ona açıkladılar. Ona dediler ki, "Yaşadığın sürece bu güçlerle herkesi iyileştireceksin ve öldüğün zaman bu güçleri tekrar havaya salacaksın, böylece bütün insanlar ondan yararlanabilecek." Bu yaratıklar düşünde ona bir de isim takarak "Ebemkuşağını Gökyüzüne Dokuyan Kadın" dediler. "Ebemkuşağını Gökyüzüne Dokuyan Kadın" yıllar boyunca işini sürdürdü. İnsanları iyileştirdi ve herkese giderek çoğalan bir dostluk ve neşe içinde hizmet etti. Bir gün bir adamla karşılaştı. Bir düşçüydü bu adam ve onu da koa olarak aldı. İki çocukları oldu, onları birlikte büyütüp güçlü, sağlıklı, mutlu insanar haline getirdiler. Bu çocuklar da ana babalarının güçlerini daha da arttırdı ve dört bir yandan hastalanan herkes onun kapısına koştu. O da elinden geldiğince herkese yardım etti.

Zamanla iyileştirici güçlerin bedeninden akıp geçmesi onu iyice yormaya başladı ve düşünün geriye kalan bölümünün gerçekleşmesi zamanının yaklaştığını anladı. Yaşamı boyunca ne zaman toprağa otursa, topraktaki canlı, parlak renkli böceklerin hemen kendisine sokulduğunu gördü. Bu böcekler ellerine yaklaşıyor ve yüzlerini ellerine sürüyorlardı. Bazen de birisi kolundan tırmanıyor, kulağına yaklaşıp orada duruyordu.

Bir gün yine dinlenirken böceklerden biri gelip kulağına kadar tırmandı. Kadın böceklerin hepsinin zaman zaman kendisine yardımcı olduğunu bildiği için, onu hoş karşıladı ve "Sizlere nasıl yardım edebilirim?" diye kulağına tırmanan böceğe sordu. "Kardeşim" dedi böcek "Benim halkım her zaman senin yanında oldu ve sırtlarında taşıdıkları parlak renklerle, senin gökkuşağının iyileştirici güçlerini hastalara aktarmana yardım ettiler. Şimdi sen ruhlar alemine geçmeye hazırlandığın için, renklerimizin bundan sonra insanlara nasıl yararlı olabileceğini bilemiyoruz. Eğer uçabilseydik, insanlar bizi kolayca görebilirler ve renklerimiz onlara neşe ve ferahlık verirdi. O zaman iyileşmeye gereksinim duyan kişilerin çevrelerinde uçuşur ve onlara güç verirdik. Uçmamız için bize yardımcı olabilir misin?"

"Ebemkuşağını Gökyüzüne Dokuyan Kadın" bu onuda elinden geleni yapacağına söz verdi. Olan biteni kocasına anlattı ve düşünde bu konuda herhangi bir şey görürse kendisine bildirmesini rica etti. Ertesi gün, adam geceliğin gördüğü düşün heyecanıyla uyandı ve hemen karısına anlatmak için karısına dokundu, ama "Ebem Kuşağını Gökyüzüne Dokuyan Kadın" kıpırdamadı. Adam karısının yüzüne baktı ve onun ruhlar alemine gittiğini anladı. Karısının ruh için dua ederken ve onu gömmek için hazırlanırken gece gördüğü düş aklına geldi, biraz avundu. "Ebemkuşağını Gökyüzüne Dokuyan Kadın"ı gömüleceği ormana götürdükleri zaman, kocası, düşünde gördüğü böceği bekliyordu. Karısının mezarı yanında onu buldu. Yavaşça onu yerden kaldırdı ve eline aldı. Karısını mezara koydukları ve üstünü toprakla örtmeye başladıkları zaman böceğin konuştuğunu gördü: "Beni de karının omzunun üstüne koy. Toprak bizi örttüğü zaman benim de bedenim ölecek. Ama ruhum karının ruhu ile kaynaşacak ve topraktan çıkıp birlikte uçup gideceğiz. Ondan sonra halkımın yanına dönecek ve onlara uçmayı öğreteceğiz. Böylece karının başlattığı uğraş sürecek. O da beni bekliyor. Hadi beni onun yanına mezara koy."

Adam böceğin dediğini yaptı ve gömme töreni devam etti. Törene katılanlar gittikten sonra, adam bir süre daha mezarın başında kaldı. Mezara baktı ve karısının o güne kadar sunduğu onca sevgiyi düşündü. Birden bire mezardan bir şey uçtu, kanatlarında ebemkuşağının bütün renklerini taşıyan çok güzel birşeydi bu. Uçup geldi ve adamın omzuna kondu. "Üzülme kocacığım" dedi. "Benim düşümün süresi doldu ve şimdi bilgimi sunup yardım edeceğim varlıklar, insanlara hep iyilik, mutluluk ve güzellik saçacaklar ve senin ruhlar alemine göçme vaktin gelince seni orada bekleyeceğim, yeniden beraber olacağız." Birkaç yıl sonra adam da başka bir dünyaya girmek için bu dünyadan ayrıldığında çocuklar mezarının başında yalnız kaldılar. O sırada kelebek denilen güzel yeni yaratıklardan birinin mezarın üstünde uçtuğunu gördüler. Birkaç dakika sonra babalarının mezarından da tıpkı onun gibi güzel bir kelebek çıktı ve kendisini bekleyenle buluştu. İkisi birlikte kuzeye, yenilikler ülkesine doğru uçup gittiler... İşte o zamandan beri, insanların çevresinde, güzellikleriyle havayı ve yaşamı süsüleyen kelebekler uçuşur durur.
Alıntıdır



Öykümü? efsane mi?
Fikrim yok, ama çok güzel...

