Salı, Haziran 28, 2011

BU GÜNLER GÜZEL GÜNLER

Güzel gün ve güzel günler...
'Bu güzel güne-günlere tarih düşmek gerek' diye düşündüm...


Prensesim ikinci sınıfını da başarıyla bitirdi, artık üçüncü sınıf öğrencisi. Önümüzdeki ders yılını da başarılarla geçireceğine eminim. Bu yıl son derece disiplinli ve başarılı bir yıl geçirdi, genel sınavlarda (SBS) Türkiye birinciliği de dahil olmak üzere hep ilk üçlerde olarak güzel dereceler elde etti. Okulunun yanı sıra Kadıköy Belediyesi'nin piyano kurslarına devam etti ve orada da çok başarılı oldu. Piyano öğretmeninin yönlendirmesi ile de ailece çok istenilen Konservatuar sınavlarına girdi. Birinci sınavı başarıyla atlattı ve ikinci sınavda başarısını perçinleyerek beşyüz kişi içinden alınacak olan beş kişiden biri oldu. Prensesim artık Üniversiteye ilk adımla yarı zamanlı konservatuar piyano öğrencisi...

Annesi, babası ve kardeşiyle tatilde olan Prensesimi bugün yeni ek okuluna anane olarak ben kayıt ettirdim. Bu güzel görev bana düştüğü için de çok mutlu oldum. Gerçi "velisi ben olacağım" dediğimde annesi hemen elime kendi kimliğini sıkıştırdı ya:))

Uzun süre olmuş okul kapılarında, kayıt sıralarında beklemeyeli, çok heyecanlandım, çooook gerilere gittim. Heyecanlı ve bir o kadar da güzel (miş). Anadolulisesi sınavlarını, üniversite sınavlarını, kayıtlarını bir zamanlar çifter çifter yaşamıştım ama meğer sadece anılar kalıyormuş bugüne, heyecanlar an'lara mahsusmuş...



Bu da Tontişim, 'o' da eğitim hayatına ana sınıfı olarak adımını attı dün. Okulunu seçti ve annesi kaydını yaptırdı. Öyle "ben istedim sen gidiceksin" değil, kendi istediği okul olmalıydı gideceği. Seçenekleri sundu anne-babası ve kendisi görmek, ondan sonra karar vermek istediğini söyledi. Okulları gezdi ve Acıbadem İstek okulunu beğenerek tercih etti:))

Canım benim, canım tontişim başarılı olacağına eminim, bunu yuva sıralarında yeterince gösterdin. Ha! bide kurduğun akıl almaz cümlelerle, cevap veremez duruma düştüğümüz sorularınla, tadına varılmaz dillerinle, satrançda kazandığın birincilik madalyanla...


Bu güzel günleri bize yaşattığınız için çok mutluyuz, yeni yaşamınızda başarılar Prensesim, başarılar Tontişim...







Pazar, Haziran 05, 2011

DÜNYA ÇEVRE GÜNÜ





1972 yılında İsveç’in Stockholm kentinde yapılan Birleşmiş Milletler Çevre Konferansında alınan bir kararla, 5 Haziran günü Dünya Çevre Günü olarak kabul edildi.


Bugün ağaç dikmeliydik, bugün toprakla oynamalıydık, bugün çevremizi temizlemek için yeşil alanlara koşmalıydık ammaa yeşilin ve mavinin sonsuz özgürlük olduğunu anlamayan insanların bugünün değerini anlamasını bekleyemeyiz.
Bu gün havanın tüm yutta açık ve güzel olmasından dolayı aileler çevre bayramını kutlamak için değil de piknik yapmak ve çevreyi piknik artıklarıyla kirletmek için koştular parklara, ormanlara.


Bütün ulusların ortak sorunu olan çevre kirlenmesi, doğanın yok olmasının yanısıra sağlığımızı ve gelecek kuşakların yaşam şartlarını tehdit eder hale geldi. Sorumsuzlukla umursamadıklarımızın başında sanayi atıkları, yakıt gazları, plastik ürünler, atık yağlar, çöpler ve atıldığı yerde 100 m2 alanı felç eden piller ile amaçsızca kullanılan baz istasyonları var.


Hani çok güzel ve anlamlı bir söz vardır 'bize bu dünya babamızdan miras kalmadı, biz bu dünyayı çocuklarımızdan ödünç aldık' demişler ya! işte bu söze sahip olmak doğaya sahip olmaktır.
Bu dünya tüm canlıların, canlı demek devam eden yaşam demektir, canlı demek gelecek kuşaklar demektir.


Doğa ve canlı yaşama zarar veren tüm yatırımların durdurulması için 'Anadolu'yu vermeyeceğiz, nehirlerimiz kurumasın' sloganıyla yola çıkan bir grup çevreci kırk gün yürüyerek seslerini duyurmak için Ankara'ya geldiler ve Ankara'nın içine alınmadılar. Siyasi değildi amaçları, provokasyon hiç değildi, istedikleri doğaya sahip çıkılmasına destek aramak gelecek kuşaklara yaşanabilir bir dünya bırakabilmekti.

Çevreyi ve doğayı korumak hepimizin vazifesidir, bu çok zor da değildir, doğayı evimiz gibi koruyabilmek ve evimize verdiğimiz önemi doğaya da göstermek, duyarlı olabilmek, en önemliside kendimize saygı duyabilmektir.

Herkese temiz bir çevrede, sağlıklı, mutlu canlılarla dolu bir yaşam dilerim...


Pazar, Mayıs 29, 2011

ÜLKEMDE KADIN OLMAK








Ara sıra kıyısından dokunsamda, rengini ortaya koyacak bir şekilde açık olarak bloguma siyaset bulaşırtmak hiç istemedim (di). Ama ülkemde bir yangın var, yangının içinde çocuklar var, yangının içinde kadınlar var, yangının içinde yurdum var, yangının içinde körpecik bebeklerin geleceği var...

