BU GÜN TÜM YÜREĞİMİZLE HUZURUNDAYIZ...
RAHAT UYU...
EN BÜYÜK ESERİN CUMHURİYET TÜRK GEÇLİĞİNİN EMİN ELLERİNDE...
NE MUTLU TÜRKÜM DİYENE...
Tamam!!!
Biliyorum çok zor bir dönemdeyiz, geçecek.(umudunu taşımak istiyorum.)
Bilim adamları "unutmak istediklerimizi hafızamızdan silecek ilaç"ı piyasaya çıkarmak üzereler. Farelerde denenmiş ve olumlu not almış, deney fareler peynir nasıl birşey hatırlamıyorlar bile.
Satışa sunulduğunda öncelikle kullanılacaklar listesinin başında, hele SB'da yüzdeli karşılarsa avuç avuç kullanırız artık...
Şu anda ilaç daha çıkmadığına göre, unutmak istediklerimizi görmezden gelip içinde yaşarken rahatsız, hatta çok rahatsız olduğumuz her şeyi dışarıdan bakarak sinirlerimizi belki gevşetebiliriz.
Ben bugün tüm yaşananları dışardan seyretmeyi yeğledim. Kahkaha atmadım belki ama, acı da olsa gülümseyebildim...
El arabasında hamsi satmaya çalışan balıkçı tezgahının reklamını yapıyor.
" Hamsi vaaaar hamsi, kuzu geni bunlar kuzu geni." Eh haklı, kuzu eti hamsiden daha değerli ya...
Prensesimle okul dönüşü konuşuyoruz.
"Annane ben çok korkuyorum, ya domuz gribi aşısını zorla yaparlarsa." Narçiçeğim benim, domuz gribinden değil aşıdan korkuyor...
Telefon kontörü almaya girdiğim bayideki satıcı gençten 100 kontör istediğimde.
"Ben size 250 kontör vereyim, 50 kontör hediyesi var." Ben abonelerle pek geçinemediğim için sormak zorunda kalıyorum. "Nasıl yani." Cevap tam onlara göre" 50 kontör veriyorsun, anında 100 kontör yükleniyor" !!!
"Yok çocuğum, birde benim için ilgililer sağ elinle sol kulağını göstermek zahmetinde kalmasın,sen bana 100 kontör ver."
Otobüsde arkamda iki bayan konuşuyor.
"Başbakan bile aşı olmuyor, karar verdik bizde olmayacağız."
Yani başbakan olsa onlarda olacak, yada başbakan vitamin aşısı olup domuz gribi aşısı oldum dese. Ohhhh rahatladık...
Durakta dünya tatısı yaşlıca bir bayanla konuşuyoruz.
"Dört yaşın altındakilere aşı yapmıyorlarmış, ben yetmiş yaşımı çoktan aştım dört yaş grubuna giriyorum zaten! aşı maşı olmam."
Oda kendince haklı, "çocuklar ve yaşlılar" diye birliktelik yapılmıyor mu?
Zerrin Özer, "Bambaşka biri oldum, jartiyer giyeceğim." demiş. Korkarım yakında jartiyer satışları patlar, fiatları da tavan yapar...
Sağlık Bakanlığının "Alo 184" hattına gelen sorular ise tam bir yurdum insanı.
"Ben çağrı merkezinde çalışıyorum. Mikrofonlar hijyenik değil bakanlık ne yapmayı düşünüyor?
Ben iki yıl önce bir domuzla fotoğraf çektirmiştim acaba domuz gribi olur muyum?
Öğrencime domuz gribi teşhisi kondu. Yazılı kağıdını okursam ben de olur muyum.
Kuş gribinde kuşlar itlaf edilmişti niye domuzlar itlaf edilmiyor.
Domuz gribinden sonra bit gribi de olacak bakan beye söyleyin millet su kullanmıyor."
"Güleriz ağlanacak halimize" de diyemeyeceğim çünkü her ikisi farklı da olsa duygudur!!! Artık bizde bulunmayan...