Cumartesi, Mayıs 26, 2012

BİR MİM BİN KİTAP


1-Ne sıklıkta kitap okursunuz?

Çocuk dergileri ve çizgi roman tabir edilen kitapların ardından 10 yaşlarımda okuduğum
Çalıkuşu kitabınla başladım okumaya. O gün bugün okuyorum işte.

Bazen beni sarmayan bir kitap olursa sürünür elimde, eğer kitabın içine düşmüşsem uykularımı feda ederim. "Ne sıklıkta"ki tabir edilirse heran elimi uzatınca muhakkak okuduğum  bir kitap vardır elimin altında. Daha sıklığını düşünürsek Can'ıma okuduğum yeni çocuk kitapları ile yaş sınırını da yok ediyorum:)

 

2- En sevdiğiniz yazar/lar?

Çok ayırt edemeyeceğim, galiba tüm yazarları seviyorum, çünkü onların hepsi çok değerli.
Belki bende bıraktığı izlerden çok çok sevdiklerim oluyor diyelim.
Emile Zola, Maksim Gorki, Virginia Woolf, Dostoyevski, Jon Steınbec, Dan Brown gibi yazarların çok kitaplarını okudum. Kitap enflasyonu olmasa döner döner bunları yine de okurum.

Türk edebiyatında ise sonu gelmez en sevdiklerim olur.
Yaşıma denk gelen ilk okuduğum kitaplarlarla dönem dönem sevdiklerim yer değiştirdi.
Önceleri Kerime Nadir, Muazzez Tahsin Berkand, Reşat Nuri Güntekin ile hayal dünyasından gerçeğe Rıfat Ilgaz, Aziz Nesin, Fakir Baykurt, Orhan Kemal, Vedat Türkali,Yaşar Kemal'le dönüş yaşadım.

Ayşe Kulin, Ahmet Ümit, Canan Tan, Nermin Bezmen Zülfi Livaneli sırasını bekledi.
Galiba sevdiklerim değil de sevmediklerimi yazarsam daha doğru olur, çok sevdiğim ama şu an aklıma gelmeyenlere ayıp olmasın sonra.
Orhan Pamuk ve Elif Şafak'ın bazı kitaplarını okudum ama hiç ısınamadığım ikilidir diyebilirim.


3- En beğendiğin kitap/lar ?

En Beğendiğim kitapları da yaş sırasına göre ayarlarsak sonu gelmez bir mim olur.
Ama bende iz bırakan kitaplar vardır.

Örneğin;
Emile Zola-Meyhane
Maksim Gorki-Ana
Turgut Özakman-Cumhuriyet serisi
Suna Kıraç-Ömrümden uzun ideallerim var
Khaled Hosseini-uçurtma Avcısı,Bin Muhteşem Güneş
Chris Cleave-Küçük Arı
diyebilirim.


Evimiz son zamanlarda Silivri kütüphanesine döndüğünden bu yaz okunacak kitaplarla iz bırakanlar ve sevilenler yerlerini alacaklardır.


Sevgili arkadaşım Asuman'ın bana gönderdiği Mim ile kitaplarımızı ve yazarlarımızı bir kez daha andık.Teşekkürler arkadaşım.

Bende bu değerli mim'i kitapların dünyasına dalmak isteyenlere gönderiyorum.
Sevgilerimle...

Perşembe, Mayıs 24, 2012

BAKIŞ AÇISI


"Anne seni o kadar çok seviyorum ki! git git bitmiyor."


Üçüncü yaşını daha doldurmamıştı o zaman Prensesim ve annesine olan sevgisini şaşkın bakışlarımız karşısında böyle anlatmıştı.

Kendince annesine olan sevgisinin sonsuzluğa bakış açısını yakalamıştı...

Yirmili yaş merdivenlerini tırmandığım zamanlarda bir gün kendimle konuşurken (Bunu devamlı yaparım ve hatta sokakta bile farkında olmadan kendimle konuşmaya dalarım, görenler ne diyordur onu bilemem.) yapmak istediklerim mi? Yapabileceklerim mi? diye sormuştum diğer kendime.

Yapmak istediklerim çoktu, ucu açıktı, yani git git bitmiyor:)
"Yapabileceklerim" dedim. Kolaya kaçmak gibi görünse bile daha huzurlu olmak içindi kararım. Ben de kendimce huzura ve yaşama bakış açısını böyle yakalamıştım.

Zaman zaman yapmak istediklerimin ucunu yakalamak istedim ama sadece ucunu yakalamak bir kelebeği okşamak gibi bir şeydi.
Anladım ki! İnsanoğlunun yapmak istedikleri değildi değerli olan, değerli olan yapabileceklerinin yeterli ve dolu dolu olmasıydı. Ve sevgiyle tutunabilmesiydi yaşama ki! O sevgi ne kadar dolabildiyse yüreğine.

İnsanoğlunun dünyaya merhaba dediğinde annesinin kucağına verildiği ilk dakikalarında yüzüne eğilen O yüzün ve o yüzdeki gözlerden yüreğine akan sevgiden ne kadar doldurabildiyse.