Son günlerde yazmak isteksizliği duyuyorum, yazmak istiyorum yazmıyorum-yazamıyorum, ne yazarsam laylom geliyor bana, hep parmaklarım gidip aynı yerlere takılıyor. Okumakla geçiştirmek istiyorum yazma duygularımı, olmuyor. Kaçmak istedikce aynı yerlerde dolandığımı görüyorum, beynimdeki tokmak hiç durmadan sinirlerime saldırıyor. Acımasızca saldırıların karşısında bir boyun eğen de ben olmak istemiyorum, işte bunun için yazmak istiyorum. Siyaset olur (muş) mu? ondan da vazgeçtim. Gerçi beni kim duyar, kim görür yada görüşlerim neyi değiştirir? ki. Ama belki ben yazdıkça, paylaştıkca rahatlarım...

Değerli yazarımız Halide Edip Adıvar'ın "Vurun Kahpeye" sinde bıraktık ikinci sınıf vatandaşlığımızı, mücadelenin özgürlüğe açılan kapılarını gördük. Kurtuluş savaşı ülkemin kutuluşunun yanında kadınlarımızın da kurtuluşuydu. Başöğretmenimiz, yolundan asla ayrılmayacağımız ATATÜRK'ümüz insanın sınıfı olmadığını, tüm insanların aynı yaşam haklarına sahip olduğunu, eşitlikte kadın erkek ayrımının olmadığını öğretti bizlere. Toplumun bir parçası olan kadınların her alanda ileri bir seviyede olmasını için çıkan kanunlarla Türk kadınlarının iktisadi ve siyasal yaşama katılımlarının sağlanabilmesi açısından yapılan değişikliklerle her alanda kadının varlığının temelini attı. Medeni kanunla başlayan özgürlüğümüz seçme seçilme haklarımızla daha da perçinleşmiş ve Türk kadını layık olduğu değere kavuşmuştu. Kadınlara sağlanan bu özgürlük o yıllarda daha bir çok avrupa ülkelerinde bile bulunmazken Türk kadınına sağlanmış olmanın gururunu yaşıyorduk...

Birey olma hakımızı kullandık, okuma yazma öğrendik, okuduk, yüksek okullara gittik, meslek sahibi olduk, iş hayatına atıldık, her alanda biz de varız diyebilmek için evlerimizin dışında da gücümüze özgürlük gücünü katıp çalıştık. Eğitimlerimiz baba, abi, eş figürlerlerine karşı koruyucumuz oldu. Önderimiz ATATÜRK sayesinde kadınlarımız başını dik tutar oldu. Hiç birşeyden yılmadı kadınlarımız, erkeğine eş, yavrusuna ana, işine malik, evine direk oldu......... ta ki!!! 2000 yıllarına kadar...

1990 yıllarının sonlarına doğru bir takım karanlık güçlerin zayıf beyinlere saldırısı başladı, ilk aşama zayıf olduklarını düşünüp ve hatta bunu emin bir şekilde kabul ettikleri kadınlardı. Yetiştirdikleri bireyleri kadınların içine koydular, kutsal kitabımızın ayetlerini kendi yorumlarıyla aktardılar, korku imparatorluğu yarattılar. Tıpkı üfleyerek kulak yiyen fareler gibi usulca, acıtmadan, yavaş yavaş girdiler beyinlere. Kadına ikinci sınıf olduğunu eşitlik denen olgunun yanlış olduğunu "yanarsın, günahkar olma, yerin çocuklarını yanı, evin, evin direği erkeğin" sözlerini tüm damarlarına zikrettiler. Özgürlüğü gösterip "özgürsünüz" derken hep geriye çektiler...

Sonra kadına saldırı, şiddet başladı. Boşanmak istediğinde eşi tarafından öldürülen, cevap verdi diye eşinden acımasızca dayak yiyen, dekolteliği bahane edilip tecavüz edilen kadın sayısı gün geçtikçe arttı. Önüne geçilmesi çok zordu artık çünkü aleni aile danışmanı adı altında Üresin'ler yetiştirildi, daha geniş bir çevre ile daha geniş anlatımlarla kadına yerini hatırlattılar(!)
Aile danışmanı Üresin'in sözleri üzerine tüm köşe yazarlarımız yorumlarını yaptı, hepsini okudum. Yanlız tüm yazarlarımızın gözünden kaçan bir şey vardı ki! en önemlisi bir kadının ağzından söylenen bu sözlerin yüzdesi oldukça fazla erkeğin beynine yerleşmesiydi. Şakaya vuranların bile çoğunun bir nebze içine kadınının efendisi olduğu düşüncesi girmişti bile, istemeselerde(!) Dört eş alma, bunun resmi nikahla olma sözleri bana göre fasa fiso, orada asıl düşündürücü olan kadınlara aktarılan erkeğin onun efendisi olması, cevap verdiğinde şiddet görmesinin normal olması, erkeğine bakamıyorsa aldatılmasının kaçınılmazlığı, çocuklarını dövsen de seviyorsun ya ehh eşin hem döver hem sever söylemleriydi. Üresin istediği kadar söylesin, gündemi değiştirsin, köşelere söylem yaratsın, geçicidir mi! değil, konu çok derin ve vahimdir.
Çok değerli, bu ülkeye ve insanlığa hizmet veren cağdaş bir Türk doktorunun hasta yatağında evine girilip tüm geçmişine el konulması, değerli bir iş kadınımıza "pornocu" damgası yapıştırılması, değerli bir sanatçımıza "tüm gençlerimizin rüyalarını süslüyor" sözleriyle aşağılanması geldiğimiz noktayı gösteriyor. Ne yazıktır ki son yıllara kadar Cumhuriyet dönemimizde Türk kadını hiç bu kadar küçültülmemiş, hor görülmemiş ve aşağılanmamıştı...