Hakkımız olan güzel günlere, dileğiyle sevgiler...
Bu yazıya beni saatlerdir çalan kornalar zorladı,
yanlış anlaşılmasın aslında koyu
Fenerbahçeliyim,
hemde kendimi bildim bileli...
Günlerdir istemsiz oturduğum computer yazı yazmamı bekliyor, o bekliyor da benim ellerim klavyede bir türlü gezinemiyor.
Net'e giriyor bir iki yazı okuyor, dostları geziniyor çıkıyorum. Yazmak istemek istiyorum, yok olmuyor! Ne yazsam "lay lom" geliyor bana. Komşunun cenazesi varken benim TV izlemem gibi bir hisse kapılıyorum...
Cenaze aslında içimde, onu yazsam!
Yok neresinden tutayım, beceremem ki!
Vazgeçiyorum...
Artık akşam internete ne haber düşmüş telaşına da kapılmıyor, yazarları, çizerleri şöyle bir gezip içimde büyüyen duyguları yazıya dökenleri okuyup isyanımı bastıramadan kapatıyorum...
Tv de aynı duyguyla izliyor, kimse izlemesin diye tavan yapan dizilerin saatine denk gelen söyleşileri kızarak, gülerek, söylenerek izliyorum...
Bunları yazmış olmak için de yazmıyorum, gerçek beni gerçekten korkutuyor artık. Ülkem şimdiye kadar hiç olmadığı kadar karanlık...
Oysa biz, bizler ne günlere tanık oldu. Gazete alırken satanı tanımak zorundaydık. Aldığımız gazeteyi çantalarda paket içlerinde saklardık. Yollarda araba tekerlekleri yakılır dumanından boğulurduk. İşyerimize tabancaların çapraz ateş eşliğinden kaçarak girerdik. Haberleşmelerimiz kısıtlıydı, çok kişinin deterjan kutusu içine bırakılan ufak kağıt parçaları ile haberleştiğini, buluştuğunu bilirim. Bindiğimiz taşıt bizi evimize sağlam götürüp götüremiyeceğini bilemezdik. Neredeyse "kelle koltukta" yaşar durumundaydık...
Gün geldi, sokağa çıkmamız yasaklandı, her köşe başında askerlere çantalarımızı boşalttık, nüfus kağıtlarımız yaka rozeti gibiydi. Tüm taşıtlar birkaç km. arayla durdurulur arama yapılırdı. Yasak olmayan kitaplarımızı bile toprağa gömdük. Gece evlerde ışık yakmaya korktuk, ihtiyaç halinde bile karanlıkla körebe oynardık. Işık yanan evlere " acaba hücre evimi?" diye baskınlar yapılırdı. Korkutulmak için işkencenin resimleri uluorta yayımdaydı.
Belki de unuttuğum yada unutmak istediğim onca şey...
Ama yine de hep bir umut vardı, CUMHURİYET ve ATATÜRK. Düne kadar yerini koruyan, bizi biz yapan, her daim geleceğimize ışık tutacağına inandığımız en büyük değerlerimiz...
"Düne kadar" belkide çok insafsız bir yaklaşım oldu biliyorum da üç beş kişi birleşsek bile halka olmayı beceremiyoruz ne yazık ki!
Bu gün, düne ait anlatılarımın hiç bir sıkıntısı yok, tabi olmasını da istemem, istemem de yine de kör sağır olmak çok zoruma gidiyor. Bu gün yaşadıklarımızı hiç yaşamıyor gibi boş gözler, boş sözler eşliğinde, mümkün olan en eğlenceli yerlere odaklanıyoruz...
Bu gün kuş gibiyiz, bir orda bir burda. Hiç bir sıkıntımız yok ya!Arabalarımız altımızda, benzin istasyonlarda. Eh domuz gribi aşımızda geldi. Pazar gecesi derbi maçımızı da izledik, zafer kornaları eşliğinde gece yarısını ettik. Sokaklar hepten şenlik. Son günlerde havai fişeklerimiz hiç bitmiyor çok şükür...