Benim sevgiye bakış açımda bu işte!
Sevgi dünyaya gelirken yanımızda getirdiğimiz bir şey değil de, sevgi dolu bir çift göze hapsolan yüreğe doluştur diye düşünürüm.

Yapmak istediklerime dönecek olursak o istekler bende hiç yok olmadılar, bir tarafımda hep takılı kaldılar ama asla yaşamımı etkilemediler ve hayal dünyasına dönüşmediler. Sadece geçen zamanda şekil değiştirdiler, yaşa uygun isteklere dönüştüler, bazen coştular, bazen sessizliğini korudular.
Ve yapabileceklerimin gölgesinde hafif bir esintiyle yüzüme tebessüm bırakıp her zaman yerlerine yerleştiler.


Bu yazı nerden mi çıktı?
"Hadi yapabilirsin" diye iddia eden bir istek karşıma geçmiş beni zorlarken buldum da ona ithafımdır.



Cumartesi, Mayıs 19, 2012

MİNNETTARIZ

ÖZLEMLE
SEVGİYLE
COŞKUYLA

MİNNETLE

VE SONSUZA KADAR
KUTLANMASI DİLEĞİYLE...


BİR DAHA GEL SAMSUN'DAN
SARI SAÇLIM MAVİ GÖZLÜM
NERDESİN NERDE NERDE....

Cumartesi, Mayıs 12, 2012

Pazar, Mayıs 06, 2012

İNSANLIK ADINA





BU GECE TÜM KAYBOLAN GERÇEK DEĞERLERİMİZİN YENİDEN VAROLMASINI DİLE(DİM)RİM...







Mallarımız arttı, keyfimiz azaldı.
Daha büyük evlerde, ama daha küçük ailelerle y...aşıyoruz.
Konforumuz arttı ama zamanımız daraldı.
Diplomamız bol ama sağduyumuz az.
Uzmanlıklar arttı ama sorunlar çoğaldı.
İlaçlar çoğaldı, hastalıklar arttı.
Çok para harcıyoruz ama az gülüyoruz.
Akşam geç yatıyor, sabah yorgun kalkıyoruz.
Az kitap okuyor, çok televizyon seyrediyoruz.
Çok konuşuyor ama az gönül veriyor ve bol yalan söylüyoruz.
Para kazanmayı öğrendik ama yuva kurmayı beceremedik.
Aya kadar gidip dönmeyi biliyoruz ama komşumuza uğramak için karşı sokağa geçmiyoruz.
Uzaya ulaştık ama kendi iç derinliklerimizden habersiziz.
Havayı temizledik ama ruhları kirlettik.
Atomu parçaladık, önyargımızı yıkamadık.
Çok yazıyor ama az gelişiyoruz.
Daha çok plan yapıyor ama daha az sonuç alıyoruz.
Acele etmeyi öğrendik ama sabırlı olmayı asla.
Gelirimiz arttı, karakterimiz zayıfladı.
Tanıdıklar çoğaldı ama dostlar eksildi.
Çabalar arttı ama mutluluklar azaldı.
Daha mutlu olmak için somurtarak çalışıyoruz.
Varlığımızı arttırdık ama değerlerimizi yitirdik.
Ve
Nihayet: hayata yıllar ekledik, yıllara hayat katamadık...

Alıntıdır.



Salı, Mayıs 01, 2012

GÜZEL İNSANA

İlk yazılarıma ışık olmuştun dolu dolu yorumlarınla, satırlarından yayılan sevgi doldurmuştu yüreğimi, yerleşmiştin içime DERİN bilgilerinle.
"Blog dostum değil, Can dostumsun" demiştim, seve seve kabul etmiştin. Sonra kelime dotluğumuza seslerimiz eşlik etmişti beş yıl süren zamanda.

"Bekle" demiştim ya sana, "sarılmadan gitmek yok" söz vermiştin  hani! Şimdi sevginle dolu yüreğime acın da girdi be dostum:((

Bir gün bir yerlerde muhakkak buluşacağız, bunu ikimiz de çok istedik çünkü. O zaman sıkı sıkı sarılacağız inanıyorum.
"Ölmek ne ki" demiştin, "orada yaşam başlıyor gerçekte." Gerçek bu kadar acelemiydi canım dostum:((

Ben seni çok sevdim, sevdiğinin kollarında huzurla uyu KOCA YÜREKLİM benim...

Salı, Mart 13, 2012

HÜZÜN



Alnını cama, canının acıdığını hissetse bile daha kuvvetlice dayadı.
O ise eteklerinin savrulmasına aldırmadan hızlı hızlı yürüyordu. Ta ki yokuşun sonunda gözden kaybolana kadar onun arkasından baktı.

Alnını dayadığı camdan çekildi, eline bir bez alarak alnının camda bıraktığı izi sildi, sildi, sildi.
Gözlerindeki hüznün camdaki yansımasını yok ettiğine inandığında döndü yerde kendi kendine oynayan küçük kızı kucağına aldı.


"Mini mini bir kuş donmuştu, pencereme konmuştu,
aldım onu içeriye, cik cik-cik cik ötsün diye,
pır pır ederken canlandı,ellerim bak boş kaldı."

Küçük kız ellerini çırptı," bi daha bi daha"
Tekrar başladı, kurulmuş saat gibi.
Defalarca...
Artık sözcükleri duymuyor kulakları kapı tıkırdısını bekliyordu.