Pazar, Mayıs 15, 2011

MUCİZE İLAÇ (IM)




Günlerdir kumanda panelim ile yorum hanelerinde köşe kapmaca oynuyordum. Blog dostlarım yazı üstüne yazı eklediklerini gördükçe bilgisayarımdan yada son zamanlarda telefon üstüne telefon edip "megabaytmı" her neyse internetin hızını arttırmak istediklerinde baş edemeyip bacılık ettiğimiz TTN'in iki katına çıkarması beklenen hızının hız kestiğinden şüphelenmeye başlamıştım. Acaba dedim benim şu mucize ilacım buna da bir care bulur mu? Bilemedim, hangi kısmına dökeyim ya da pamuğa batırıp neresini sileyim, suyla karıştırayım mı? yoksa sek'mi kullansam falan filan derken neyse dün akşamdan itibaren karşıma çıkan özür dileme yazısına son verip panelime girmeme müsaade ettiler...

Efendim! İnternetin ve çağdaş yaşam teknolojilerinin, kimyasal ürünlerin, bol keseden atılan reklamların ve yeni keşfedilmiş gibi yaygara kopartılarak poşete giren doğal otların olmadığı yıllarda yaşama dair bilgi birikimimizi büyüklerimizden, günlük gazetelerimizden, haftalık yada aylık dergilerimizden alırdık. Gazete, dergi, kitap üçgenimin okunma saatleri iş ve ev yaşamının yoğunluğundan genellikle işe gidiş-geliş vapur yolculuğumda olurdu. Sabahları günlük gazetemi, dönüşlerde kitap okur yada dergilerin yenisi çıkana kadar eskilerini hatim ederdim...

Böyle günlerden birinde "Elma sirkesi, cana can katan kokteyl" başlığı adı altında bir dergide karşıma çıkan bir sayfa dolusu sağlık yazısına rastladım. Elmanın ve sirkesinin faydalarını büyüklerimden bilmemin ötesinde bilmediklerimide yazıyordu. Dedim ya! teknoloji yok o yıllarda ki kopyala-yapıştır yap, wort dosyasında sakla. Eve gelince hemen kestim ve sağlık adı altında açtığım bir karton dosyaya yerleştirdim. O kadar içime sindirerek okumuşum ki! unutmam mümkün değil ama çok severdim ilerde gerekli olabilecek yazıları kesip saklamayı.
Ve halen elimin altındaki karton dosyalara bakıp okumayı internetten bakıp okumaktan daha çok severim...

İşte benim mucize ilacım o yıllardan bu yıllara kadar benimle geldi. Mutfağımda en çok kullandığım, birisi birşeyden yakındığında hemen tavsiye ettiğim, neredeyse ağrıyan yerlerime sürsem faydası olurmu diye düşündüğüm bildiğimiz elma sirkesi. Her markette kolayca bulunabilen, istediğin kadar kullan bütçeyi yormayan, hiçbir zararı olmayan elma sirkesi işte...

Ünlülerimize (!) binlerce lira kazandıran ün'lerine promosyon ün katan şampuan ve reklamlarının olmadığı yıllarda saçlarımızı yeşil yada halis beyaz sabunla yıkarlar son durulama suyuna da saçlarımız parlaklık kazansın diye sirke katarlardı. Sirke kokacağımızı hiç düşünmezdik, ya çocukluk yada hiç sirke kokmadığından. Çünkü sirke evlerde yapılırdı, yediğimiz elmaların kabuğu cam şişelerde su eşliğinde saklanır sirkeye dönüşülmesi beklenirdi. Halis sirke!
Gerçi şimdiki banyolarımızda hamam tası kullanmak yerine delikli süzgeçten akan suya sirke katma imkanı olmadığından saçımızın parlaklığından vazgeçtik. Tüm bilimsel kanıtı üzerindeki etiketinde yazılı, cicili bicili şampuanları hangisi saç dökmez, hangisi kepek yok eder, hangisi keçe gibi yapmaz diye her markayı deniyerek değiştire değiştire kullanmak zorunda kalıyoruz. Faydası çok olmasada kolaylığı bizi cezbediyor.

Yanlız, sirke kullanmanında kuralları var. Ağzında aft çıkan kızım telefonda "anne çok acıyor ne yapayım" diye sorduğunda "elma sirkesi yavrum" yanıtımda ya su katmasını söylemeyi unuttum ya da söyledim o anlamadı bilmiyorum ama sek sirkeyle ağzını gargara yaptığında yaralarının daha çok yanmasından daha sonraları "sirke" sözümden bile "bana birdaha sirke deme" demişti. Ama ben hala bu gibi durumlarda "sirke yavrum" demekten geri kalmıyorum. Sirke şişelerinin üzerinde kullanma talimatları olmadığından nerelerde su ile karıştırılacak nerelerde sek kullanılacak gibi soruları bu konuda ihtisas yapmış birine danışmakta fayda vardır...

Burada elma sirkesinin faydalarını tabi ki yazmayacağım. "Elma sirkenin faydaları" diye Google amcaya yazıldığında yüzlerce sayfada faydalarını anlatır, birde benimki girip yer işgal etmesin.
Ben, sadece mikrop kırma özelliği olan elma sirkesinin başta cilt için mükemmel bir leke giderici ve temizleyici olduğunu belirtmek istedim.

Sirkenin faydalarını çok yerde denedim, kullanıyorum, sonuç alıyorum ve gerçekten mucize diyorum...


Cumartesi, Mayıs 07, 2011

ANNEME






Seni özledim! yüzünü, ellerini, sesini, kokunu. Zamanla bu özlem azalır sanırdım, yarım asır geçti sensiz, yok annem yoook! aksine yıllar özlemin sadece yükünü aldı, acısı halen çok derin...