Okullar tatil, hiç yoktan aileler tatil kazandı. Çocuklarımızın üzerinde oynanan oyundan kaç kişinin haberi var?
Kuş gribinde yumurta yemeyin, kenede paçalarınızı çoraplarınıza sıkıştırıp gezin diye bizim sağlığımızı düşünenler, domuz gribinde " Önümüz kış, boğazlı kazak giyin boğazını kaldırıp ağzınızı burnunuzu sıkıca örtün." Uyarısını yapacaklardı da domuz dinimizce yasak olduğundan özel ilgi alanına alıp, çözüm için uğraş vermeleri halkımızı rahatlattı. Nede olsa kuş gribinden ölünce şehit, domuz gribinden ölünce kafir olursun...
Konuşan kalemlerin kırılıp köy kuyuya atılmasının bize ne zararı var. Onlarda kötü yola düşmeselerdi.
Soğuk koğuşlarda kanser hastalığınla mücadele eden değerlerin bize faydası değil zararı dokunduğunu anlata anlata bitiremediler ya!
Şehit anaları, babaları VATAN SAĞOLSUN demediler mi ? şimdi faryadın anlamı ne? Gencecik bedenler, o masum canlar vatan için şehit oldular ve vatan şimdi sağsalim. Ellere teslim.
Fedakar başbakanımız Obama çağrısına, Türk'lüğün onurunu düşünüp ayıp olmasın diye 29 EKİM Tarihinde CUMHURİYET BAYRAMI'nda ABD olması, bizlerin onurunu kurtardığı için de ayrıca sevinmeliyiz.
İmralı haritacı başına, emekli maaşının bugünün şartlarınla geçim zorluğu çekmesin diye, emekli maaşlarını nasıl düzeltme yoluna gidilir diye yasa aramakla uğraşan ve çok kişi yararlanıp da yollarını şaşırmasın diye halkına kol kanat geren bir devlete 47 ne ki 87 olsun...
Olsun, olsunda biz daha bir horon tepelim...
Zorla kazanılmış, bu yolda nice canlar verilmiş, kanlar dökülmüş değerlerimizi yere serip üstünde horon teptiğimizi bilmeden...

Korkarım
Yok olmasından sevgilerimin
Dünyayı gerçek yüzüyle görmek
İnsanları gerçek tanımaktan
Korkarım
Yarım kalmış sevdaların
Özlem yağmurlarından
Fotoğraflara saklanan hasretin
Siyah beyazına renk sıçramasından
Korkarım
Mum ışığındaki hayallerin
Kapısı olmayan dört duvarlarından
İçimdeki sokaklarda kaybolup
Kuru ot kokusu getiren
Rüzgarlarla savrulmaktan
Korkarım
Olurda bir gün ben
Ben olmamaktan
Gözyaşlarımın isyanından
Ayaklarımın ihanetinden
Yüreğimin taşlaşmasından
Sabrımın sınırlarından
KORKARIM...
Kelime oyunları adına
"KORKU" kelimesine hitaben yazılmıştır.
Sevgili Ufuk Çizgisi bir evvelki ödülümün ikizini göndermiş. Kendisine çok teşekkür ederim beni hatırladığı için.
Birbirine çok benziyen bu ikizler ufak çapta da olsa, birbirlerinden ayrı zevkleri varmış.
Birisi; ben yedi ilginçlik isterim demiş...
Öbürü; yok ben yedi sevilen şeyi isterim demiş...
Sonuçta bu iki sevimli ikiz kardeşi herkes kendi gözlemleri doğrultusunda bağırlarına basmışlar...
Bu sevimli kardeşleri tanımayan ve bloğuma uğrayan tüm dostlarıma tanıştırmış olmak beni mutlu edecektir...