Dönmeme, dönememe korkusu hiç çıkmıyordu aklından, nedenini bilmiyordu. Bir gün öğrenene kadar..Küçük kız, yarı şarkı yarı ninni "minik kuş" nakaratından uyuya kalmıştı. Küçük kızın uyanmasından korkarcasına yavaşça yatağına yatırdı, üstünü örttü. Dirseklerini dizlerine dayadı, avuçları yanaklarında koltuğun kenarına oturdu.

Ne kadar zaman geçti, bilmedi. Hava kararmaya, oda soğumaya başlamıştı. Bir odun attı ateşi azalan sobaya, işte o zaman kapının kulağına müjde gibi gelen tıkırdısını duydu.


Beklemenin yakalanma korkusundan kaçarcasına küçük kızın yanına girip gözlerini sıkıca kapadı. "İşte geldi, gitti ama yine geldi."

Sevinçle sıkı sıkı üstündeki örtüye sarıldı.

Dönmeme, dönememe korkusu hiç çıkmıyordu aklından, nedenini bilmiyordu. Bir gün öğrenene kadar..
Alnını cama, canının acıdığını hissetse bile daha kuvvetlice dayadı
Alnını dayadığı camdan çekildi, eline bir bez alarak alnının camda bıraktığı izi sildi, sildi, sildi. Gözlerindeki hüznün camdaki yansımasını yok ettiğine inandığında döndü yerde kendi kendine oynayan küçük kızı kucağına a
"Mini mini bir kuş donmu
pencereme konmuştu,
aldım onu içeriye, cik cik-cik cik ötsün diye
pır pır ederken canl
ellerim bak boş kal
Küçük kız ellerini çırptı," bi daha bi 
Tekrar başladı, kurulmuş saat 
Artık sözcükleri duymuyor kulakları kapı tıkırdısını 
Küçük kız, yarı şarkı yarı ninni "minik kuş" nakaratından uyuya kalmıştı. Küçük kızın uyanmasından korkarcasına yavaşça yatağına yatırdı, üstünü örttü. Dirseklerini dizlerine dayadı, avuçları yanaklarında koltuğun kenar
Ne kadar zaman geçti, bilmedi. Hava kararmaya, oda soğumaya başlamıştı. Bir odun attı ateşi azalan sobaya, işte o zaman kapının kulağına müjde gibi gelen tıkırdısını
Beklemenin yakalanma korkusundan kaçarcasına küçük kızın yanına girip gözlerini sıkıca kapadı. "İşte geldi, gitti ama yine g
Sevinçle sıkı sıkı üstündeki örtüye sarıld
Dönmeme, dönememe korkusu hiç çıkmıyordu aklından, nedenini bilmiyordu. Bir gün öğrenene k

Perşembe, Mart 08, 2012

KADIN HAYATTIR


EZİLMİŞLİĞİN İÇİNDE KADIN VARDIR, ACININ İÇİNDE KADIN VARDIR, ÜRETMENİN İÇİNDE KADIN VARDIR, YOKLUĞUN İÇİNDE KADIN VARDIR, SABRIN İÇİNDE KADIN VARDIR...
KADIN HAYATTIR


GÖKYÜZÜNÜN YARISI
Nicholas Kristof ve Sheryl WuDunn

Hayatını değiştiren kadınların hikayesi


15 yaşındaki Kamboçyalı Rath, arkadaşlarıyla birlikte bulaşıkçılık yapmak üzere Tayland’a gidiyor. Mafya, Rath ve arkadaşlarını oradan alıp, Malezya’ya götürüyor. Kendini birden genelevde bulan kızlar haftanın yedi günü, günde on beş saat zorla çalıştırılıyor. Kaçmalarını önlemek için çıplak dolaştırılıyorlar. En ufak bir direniş mi var? Saatler süren dayaklar geliyor. Bir gece kızların birkaçı sıkı gözetim altındaki genelevden kaçıp, bir karakola sığınıyor. Yasadışı yoldan ülkeye giriş yaptığı için bir yıl hapis yatan Rath, ülkesine iade edilmeyi beklerken, kendini bir polisle Tayland sınırına doğru yürürken buluyor. Rath, polisin kendisine eşlik ettiğini sanıyordu. Oysa o polis Rath’ı başka bir geneleve satacaktı. Pakistanlı bir doktor, tecavüze uğrayan hastalarına, polise gitmemelerini söylüyor: “Çünkü bir kız polise giderse, polis de ona tecavüz eder.” Polis çoğu zaman genelevde çalıştırılan kızlar için bir çıkar yol olmaktan uzak. Zira onlar da kızların müşterisi, üstelik bedel ödemeden! Sadece Çin’de her yıl 100 bin genç kız kaçırılıp geneleve satılıyor. Genç kızları fuhuşa zorlama yöntemleri ise aşağılama, tecavüz ve dayak. Örneğin, Taylandlı bir kıza, işe başlarken kendine olan güvenini kırmak için köpek pisliği yedirilmiş.