10 MAYIS 2008
"Bu genç kadın benim annemdi
Tanıyıp arkadaş olmaya fırsat bulamadığım
Sevgisine, anne demeye doyamadığım
Gittiği için yıllarca kızdığım
Yattığı yerde huzur bulsun diye
Her gün Allaha yalvardığım
ANNEM"

Demiştim
Bunları yazarken ağlıyordum annem
Ben dün de ağlamıştım ve yarın da ağlayacağım
Kızgınlığım, kırılganlığım saklı gözyaşlarımın içinde
Tüm acılarım için gözyaşlarım tükendi de
Bir tek senin için tükenmiyor annem
Bizi terkedişinin çaresizliğine
Kızmıyorum artık gittiğin için de
Güçsüzlüğün için de
Anılara döndüm yüzümü çok zamandır
Avunmalara sığındım, yokluğuna alıştım
Göremesemde seni her elimi uzattığımda
Varlığın vardı yanımda annem
Hani bir okul çıkışı, yetişemediğim bir vapur
İkinci vapurda iskelede görmüştüm seni
Merak ve heyecan gözlerine gizlenmişti ya
Sonra ben yıllarca vapur kaçırdım
İskelede yine beni beklersin diye annem
Yokluğunu hiç kabul etmedim, gidişindeki sessizliği
Pirinç karyolanın ucunda, yıllarca bekleyen geceliğin
Bir daha şarkılarını duyamamak, merdivende ki ayak seslerini
Dikiş makinanın gıcırtısı, ismime seslenişini
Senle birlikte tadını kaybeden un kurabiyeleri
Kısacıktı beraberliğimiz, anne nedir bilemedim
Anne diye seslenenleri hep acıyla izlerdim
Senin yokluğun bedenimde bir bütün oldu
Ben hep o bütünlüğe gizlendim annem
Ben artık acıyı sildim, sevgiye serdim yüreğimi
Sen güçsüzlüğü tercih edip, gücünün mirasınla
Anne oldum, ananne oldum görüyorsun belki annem
O güç ki bana bıraktığın
Ben yaşlanmayı seçtim annem
Gitme demiştim o gün sana gitme anne
Kardeşlerim çok küçük daha öksüzlüğe terketme
Son buruk gülüşün olmuştu "çok güçsüzüm" dü sözlerin
Kararını vermiştin gidecektin
Herkes ölümü yakıştıramazken kendine
Sen kendine yaşlanmayı yakıştıramadın annem
Şimdi tek bir gül toprağının üzerinde
Ak düşmemiş saçlarına, çizgisiz güzel yüzüne
Kırışmamış ellerinle
Sanki seninle yarışıyor annem.......








Annelere adanan bu güzel ve anlamlı günde tüm kadınlarımızın, blog dostlarımın, canım yavrularımın anneler günü kutlu olsun...

Cumartesi, Nisan 30, 2011

YAŞAMIN KIYISI










Yaşamın kıyısı denilen yer   
Dünyaya gelme amacındaki vazifelerini yaptığına inandığında huzurlu...


Vazifelerinin karşıt görüş değerlerini düşündüğünde hüzünlü...


Üzdüklerim, kırdıklarım var mı? diye düşündüğünde dalgalı...


Üzüldüğün, kırıldığın anları düşündüğünde fırtınalı...


Daha yapmak istediklerini düşündüğünde telaşlı...


Sevdiklerinin varlığınla mutlu...


Kaybettiklerinin anılarıyla dolu dolu...


Keşkelerin, pişmanlıkların geride kalan sessizliğine iki damla yaşın esareti...

Her sabah güneşin doğuşu ilacının yanına umut azığı...

Ama illa ki!
Geçmişe arkanı dönemedi isen, sırtında taşıyabildiysen  onca yılı...
Bedenin yorgun, yüreğin yorgun, ruhun yorgun hem de çok yorgun...


İşte! öyle bir yerdir yaşamın kıyısı...






Cumartesi, Nisan 23, 2011

SEVİNİN KÜÇÜKLER - ÖVÜNÜN BÜYÜKLER

23 NİSAN ULUSAL EGEMENLİK VE ÇOCUK BAYRAMI TÜM DÜNYA ÇOCUKLARINA KUTLU OLSUN...













Tertemiz yüreklerin, pırıl pırıl beyinlerin,
ışıl ışıl geleceklere ve nesiller boyu devam edecek 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramını kutlamaları dileğiyle...








...

Perşembe, Nisan 21, 2011

YASAK MI? KURAL MI?





"Yasak" sözcüğü Zeki Alasya-Metin Akpınar ikilisinin "Yasaklar" tiyatro oyununu hatırlatır bana. Ne kadar aklıma yer ettiyse her yasak sözcüğüyle mutlaka hatırlar ve acınacak hallerimize gülümserim.
80'li yılların başında "Devekuşu Kabare Tiyatrosu" nun yönetimini Haldun Taner'den devralan Zeki Alasya-Metin Akpınar ikilisi topluluğu aynı isim altında sürdürdü. Politik ve toplumsal taşlama oyunlarının serisinden (aklımda kaldı kadarıyla) ikincisi olan "yasaklar" da yasaklar ve yasaklar nasıl delinir'i güldürü ve taşlama olarak sergiledikleri müthiş bir tiyatro oyunuydu. İçimizden, içimizi, bizleri, bizlerden birisini segiledikleri oyun "Güleriz ağlanacak halimize" sözcüğünün tam anlamıydı.




Ne yazık ki! Kül-tür'ü tür'lere ayırdığımız kül'lerinde eşindiğimiz bugüne gelineceğini sezinlemiş olan ikili 90'lı yılların başında bir bir kapanan tiyatrolara dahil oldu...

"Yasak" olumsuz bir kavramdır,ilk bakışta hürriyeti ve özgürlüğü kısıtlama, faaliyetleri engelleme gibi görünsede kurala dönüştürülüp muhakkak yaşamımızda olması gerekir. "Yasak" neden olduğunu bildiğimiz sürece kural olarak görüp saygıyla uyarız. Nedensiz, anlamsız yasaklara da dolayısiyle tepki veririz. Yasakları mantıksal algılamada, yaşamımızın olumsuzluklarına karşı konulması ve dolayısiyle "zaten olması gereken bu" kabulüdür. Bir anlamda birlikte yaşamanın düzenleyicisidir...