Bu kardeşlerin kapısı tüm bloglara açıktır ve 7 hediyenizi beklemektedirler...

Sevgili Nalan beni bu ödüle layık görmüş. Çok teşekkür ederim Nalan'cım...
Bu ödülün bir de kuralları varmış:
1- Sizi ödüllendirene teşekkür edin.
2- Sizi ödüllendirenin blog linkini yayınlayın.
3- Ödülün logosunu yayınlayın
4- 7 yaratıcı blogeri ödüllendirin.
5- Bu 7 bloğun linklerini yayınlayın.
6- Ödüllendirdiklerinizi bundan haberdar edin.
7- Kendiniz hakkında 7 ilginç şey yazın.
Ödülün blog dünyasında hızla yayılması çok çok güzel. Bloğuma uğrayan herkese bu ödülü vermek istesemde!!!
Kuralları yerine getirmek gerek...
ZERRİN PASTA EVİ
FİKRİMİN İNCE GÜLÜ
NAZLI
ASUMAN YELEN
AYŞEGÜL
SEVGİ
ÇINARAĞACI
Kendimle ilgili 7 ilginç şey:
İlginçmiyim? veya hangi durumlarım ilginç olabilir?
Bilmiyorum, bana ilginç gelen aslında ilginç olmayabilir yada ilginç yönlerim vardır da bana göre ilginç değidir.
"Kural kuraldır" diyelim, yazalım...
-Hergün mutlaka dolabımı ve çekmecelerimi kontrol ederim, acaba düzeni bozulan giysiler varmı? diye
(Aslında kendi kendilerine hiç bozulma huyları yoktur.)
-Eğri, yamuk, kaymış hiç bir şeye tahammülüm yoktur. Simetrik olmalıdır herşey. Nerede olursa olsun düzeltmek için elim gider. (Geçen gün kırk dakikalık otobüs yolculuğumda eğri duran bir tabela gidene kadar yolu burnumdan getirdi.)
-Kapı ve tlf. sesi uyarıcımdır. Kimin evine gidersem gideyim, çalan kapıya veya tlf.na bakmak için hemen harekete geçerim.
(Neyime gerek, hiç anlamış değilim.)
-Ne kadar hasta olursam olayım, çok ağır değilsem yatamam. Yatınca daha çok hasta olacağımı sanırım. (Ameliyat sonrası yoğun bakımdan çıktığımda, sondayı alın yüreyeceğim diye tutturmuştum ve kalkmıştım.)
-Dip, köşe hemen kalkamayacağım yerlerde oturamam. Heran hareket halinde olmayı tercih ederim.
-Uykum gelsede uyumamak için mücaadele veririm. Uykunun yaşamdan çalınan zaman olduğunu düşünürüm.
-Ne olursa olsun tüm olumsuzluklarda kendimi sınarım ve karşımdakinin durumunu "acaba" larla yok etmeye çalışırım.
Düşündüm ve bunlar geldi aklıma, dönüm okuyuncada;
İlginçmiyim? yoksa kendi kendime eziyetimi seviyorum? demeden edemedim...
BİLGİSAYARIMIN GEÇİCİ RAHATSIZLIĞINDAN LİNK YAYINLAYAMIYORUM.
LİNK VERMEM GEREKEN BLOGLARDAN ÖZÜR DİLERİM...
Tabi ki!
Eğitim konusunu ele alacak, bu konu hakkında ahkam kesicek kadar bilgi donanımına sahip değilim. Ne öğretmenim ne de bir psikolog. Benim ki sadece yaşanmışlıklar, gözlemler ve kendime ait düşüncelerim...
Günümüzde eğitim bir sürü değişikliğe uğrasada, temel eğitim asla değişmez. Temel eğitim de aileden alınır.
Okul öncesi ve temel eğitim çağındaki çocuk, öğrenme ve uygulama potansiyeli en yüksek olan varlıktır. Ailesini ve çevresini daima model olarak alır. Eğitim doğumla başlayan yaşamın kendisidir...