Değersiz olduğu için kız bebek istemeyen ailelerin kürtaja başvurmasını engellemek için Çin ve Hindistan’da doktorların bebeğin cinsiyetini söylemesi yasak. Ama işin ilginç kısmı burada başlıyor. Kürtaj olmak yasaklanınca kız bebek ölümlerinde artış gözleniyor. Çünkü kasıtlı olarak bakımsızlığa terk edilen bebek, hastalıktan ölüyor. Dünya genelinde yanlış kürtaj uygulamaları yüzünden her yıl ölen kadın sayısı 70 bin. Kamerun’da yaşayan Prudence, doğum sancısı başladığında, bir ebenin karnına oturup zıplamasından sadece birkaç gün sonra öldü. Pakistan’da Şahnaz adındaki bir kadın, kız çocuk doğurdu diye kayınpederinden dayak yediği için bebeğini zehirledi. Kız çocuklarının gördüğü bu muameleyi elbette kadınlar da görüyor. Afganistan’da yaşayan Sedanşah “Bir oğlan vazgeçilmez bir hazinedir, ama bir kadının yeri başkasıyla doldurulabilir” diyor. Kadınların bu kadar ihmal edilmesinin nedenlerinden biri de dini. Nicolas Kristof, Afgan bir gencin kendisine “Annem hiç doktora gitmedi, gitmeyecek de” dediğini anlatıyor: “Şu an burada kadın doktor yok, erkek doktora gitmesine ben izin veremem. İslam’a uygun olmaz”.



Oranlara gelirsek, Ganalı kadınların yüzde 21’i ilk cinsel deneyimlerini tecavüzle yaşamış. Güney Afrikalı kadınların da yüzde 21’i 15 yaşına gelmeden tecavüze uğramış. Tecavüz, bazen bir aileyi cezalandırmak için de kullanılıyor. Pakistan’da bir aşiret, bir aileyi cezalandırmak için, o ailenin bir ferdi olan Muhtar isimli genç kız hakkında toplu tecavüz kararı veriyor. Kadınlara tecavüz eden erkeklerse, ruhen tecavüz edenler de bazen kadınlar oluyor. Kadın işbirlikçi kurbanı kandırıp, tecavüz bölgesine getiriyor. ‘Eylem’ devam ederken de kadının kaçmaması için etrafı kolluyor.
Cinsel şiddetin en fazla yaşandığı ülke ise Doğu Kongo. Kongolu milisler kadınlara sopalar, bıçaklar veya süngülerle tecavüz ediyor ya da kadınların vajinalarının içine ateş ediyorlar. Kongo’da yaşayan 17 yaşındaki Dina, milisler tarafından kaçırıldığında tarladaki işini bitirmiş,
evine yürüyordu. Beş adam Dina’ya tecavüz ettikten sonra, bir tanesi genç kızın içine sopa soktu. Sopa, idrar borusuna ve rektuma girince, dokularda bir fistül (delik) açıldı. Sonuç olarak vajinasına, oradan da bacaklarına sürekli idrar ve dışkı sızmaya başladı. Fistül hastaları, toplum içinde istenmediklerinden, evden ayrı barakalarda yaşıyorlar. Yedikleri yiyecekler, bacaklarından dışkı olarak aktığı için de birçoğu yemeği kesip, açlıktan ölüyor.


Birçok ülkede insanların kaderi hâlâ çarşaftaki kan lekesine bağlı. Urfa’da aile büyükleri, 14 yaşındaki Emine’nin amcaoğluyla evlenmesine karar veriyor. Emine bu evliliği istemiyor ama o bölgede ret söz konusu değil! Sonra birdenbire Emine’nin köyden bir başkasından hamile olduğu dedikodusu yayılıyor, kızın ‘lekeli’ olduğuna karar veriliyor. Bu da ölüm fermanı demek! Emine’ye diyorlar ki, “Kendini ya elektrikle, ya yakarak ya da asarak öldüreceksin. Ya da silahla biz öldüreceğiz”. İntihar etmeyen Emine, başka biriyle evlendiriliyor. Ancak reddedilen amcaoğlu bir türlü peşini bırakmıyor. Emine, yeni eşinin evinde, amcaoğlu tarafından, eşarpla
boğularak öldürülüyor. O da diğerleri gibi polisten medet ummuş, bir mektup yazmıştı. Şöyle diyordu: “Benim hamile olduğumu söylüyorlar. Ben ne hamileyim, ne kürtaj yaptırdım. Benim yaşım ne başım ne?”

Türkiye’de resmi olmayan rakamlara göre 2011’in ilk yedi ayında 935 kadın öldürüldü. Cinsel şiddet verilerine gelince, 2009’da yapılan Kadına Yönelik Aile İçi Şiddet Araştırması’na göre kadınların yüzde 7’si on beş yaşından önce cinsel istismara maruz kalmış. Kocaeli Üniversitesi Öğretim Üyesi Doç. Dr. Ufuk Sezgin’in klinik çalışmalarına göre yüzde 57’si öz babalar, yüzde 4’ü öz ağabeyler, yüzde 13’ü yakın akrabalar, yüzde 26’sı ise ikinci dereceden akrabalar.




ADİLE TEYZE
Adile Teyze’nin hikâyesi insanın suratına, yüreğine çarpıyor, dağıtıyor; bir erkeğin içindeki faşizmi bir kadına nasıl kusabileceğinin ispatı, dinleyenlerin dahi midesini kaldırıyordu. Asıl şaşılacak olan, Adile Teyze’nin “Tam38 sene çektim ben onu” demesiydi. Bir insan 38 sene çekermi? Nasıl bir sabır? Ona göre, sabrından değildi çekmesi; kentleri, kültürleri, aileleri farklı onlarca kadın gibi “gidecek yeri olmamasındandı.” Üstelik o da diğerleri gibi “anlatamadıklarından” dolayı,müebbetlikti. Şalvarıyla, başörtüsüyle, ayağında lastik pabuçlarıyla 60’ını geçmiş bir kadın. “Çocuk yaşta evlendirdiler köy yerinde. Ama yüzüm hiç gülmedi. Ne dayağı, ne hakareti bıraktı ne de...”