İsviçre'de pazar günü çamaşır asmak yasakmış ve herkes bu yasağa uyarmış. Bunu anlayamam, belki orada yaşamadığım için bilmiyorum ama vardır bir nedeni ne kadar anlamsız olsada.




"Özgürlük" başkalarının özgürlüğünü kısıtlamadığın sürece özgürlüktür.
"Yasak" kural olabildiğinde yasak sözcüğünün acılığını yok eder. Toplumsal kurallar bireysel kurallığa dönüştüğünde ise yasak olur...




Bir ay yirmi gündür blogumda geçiş izni olmayan renk kırmızı ile yazılı "yasaaah hemşerim" der gibi anlamsız yasak olan (Bu siteye giriş mahkeme kararı ile engellenmiştir) en nihayet son buldu.
Bir tıkla tüm blogspot'ları kapatan parmaklar açmak için tek tek uğraş veriyorlar, nedense!!!

Pazar, Mart 20, 2011

BEN DE GELDİM...



"Yasak" dediler, "suçumuz ne?" diye sorduk.

Meğer bazı yaramaz arkadaşlarımız cam kırıyorlarmış! da burada oyun oynamak yok artık diye oyun sahamıza yasak koymuşlar.


"Ama biz masumuz, yaramazlık yapan arkadaşlarımızı babasına şikayet edin, bize de sahamızı geri verin" diye ter ter tepindik, ağladık, bağırdık da deyim yerindeyse "nuh deyip peygamber demeyen" camı kırılmışlar inat ettiler.


Sonracıma araya büyükler (!) müyükler girdi de "Eh bari yaramazlık falan yapmazsanız bir- iki gün bekleyin sonra oynarsınız" diye güya söz verdiler.


Daha sonracıma mahallenin imparatoruna cızzz olunca ortalığı bir telaş aldı, bizi, sözü falan unuttular (!) mı? biz unuttuk mu sandılar? yani! belleğimizi dener gibi.



Yasak dediler "mırım-kırım" ettik ama dinledik.

"Söz" dediler, çocuklara söz demenin ne demek olduğunu öğreten tüm büyükler gibi sözlerini yerine getirmediler.


Eh!!! bize de oyun sahasına, yasakları delerek kırılan camlardan geçip girmek kaldı...

Pazar, Şubat 27, 2011

BİR FOTOĞRAF-BİR ANI










"Anı yazmak, ölümün elinden bir şey kurtarmaktır."
ANDRE GİDE





Çantama tıkıştırdığım içi para dolu bir zarf ve hediye bir kol saati ile cam kapının önündeki merdivenlerden inerken özel yaşamıma yapılan yargısız infaz sonucu duyduğum öfke içimde gittikce büyüyordu. Özel yaşamıma bu denli girilerek karışılması, hiç sevmediğim ve hatta hiç yapmadığım bir şeyi yaptırmıştı bana. "Aaahh..." etmiştim, hemde taaa içimden.

"Benden beter olsun" dediğimde gülmüştü arkadaşım, haklıydı ne beterliğim vardı ki! bu düşünce ister istemez elimi karnımda sevgiyle gezdirmeme sebep olmuştu. Benden beter olsun demek benden daha mutlu olmak demekti, benden daha fazla meleğe sahip olmak demekti.

Pazartesi günü işime giderken doğum iznime çıkmama bir hafta kaldığını biliyordum ama o pazartesi işimin son günü olacağını hiç düşünmemiştim. Servisteki masama doğru yürürken müdürümüzün camlı bölmesinden geçişimde "günaydın" la birlikte beni odasına çağırmış ve oturmam için koltuğu işaret etmişti. "Buyrun"
Demek ki uzun bir konuşma olacaktı! aslında elemanlar ve amirler arasında bu kadar resmiyet olmayan iş yerimizde bu ciddiyet aynı zamanda da şaşırtıcıydı.
"Sizi sevdiğimizi biliyorsunuz, çalışkan ve değerli bir elemanımızsınız. Bu anlamda sizden memnunuz ama bazı durumlar vardır ki işyerleri için oldukca önemlidir. Bir elemanın bu durumlarda alacağı izin süresinde ve sonraki dönemlerdeki izin alma ihtiyacının çoğalması halinde yapılması gereken iş beklemez. Bakın bize! benim eşimde çalıştığından 10 yaşına gelen oğlumuzun üzerine ikinci bir çocuğu ancak düşünebildik. Bir yıl arayla üç aylık izin süresi, servisteki başka arkadaşların iş yükünün artması ve iki küçük çocukla çalışma veriminizin azalması demektir. Doğum izninizin bitimine kadar elemanımız olmaya devam edeceksiniz, sonrasında sizle çalışamayacağımızı üzülerek söylemek zorundayım. Personel servisine giderek gerekli işlemleri yaptıktan sonra misafirimiz olarak istediğiniz sürece burada olabilirsiniz."
Demişti, hiç nefes almadan arka arkaya sıralamıştı cümlelerini. Belki onun için de zordu bu konuşmayı yapmak, belki de cevap vermemi engellemek içindi. Bende hiç ses etmeden dinlemiş, tek bir cümle söylemeden teşekkür ederek ayrılmıştım odasından.

İlk iş yerimdi, ufak bir staj döneminden sonra girmiştim ve çok severek de çalışmıştım. (Tüm çalışma hayatımda en sevdiğim iş yeri olmuştur.) Bekardım girdiğimde, o iş yerimde evlendim ve sonra bir çocuğum oldu, senesine bir çocuğum daha oldu. Tam bir yaş on gün arası olan iki küçük çocuk ile çalışmak benim içinde oldukca zordu, zaten çalışma hayatıma ara vermek zorundaydım. Bu anlamda haklıydı amirim ammmaaa sadece çıkışımı verseydi keşke.
İşime son verilişinden değil bana kendini örnek gösterip ahkam kesmesinden ve özel hayatıma girilmesinden dolayı çok yaralanmıştım.