"Bu konuya nerden geldik?" diye düşünelecek olursa, burda ki yazımın belki bir benzeri olacak ama çevremde gördüğüm ve korkuyla izlediğim olumsuzluklar, beni ilgilendirmeyecek kadar uzak olsada, yaşadığım toplumda bulunduğu için bana rahatsızlık veriyor...
Ülkemizin 80 sonrasında hızlı bir şekilde değişimi ile, eğitimini almadan sahip olduklarımızı, ne yazık ki elimizde kendimize ve çevremize zarar verecek korkuç bir silaha dönüştürüyoruz...
Babacığımın bir çakısı vardı, devamlı cebinde taşıdığı. Eli hiç boş durmayan babam nerede ufak bir tahta parçası bulsa çakısı çıkarır, ya bir biblo, ya bir oyuncak, ya da işe yarayacak bir eşyaya dönüştürürdü o tahta parçasını. Canım benim! şimdi olsa nereden bulacaktı o tahta parçasını bilemem?
Beş yaşlarındayım, ağabeyim okula başladığı yıl. Hazırlıklar tamamlandı, defterler alındı, kaplandı. Kalemler alındı. (Kalem kutusunu o küçücük çakısınla babam yapmıştı.) O yıllarda şimdi ki gibi kurşun kalemlerin ucu açık satılmazdı. Nerede şimdiki gibi çeşit çeşit kalemler, pasteller? Bir kurşun kalem, bir de ortasından ucuna doğru artan bir tarafı kırmızı bir tarafı mavi yazan "kırmızı kalem".
Biraz daha detaya girersem konunun ucu kaçacak gibi.
Babam ağabeyimin kalemlerini çakısıyla açmaya başladı. O kadar güzel açıyordu ki! heveslendim. "Ben de bende açacağım" dedim. Ve belkide o günü çok iyi hatırlamam ilk dersimdi benim. Hayır dememişti," Önce kullanmasını öğrenmen lazım, yoksa sana zarar verir" demişti babacığım...
Bizim kuşak ve hatta çocuklarımın kuşağı diyebilirim, bazı şeylere zor sahip olduk. Sindire sindire idi sahip olduklarımız. Yoklukla varlık arasındaki dengeyi kurmak için de eğitime ihtiyacımız ve zamanımız vardı. Bizler dinlemesini de bilen bir toplumduk.
Önce karşımızdakinin zarar görmemesi ile eğitildik ve eğittik. "Önce ben" değil, "önce çevre" düşüncesini öğrettiler bize. Niye "önce çevre?" çünkü çevremizdekilere göre de biz çevreyiz...
Hızla arabalara sahip olduk. Binlerce, sonmodel. Krediyle, yıllarca taksitle. Paran varsa, ehliyette parayla, (gerçi olmasa da olur.) "Bizim arabamız var istediğimiz gibi kullanırız." düşüncesi hakim oldu benliğimize.
O arabamızın sürücü koltuğuna oturduk mu! değil arabanın sahibi, tüm insanlığın sahibi hissederiz kendimizi. Hız tutkunu oluveririz. Heyecan mı? hadi canım, ölmenin, öldürmenin heyacanı olurmu? Haa sana heyecan veriyor!!! olabilir. Çocuğunu, eşini, dostunu niye alırsın arabaya? Aynı anda trafikte olan başka arabaların suçu ne? Niye seyir halinde sürücü koltuğundayken küçücük çocuğunu kucağına alısın? (Eğitimin başladığı yer orası işte) İçkili araba kullanmak ne tür ayrıcalık sağlar sana?
İki hanım kızımız!!! barda eğlendikten sonra, alkol duvarını aşmış bir şekilde arabalarıyla hız sevdasındalar. Eşinle ve iki bebesinle yer yatağında yatan, dört kişilik bir ailenin duvarına çarp, içeri gir ve yok et bir aileyi. Bu nasıl olabilir? Bunun kabul edilir bir mazereti varmıdır?