"Şimdi açarlarmı benim davamı yeniden, şimdi söylemek istiyorum"
Çocukları boy boy, 4, 5, 6 derken, susmuş bugüne kadar. Tarlada çapa, köy yerinde iş derken, “Eve girmeye korkardım, sesimi de çıkaramazdım.” Yarım asır boyunca bir sıcak çorbalı sofraya oturamamasının kahrını masmavi gözleri anlatıyor Adile Teyze’nin... Birkaç kez “sapkınlıklarından” kaçmak için ikinci kattaki evinin balkonundan atlamış, tabanları patlasa da kurtulamamış. Her ne kadar “Mahkemeye çıksamşimdi anlatırım” dese de hâlâ boğazında düğümleniyor olanlar... “Ne bileyim kızım, çok içerdi. İçince de ne yaptığını bilmezdi. Oraya buraya tuvaletini yapardı. Öyle işte çok sapkınlıkları vardı...” dedi, tek pişmanlığı olan suskun tavrına yeniden sarıldı. Dile kolay, 38 sene susmak. Üstüne bu demir parmaklıklar ardında 8 yıl daha susmak. “O gün yine dövdü. Kapıya koştum, kilitliydi. Saçımdan tutup, sürükleyince, bıçakla vurdum, sonra balkondan atladım... Sonra mahkeme, ama söyleyemedim işte... Üç mahkemede müebbet... Kimseye diyemedim. Şimdi açarlarmı benim davamı yeniden, şimdi söylemek istiyorum.”



8 MART DÜNYA KADINLAR GÜNÜ TÜM DÜNYA KADINLARINA
KUTLU OLSUN (!)

Perşembe, Şubat 23, 2012

DİZİ DİZİ İNCİYİM


Dizi izlemede birinciyim.
Desem, yok o kadar da değil bu kadarı da kendime haksızlık olur.
Ama "Yok ben dizi izlemem belgesel izlerim." edebiyatı yapanlardan da değilim. Belgesel de izliyoruz, dizi de...
Belgeselleri döndür döndür izledik; atom moleküllerini ayırdık, ormana daldık ağaç ev yaptık, safariye çıktık, o muhteşem denizin altındaki dünyaya daldık, hayvan dostlarımızın karınlarını doyurma mücaadelesine tanıklık ettik, neşeli ayaklara hayran kaldık...
Nereye kadar!
Onların yaşamlarında değişen bir şey yok, onlar halen olduğu gibi doğallıklarını koruyorlar. Değişen bizleriz!!!

Kendime yüzlerce diziden hafta içine ait beş günlük dizi ayırdım, seçmece yani. Devam eden yada yeni başlayan, farketmiyor, akşam oturmalarımda beni iki saat oyalıyor ya! hem elişi yapıp hem seyretmek zaman kazancına dönüşüyor. Diziler aslında üç saat de bunun bir saati geçen haftanın özeti (!) şimdi şöyle; dizi iki saat sürüyor bunun bir saati reklam geriye kalanı seyre sunulan görsel. Efenim özet ise dizinin tamamı oluyor böylece. Aradan çıkartılan bakışmalar, yürüyüşler özette yer almıyor ve böylece bir hafta önce yada bir hafta sonra özet veya yeni bölüm sadece haftanın değişimi oluyor. Tamam biraz karışık ama matematiğe vurduğumuzdaki tablo bu.

Hafta sonları dizi izlememe kararım sadece dinlence, bunu yedi güne çıkartırsam fazla çalışmayan kafam iyicene karışır korkusundan. Eşimin ise sadece tek dizisi var onuda ben seyretmiyorum çünkü Behzat Ç dizisi benim dizi izleme tatil günüme denk geliyor.
Herkesin izlediği benim izlemediğim tek dizi bu sanırım. Onun haricinde gezi programlarını vaktim nisbetinde kaçırmamaya çalışıyorum.
F.Türkmenoğlu'nun "Hayat Gezince Güzel" hepimizin blog dostu Tijen'cimin "Tak Sepeti koluna" T.Talipoğlu'nun "Bir Yol Hikayesi" M.Savaş'ın "Dolu Dolu Anadolu" ve V.Milor'un "Lezzet Durakları" çoook çok sevdiğim programlar ve neredeyse görsellikleri ile gezmiş kadar oluyorum.

Sonrasında Haberler, oturumlar... En sıkıcı olanları.
Bu arada reklam görselliğine yüz vermesem de alımlardaki katkımla kendimi affettiriyorum.