Sonra!
Sanırım bir yıla yakın bir zaman geçmişti, devamlı görüştüğüm arkadaşımdan bir telefon aldım. Hoş beş sohbet arkasından şöyle demişti "...... beyin hanımı hamileymiş, ikiz bebek bekliyormuş, hemde kucağındaki bebeği daha yedi aylık olmadan. Seni anıyor devamlı, "ah"ını mı aldım ne? diye."
Dünyaya gelecek bir cana engel yoktur, dünyadan gidene de. Kadının çalışma hayatındaki zorluklarını düşüncesizlikle suçlayan amirim dört çocuk sahibi olduğunda eşine "Daha çocuğumuz yaşını doldurmadan yeniden çocuk niye düşündük ki" diye sormuşmudur acaba?

İyi ki varsın yavrum, iyi ki doğmuşsun ve sen bana Allahın bir hediyesisin...


Öykü Atölyesi
Fotoğrafın dili köşesinin bana hatırlattığı...



Pazar, Şubat 13, 2011

DÜNYA ÖYKÜ GÜNÜ




14 Şubat, "Sevgililer günü", "Dünya Öykü günü" ve bu yıl da ek olarak "Mevlit Kandili" günü olarak yaşayacağımız bir gün olacak.
Tüketimden usandıran sevgililer günü reklam ve afişlerinden sıyrılıp ben öykü gününe değinmek istiyorum.





"İnsan, öyküsüyle var...

İnsan, öyküleriyle uzanıyor geleceğe.

Tıpkı geçmişi öyküleriyle saklayabildiği gibi." (Alıntıdır)

Dost blog (bloglardan seçmeler) "Damla" adı altındaki sitesinde özel günler için bir sayfa açıyor. Özel günlerde blogları birleştirip günü anlamlı kılıyor, blogları daha da kaynaştırıp dostluk çemberini genişletiyor.
14 Şubat Dünya Öykü Günü için Bloglardan Seçmeler kurucusu Sayın Sabahattin Gencay Damla sitesinde blogların katılımlarıyla öykülere yer veriyor ve herkesin katılımını bekliyor.

Rahatsızlığım dolayısiyle çok istediğim halde yeni bir öykü hazırlayamadığım için geçmiş yıllarda yazdığım gerçek bir yaşam öyküsü ile kabul edilirse bende katılmak istedim.



ACIMASIZ GECELER

Sessizliğin verdiği sıkıntı, yorgun olan yüreğini daha bir sıkmıştı bu gece. Yine zor bir gece başlıyordu, sabahı zor eden gecelerden biri... Yanında yatan ablası uykuya direnememiş, yarı açık gözleriyle dalmıştı az önce. Sıkıntıyla kıpırdadı, çok fazla hareket edip ablasını uyandırmak istemiyordu. Yattığı yerden gözlerini tavana dikti, beyaz kirece boyalı tavanda geçmişini arıyordu sanki. Gece lambasının hafif aydınlığı, tavanda istemediği oyunlar sergiliyordu gözlerine. İşte yine oraya sinmiş bakıyordu. Zor geçen gecelerden birinde düşlerinde görmüştü onu ama şimdi gerçekti işte! Gelmiş, karşısında olanca yalın haliyle duruyordu.
Onu düşünde gördüğü gece çocukluğu gelmişti aklına. Ne güzeldi köyleri! Taşlıktan çıkılan kapı önü, çiçeklerle dolu ön bahçesi, arkada uzanan üzüm bağları, ailesi... Neşe dolu, cıvıl cıvıl bir hayat... Evin en küçüğü olmasından dolayı sevgileri hep üzerinde taşımıştı. "El bebe gül bebe" büyümüştü. Çok söylemezlerdi sevgi sözcüklerini ama hissettirirlerdi bakışlarından, anlardı çok sevildiğini.
Sonra babaannesi, hep sırtında taşımıştı küçüklüğünde. Sırtından indirse bile kucağına alır, dizlerinde hoplatır, yerlere bırakmazdı hiç. Onu okula da babaannesi hazırlamıştı. Hazırlanmak!. Ne tuhaf hayatta her şeye önceden hazırlanıyor insan, yarını bilmeden, geleceği düşünmeden.
"Bir an sonrası yokken, bir gün, bir ay, bir yıl sonrası için bile hazırlanıyoruz" diye sessiz bir şekilde mırıldandı.
Yanında yatan ablasının sağından soluna dönerken, ışığın görüş alanı değişmiş, beyaz tavanda geçmişinden başka günleri getirmişti gözüne.
Ne hayallerle hazırlanmıştı evliliğe, mutluydu çok mutlu. Sevdiği adamla evlenecek, sıcacık bir evi olacak, çocuklarını büyütecekti. Oysa gelinliği onunla alay eder gibi tavanda takılıydı şimdi. Kısa bir nişanlılık dönemi geçirmiş, hep evliliğe, giyeceği gelinliğe hazırlamıştı kendini.