Bunun gibi yüzlercesi var. Bu eğitimsizlik değil de nedir?
Ya cep telefonları! amaç mı?Yoksa sadece iletişim, haberleşme aracı mı? Eğitimini alırsan, heberleşme adına çok değerli. Aşırısında, baz istasyonları ile uydu frekanslarının çevreye verdiği zararı arttırmanın ne anlamı var? Ve kendine verdiği zararı!
"Kontür benim" yada "Faturasını ben ödüyorum"
Yok öyle bir şey; faturasını milletçe ödüyoruz. Hem de en acı bir biçimde...
Bilgisayarlarımız! İnternetlerimiz!
Eğitimsiz ellerdeki zararı saymakla biter mi?
Biz kullanmasını bilemezken çocuklarımıza nasıl öğreteceğiz.
3. nesil GSM hizmetleride hayatımıza girdi. Eğitimini aldık mı? Yoo!!! Aletini alsak yeter, nasılsa öğreniriz.
Düşünebiliyormusunuz? Sürücü koltuğunda seyir halinde iken görüntülü tlf.la konuşmayı, ya da yolda yürürken internete girip çetleşmeyi.
Bu yazımda yoksulluktan bahsetmiştim, ama çok zenginiz biz artık, çok zengin bir ülke. Herşeyimiz var derken, aslında en değerli olan eğitimimizin olmadığının farkında bile değiliz...
Senden kalan bir gün var içimde
Yaz gibi
Susamış dostluğumdaydın
Yağmur gibi
Saat ondört telefonum çalmıyor artık
Issız şimdi
Canım Mayıs, Güzel Mayıs
Bitti!
Çok sevdiğim aylardan biridir Mayıs.
Eylül ve Mayıs aylarını çok severim. Sanki birşeylerin başlangıcını ve bitişini aynı anda taşır bu aylar. Çok da yoğun geçer, yorgunluğu sırtlamışlardır, ama hiç umarsız. Alabildiğine mutludurlar! bana göre.
Ben de severim yoğunluğu. Koşuşturmayı zamana sığdırmaya çalışmak yaşam depolamak gibidir.
Baharın girmesiyle Mayıs ayı için planlananların dışında, hiç hesapta olmayan ve hatta düşünülmeyen bazı programların ortaya çıkmasıyla bende çok yoğun bir Mayıs ayı yaşadım, yani yaşam depoladım.
Öncelikle, plan ve program dahilinde olanların gerçekleştiği güzellikler;
Prensesim!
Bu dönemin başında ana sınıfına yazılarak eğitim hayatına başlayan narçiçeğim, benim için çok geride kalmış, çok özlediğim bir yıl sonu yaşattı bize.
Okul hayatının ilk aylarından itibaren öğretmeninin ve hatta okul müdürünün ilgi alanına girip, arkadaşlarının da idolü olan prensesim, aynı zamanda 12 yıl sürecek bir bale okuluna da başlamıştı.Okulların tatile girmesi yaklaşırken, yıl sonu gösterileri ve resitalleri ile Mayıs ayını daha da güzelleştiren narçiçeğim bizleri çook çok mutlu etti.
Öğretmeninin öneri ve israrı ile Atacan Koleji'nin, 5 ve 6 yaş grupları arasında gerçekleştirdiği "öykü anlatı yarışması"na katıldı. Okulu adı altında katıldığı bu yarışmada "jest, mimik ve sahne kullanımı" dalının birincilik ödülünü aldı. Kazandığı MP3 ödülü ve çeşitli firma ödülleri ile çok mutlu oldu.
Bale okulunun resitali için prova çalışmaları

Okulundaki ana sınıfları olarak hazırladıkları gösterileri ve şirin mi şirin bir kafkas ekibi.
Copyright 2009 - YAŞAMIN KIYISINDA
Blogspot Theme designed by: Ray Creations, Ray Hosting.