Sanki tüm günüm TV karşısında geçiriyormuş gibi bir yazı oldu ama değil tabi ki! Bu da kendime haksızlık olur:)
Buraya nereden geldik?
Hürrem'den

Saygı duyduğum değerli Meral Okay'ın "Muhreşem Yüzyıl" seneryosu bire bir tarih değil, bunu defalarca kendiside söyledi. Tarihten alınan ana tema üzerine kurgularla zenginleştirilmiş ve görselliğiyle gerçekten seyretmeye değer bir dizi. Ama yönetmene dönersek bayma noktasına getirmeye var gücüyle çalışıyor diyebilirim. Zaten diziler 13 bölümü bir seferde çekildiği için hızla ilerliyor, ilk 13 bölümü hızla ve zevkle izletiliyor da sonrası hafta atlatılmasına, saat doldurulmasına gidiliyor. Bu haftaki Muhteşem Yüzyıl'da dakikalarca havai fişek gösterisi ve Sümbül'ün oryantal sergilemesi gibi.
Bu arada ne muhteşem bir yüzyılmış ki! kadınlar hiç yaşlanmıyor ve hatta gittikçe güzelleşiyorlarmış ama çocuklar bu arada hızla büyüyorlarmış:))

Neyse efendim, söz Hürrem'den açılmışken aklımdakileride ekliyiverim. Hürrem Sultan Meryem Uzerli kadar güzel ve yapılı bir sultan değilmiş, aksine ufak tefekmiş. Ayna ve mücevhere değil kitaba ilgi duyarmış. Sarayda ne kadar kitap varsa okumuş doymamış ve Avrupa'dan kitap getirtirmiş. Çok akıllı, Sultan Süleyman'a çok aşık ve çocuklarına çok bağlıymış. Sultan Süleyman'ın devlet işlerine yardım eder ve Sultanı da onun aklına çok güvenirmiş. Damat İbrahim Paşa'nın gerçek yüzünü geç de olsa ortaya çıkartan da oymuş...
Tarihçilerin ve yazarların aktarmalarıyla.

Bekliyorum bakalım bu akşamki dizimde ne dolaplar dönecek:)



Çarşamba, Şubat 15, 2012

BİNBİR İLMİK






Ne demek istediğimi bir tek o anlamıştı, ya da o bile anlamamıştı ama bana bakan gözlerinden canım arkadaşımın yanımda olduğunu hissetmiştim.

"Tabiii" diye devam ettim, "büyüklerimiz tesbih çekmenin zikrin yanında sabır sınaması da olduğunu söylerlerdi."
Bilmem kaç göz bana doğru yarı korkuyla, yarı acıyarak, yarı kızarak baktığını görmeme rağmen devam ettim, "bir kere ona tesbih çekmek değil tesbih etmek denir, tesbih etmek ibadettir ama sayı saymak sadece adettir.
Parmak boğumlarınızı yada tesbih boncuklarını sayarken belkide asıl yapmanız gerekeni, zikretmeyi unutabilirsiniz. Hem çakıl taşıyla yada iğde çekirdeği ile bu iş yapılabiliyorsa..."

Öyle kendimi kaptırmıştım ki yanımda oturan arkadaşımın hafiften beni dürtmesiyle sustum. Her kafadan bir sesle hep bir ağızdan itiraz konuşmalarıyla geri adım atmıştım ama ok yaydan çıkmıştı bir kere.

Her şey bana uzatılan bir tesbihle başlamıştı. Biraz zorunlu biraz dost hatırına katıldığım bir okuma sonrası dağıtılan tesbihlerden nasibime düşene itirazımdı, "ben tesbih çekmem zincir çekerim" demiştim, şaşkın şaşkın yüzüme bakan site komşuma ilmik ve zincir çekmeninde aynı vazifeyi gördüğünü söylediğimde de sonu gelmez söylem başlamıştı. Ben israrla şiş ve tığın aynı işlemi yaptığını ve sayı saymaya bile gerek olmadığını, boncuk tanelerinin başını döndürene kadar binlerce değil milyonlarca tesbih tanesi yerine geçecek ilmiklerin en azından işe yarar bir şey ortaya çıkaracağını anlatmaya çalışmıştım...



Yıllar önce site komşumla aramıza giren ilmikler son günlerde PC ile de arama girmeye başladı. Blogumla ilgilenmek, dostlarımı gezmek, okumak-okumak istiyorum ve buna son vermek istiyorum ama soğuk hava ve karla birlikte samimiyetimiz oldukça artan yünlerin; renkleri, desenleri, şekilleri ve tasarım boyutlarını çok aşmış çeşitleri ile yakamı bırakmaz oldu. Çok da severim şiş ve tığ teknolojisini:)
Boyun fıtığımın izin verdiği sürece ilmik ve zincir ikilisinin bana kattığı huzur-sakinlik-beyin eksersizi üçlüsünden son derece memnunum da diyebilirim.


Başucumda ise "Küçük Mucizeler Dükkanı ile Bir Yumak Mutluluk " kitabı dinlencem.
Onlar bebek battaniyesi örüyorlar bense artık kocaman bir kız olan Prensesimin yatağına " Hanım dilendi bey beğendi" örtüsü...

Çarşamba, Şubat 08, 2012

ISINMA SINAVIM



Canım arkadaşım Asuman'cım hoş mim'ini bana paslamış, beni hatırlamış olmasından dolayı çok teşekkür ederim.
Gerçi zamanı yine durdurdum ama geçte olsa yazabildiğim, blogumun soğuk algınlığını yok ettiğim için de mutlu oldum.
Bu mim ısınma sınavı gibi gibi geldi:))




Anlamlı bir söz...
O kadar çok anlamlı ve güzel sözlerimiz var ki!
İçlerinden hangisini yazacağımı bir an bilemedim, hemen her zaman günlük konuşmalarımızın içinde mutlaka bir kaçını da kullanırım... Sanki sözlerimi tamamlar gibi yani.
Ama sanırım son günlerde en çok kullandığım "eskisi olmayanın yenisi olmazmış" sözü diyebilirim.
Bu aralar havaların bizi eve hapsetmesinden dolayı oldukça samimi olduğum, beni çoktan terkeden ama benim terketmeye kıyamadığım ve çok sevdiğim eşofmana hitabımdır aynı zamanda. Hem benim dolabımda günlerce hatta aylarca giymediğim giysilerimin olmasını da bu söze bağlayabilirim.