Saate takıldı bir an gözleri, daha çok erkendi, sabaha, günün ilk ışıklarına daha çok vardı. "Ne farkeder ki? Belki sabah bile olmaz bu gece," diye düşündü.
Küçük yaşta evlenmişti, sevdiğine kavuşmak için bekleyememişti fazla. Mutlu geçen evliliğini çocuklarla doruğa çıkarmak istiyor ama olmuyordu. Hazırlık yapıyordu devamlı, "işte şimdi" der olmuştu her ay. Ne çok giysi, oyuncak almış, alamadıklarını da kafasında hazırlamıştı.
Üç yıl beklemişti oğluna kavuşmak için. "Tam kaç yaşında şimdi?" diye düşünüyor olduğuna kızdı birden. "Oğlumun yaşını unutacak kadar da değil artık!"
Sesli konuştuğunu ablasının uykudan uyandığını hissettiğinde anladı. Ablası uyanmış, ses etmemiş, sadece kardeşinin elini sıkı sıkı tutmuştu. İçine bir sıcaklık yayıldı. "Uyumaya çalış," diyordu ablası fısıltıyla. Uyarısına uymak için sıkıca kapadı gözlerini, belki karanlık daha kolay yapacaktı sabahı, belki de alışması gerekliydi.
Evinden koparıp apar topar getirmişlerdi baba evine. Sevgi yumağı içerisindeydi ama kendi evinde olmayı tercih ederdi. Ne olacaksa olsun! kendi evinde olmalıydı belki de. Üç yaşına gelen oğlunu yuvaya vermeye hazırlanıyordu. Evini taşımayı düşünüyor, eskiyen eşyalarını değiştirmek istiyordu. Gelecek için hayalleri, planları vardı her genç gibi.
Gözlerini açtığında sabahın ilk ışıkları perdenin kıvrımlarından içeri sızmaya çalışıyordu. "Bu gece de bitti," diye düşündü. Yarın olmuştu işte. Bir yarın daha... Yarını var mıydı? Bilmiyordu.
Yarınlarına hazırlık yapmıştı hep, her düşüne bir hazırlık!
Ama ölüme hiç hazırlık yapmamıştı! Kim yapardı ki ölüme hazırlık.

Ölüm onu hazırlıksız yakalamıştı. Şimdi artık yarın, belki yarından da yakın yaşamı bitiyordu.
Gözleri, perdelerle kapalı pencerenin ardından güneşin doğuşunu hissediyordu.
İlk yayım tarihi:
26 Mart 2008


Tüm dostlarımın, yolu blogumdan geçen yolcuların,
Mevlit Kandili mübarek olsun,
Sevgililer Günü ve Dünya Öykü Günü kutlu olsun...

Pazartesi, Ocak 31, 2011

01 ŞUBAT


Eşimin doğum günü ve aynı zaman da babamı kaybettiğim gündür 1 Şubat. Raslantı! Doğum ve ölüm gelmek için tarih seçmez. Gerçi son yıllarda doğuma tarih tercihi yapılsada ben yine de nefes alış gününün o gün olduğuna inanırım.
Babamı otuz yıl evvel sıkıyönetimin geçit vermediği soğuk, karlı bir pazar günü kaybettim. Karne almıştı yavrularım, cumartesi hazırlıklarımızı yapmış pazar günü dedeye kalmaya gidecektik, karnelerimiz dedeye göstermek için hazırlanmış heyecanla sabahı bekliyorduk, kardeşlerim ve babam da bizleri özlemiş bekliyorlardı. Sömestr tatilimizi hep birlikte geçirecektik, olmadı!
Gece telefonla hastalık haberi geldiğinde ulaşma imkanım yoktu, sokağa çıkma yasağı sabah yedide bitiyordu. Başvurularımız sonuç vermemişti, izin almak için bile sabahı beklemek zorundaydık, yetişemedim!
Babacığımı hasta olup yatmadan bir gece içinde sonsuzluğa uğurlamıştık ve ben onu uzun süre görmemiştim. Halen içimden çıkmayan bir yaradır bu...

Üç ay sonra evliliğimizin otuzdokuz yılını geride bırakıp kırk diyeceğimiz eşimle raslantı bağımız sadece bununla kalmaz. Ben 1 Ocak doğumluyum ve eşim de babasını 1 Ocakta kaybetti, 2000 milenyum yılına girdiğimiz o gece eğlence sonrası aldık haberi. Yetişmiştik ama fazla zamanı yoktu kayınpederimin. O tarihlerden sonra doğum günlerimize seneyi-devriyeler eşlik etti...

Aynı yılın çocuklarıyız eşimle, biz çok genç evlendik, şimdiki gençler gibi değil çocuk yürekliydik adeta, "yol bilmez yordam bilmez" denir ya onun gibi işte. Bir yola çıkmıştık birlikte ve çok kimsemiz yoktu yakınımızda, yanlızdık! Birbirimize sarıldık yanlızlığımızı tamamlamak için. Daha kendimizi bulmadan bir yıl arayla iki çocuğumuz oldu, şaşırmıştık, tökezledik ama düşmedik. Çalışan bir annenin olduğu bu ailede zorluklar başlamış dar yollara girmiştik, dar yolları geçmek için daha sıkı sarıldık. İki yavrumuzla birlikte dört kişiydik bu yollarda ama dar yolları geçmek elimizde olduğuna inancımız vardı. Çocuklarımız bu inancımızın temel taşıydı. Onlar bize biz onlara güvendik, yaşlarından umulmayacak kadar yardımcı ve arkadaş oldular bize, her konuda hep beraberdik, hep el eleydik. Zaman geldi yollarımız genişledi ama biz asla bu genişliğe aldanmadık, idareli kullandık bu genişliği, zaten dar yola da alışmıştık:)
Kırılmadık mı? kırıldıkta, darıldık da ama bu hiç bir zaman uzun sürmedi. Karşılıklı özveriyi ilaç niyetine kullandık. Fasa fiso zevklerimiz uyuşmadı bazı zaman, renk seçimi yaptık yada yemek seçimi, gezi seçimi gibi. Ama iki kişinin birlikte yaşamasının temel duygularından hiç ayrı olmadık. Sevgi, vicdan ve düşünce özgürlüğünden ödün vermeden hep anlaştık...

Ve artık iki kızımızın yanında iki değerli oğlumuz ve üç muhteşem torunumuzla dokuz kişilik kocaman bir aile ile en geniş yollardayız...