Makyajda olmazsa olmazım...
Çoktan terkettim diyebilirim, yani yaptığım zamanlardakiler bile makyaj sayılmazdı. Eğer makyajı bir örtü vazifesi anlamında düşünürsek sadece saçımı boyarım. Asla beyaz saça tahammülüm yoktur.

Uyguladığım güzellik tüyosu...
Allah vergisi:))
Aslında güzellik bir iç yansımasıdır. Siz hiç çirkin bir bebek gördünüz mü?

En sevdiğim çiçek...
Tüm çiçekleri severim ayırımı zordur ama benim için nergis çiçeğinin yeri çok özeldir ve çok severim.

Nefret ettiğim bir şey...
Bencillik ve ego.

En çok sevdiğim iltifat. Çok duyduğum (uz) bir şey...
"Adın gibisin" derler, bu sözü çok duyarım ve adımın değerini taşımak hoşuma gider. Ve bu arada tüm insanların adını yaşadıklarını düşünürüm.

Favori kitabım...
Bu da ayırım yapılmayacak bir soru. Bende iz bırakan o kadar çok kitap var ki!
"Ömrümden uzun idaallerim var" Suna Kıraç'ın yaşam kitabı ve yazarken verdiği mücaadele beni çoook etkilemiştir. Yani favorim olabilir.

Bana görünüm olarak yakın bulduğum ünlü...
Ne yazık ki daha öyle bir ünlü çıkmadı.

Herkesin sevdiği ama benim sevmediğim bir ürün...
Cep telefonu...
Tabi ki kullanıyorum ama sevmeye sevmeye. Sanki benim gardiyanım, her dakika takibindeyim. Edeplice, nerede çalması gerektiğini bilen bir cep telefonu olsa belki seve seve kullanabilirim.

Şu an en çok almak istediğim kozmetik ürün...
Her birini tek tek denedikten sonra; saçımı dökmeyecek-tel tel etmeyecek-keçe gibi yapmayacak, saçıma saç gibi hizmet verecek bir şampuan.



Bu ara bloglara giremediğim için bu mim'in dağılımını görme imkanım da olmadı. Bir tek, hergün beni mutlaka arayan, yazışan Sanem'cimin yazmadığını biliyorum ve ona ismen ve mim'i hoş bulup yazmak isteyen tüm blogerlere paslıyorum.
Haydi Sanem'cim blogun benim blog gibi öksüz kalmış seni bekliyor...



Cumartesi, Ocak 14, 2012

O GERÇEK BİR PRENSES

"Koşmayın! yavaşlayın biraz" derken kendi adıma fazla abarttım sanırım. 2012 yılına blogumu başlatamadım bir türlü. O'mu itiraz etti ben mi? bilemedim.
Baktım ki olacak gibi değil 2012 yılını onbir ay olarak geçirmek zorunda kalacağım "en iyisi ben inadımı kırayım" dedim:)

Niye yazmak istemedim?
Kayda değer birşey olmadığından değil olamadığından.
Ya! yazacaktım dolu dolu çok kötü olacaktı, ya da yazacaktım boş boş o'da gereksiz olacaktı. Bu arada da yazmak isteyip yazamadıklarımı içime sindirmeye çalıştım. Sindi mi?
Tabi ki hayır! ama en azından bu yaşıma kadar yapmadığım, yapamadığım bir şeyi yaptım, bencil olmayı istedim ve oldum.
1900 yüzyılının en güzel zamanında doğup ve yaşadığım için. Tam bir CUMHURİYET çocuğu olarak en verimli yıllarımı süslenmiş tak'larla, fener alaylarınla, resmi geçit törenlerinle, stad gösterilerinle, marşlarla, andımızla...
Geçirebildiğim ve doya doya CUMHURİYET'i yaşadığım için mutlu oldum.
Önümüzde yeni bir nesil var; nasıl yetiştirilmesi isteniyorsa o türlü yetişecek:(
Ama dedim ya! Kendimi düşündüm, bencil oldum ve huzur buldum.





Yazımın başlığına gelecek olursak benim prensesimden bahsediyorum. O gerçek bir prenses, hal-hareket-tavır ve konuşması ile küçücük yaşından daha olgun değer yargıları olan gerçek bir prenses. Geçmiş yaşantısında onun bir prenses olduğuna çok eminim. Sevgi dolu yüreği, dost canlılığı, duygusallığı bir ömür boyu sürecek biliyorum, biliyorum da acımasız yaşamda bu en güzel duygularının altında ezilmemesi için de çok dua ediyorum. Çünkü dış dünyada yaşam evde öğrenmediği kadar rekabetçi ve acımasız.




Bloguma tarih koymamın sebebi de prensesimin piyano konseri. Bugün onun ilk piyano konseri vardı ve başarıyla sonuçlandırdı. İstanbul Ünüversitesi Devlet konservatuarı yarı zamanlı Piyano Bölümüne devam eden Prensesim İstanbulun ilk karlı gününde ilk konseri ile güzel bir hafta sonu yaşattı bize. O ananesinin can prensesi...


Yaşamımın zorlu mücadelesinde attığımız her adımda sağlam zemine bastığımızı bir kere daha anladım...



LinkWithin

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...