Sağlıkta ve hastalıkta demiştik, bu söyleme sadık kaldık. Birlikte çalıştık birlikte emekli olduk, şimdi bir evi 24 saat (bir kadın için ne kadar zor olsa da:)) birlikte paylaşıyoruz. Bir bilgisayarı, bir televizyon kumandasını da.
Bilgisayar sorununu çocuklarımızdan doğum günü hediyesi olarak bugün itibariyle çözdük de, sanırım bozulan 2. tv yerine bir yenisini almak gerek:)))

Daha nice yıllarda sen hep yanımda ol, DOĞUM GÜNÜN KUTLU OLSUN...


Pazartesi, Ocak 24, 2011

SABAH ÇAYI


Sabahları mutfaktan yayılan çay kokusunun üzerine koku varmıdır? Ne güzeldir o koku, huzur doludur ibriğin ucundan çıkan buharın her bir zerresi. Sabahları gün ışığınla harmanlaşan çay kokusu sağlıklı bir güne başlamanın mutluluğudur...
Hazırlanan, farketmez ne olursa olsun bir kahvaltı sofrası ve çay herkesin sevgisini taşır. Hele kızarmış ekmek kokusu çay kokusuna karışırsa bir de yanında gazete olursa...
Akşam yada ikindi vakti (diyelim ki beş çayı) demlenen çay kokusu da günlük işlerin bitim ritmidir sanki. Huzurla bitirilen bir günün noktası gibi. Ben, her iki durumda da içilen çayın her yudumundan bu zevki alırım...

İşte bu sabah mutfaktan sızan ve odama kadar gelen böyle bir çay kokusuyla uyandım (Ben gececi, eşim sabahçı olarak vardiyalı yaşadığımızdan genelde sabah çayını eşim yapar da) ve uyku arası babacığım düştü aklıma, anılara sarıldım yorgan niyetine. Uykumu alamamıştım henüz ama dedim ki kendi kendime "kalk da yaz,anılar can bulsun satırlarda..."

Çayı çok severdi babacığım, çay ve çorba, en değerli içecek-yiyecekti onun için. Çok da içerdi, onun için çay her daim ocakta ya da sobada bulunması gerekli bir şeydi. Çocukluğumda bir semaveri olduğunu hatırlıyorum, annemle kendine çay dolduruşunu, karşılıklı çay içişlerini, sonra ne oldu o semavere bilmiyorum. Daha sonraları çay arkadaşı ben olmuştum "çay arkadaşsız içilmez, tadı buruk olur" derdi. Babacığımla çay saatlerimiz, soba üzerinde dumanı tüten çaydanlığımız ve karşılıklı çay keyfimiz her daim çay fincanımın içinden bana gülümser...
Zaman zaman çayın çok değerli olduğunu, bardağımıza girene kadar çok zor yollardan geçtiğini söylerdi. Toplama, kurutma aşamalarını anlatırdı. Aslında babam ne Karadeniz'lidir ne de çay tarlaları vardı ve hatta çay tarlası gördüğü bile söylenemez. Ama çok okurdu babam, ne bulursa okurdu, okuduklarını aktarmaktan da zevk alırdı. İlk hatırladıklarım arasında akşamları Akşam gazetesinden, en büyük pehlivanımız Koca Yusuf'un tefrika halinde yayımlanan hayat hikayesini seslice okurdu, annemin şiş sesleri eşlik ederdi babamın sesine, bizde masal dinler gibi dinlerdik.
İlk okulda okuduklarımızın yanında babamın anlattıkları da ikinci bir okul gibiydi bize. Kurtuluş savaşını anlatırdı, Atatürk'ü anlatırdı, kurtuluş savaşının son yıllarında küçük bir çocuk olmasına karşın yaşamış gibi anlatırdı Kurtuluş Savaşını. 2. Dünya savaşını, savaşa girmeden nasıl korunduğumuzu, Hiroşima'da atılan atom bombasını, İnönüyü, Halide Edip Adıvar'ı ilk babamla tanıdım ben, Nazım Hikmet'i de. (Konu saptı çay kaybolacak aradan, anılar düşünce akıla dururmu tek bir konuyla.)

"Çay demlemek sanattır" derdi, defalarca kendince geliştirdiği çay demlemesini anlatırdı babacığım. Kaç kere dinledim bilmiyorum ama çok dinlediğim kesin.
"Çaydanlığa suyu kaynatmak için koyduğunda demliğine de çayı koyacaksın, bir tatlı kaşığı çay iki çay bardağı suya eşittir, ona göre hesabını yapacaksın, tozu, çöpü gitsin diye iki kez yıkıyacaksın. Su kaynamaya başladığında en az bir dakika kaynamasını bekleyeceksin ki demlikteki çay ısınsın yoksa suyu hemen dökersen çay haşlanır, sonra kaynayan suyu önce ibriğinden sonra ağzından yavaş yavaş demliğe dökerek demini vereceksin, bu durumda çay hemen çöker ve ateşi iyice kısıp ondört dakika çayın demlenmesini bekleyeceksin." diye hem çay demler hem de anlatırdı. Bir de demliğin ibriğinin ucuna kağıttan küçücük bir külah yapar koyardı, buharı içinde kalsın diye.
Gülerek, niye onüç değil, onbeş değil de ondört dakika dediğimizde, "demini tam ondört dakikada alır, hesapladım ben" derdi. Gerçekten en güzel çayı babam demlerdi, çay ustası babacığım benim, ruhun şad olsun...

Hepinize güzel demlenmiş buram buram kokan bir çay eşliğinde sağlıklı huzurlu kahvaltı sofraları dilerim...

Pazartesi, Ocak 17, 2011

CANO'M


Bu CAN, bizim canımız, cancanımız, canomuz, ailemizin en küçük üyesi. Can henüz iki yaşında, iki yaşının tüm duygularını gözlerinde, yüreğinde gerçek olarak yaşayan en masum varlıklardan sadece birisi "O".
Konuşmayı tam beceremesede tüm renkleri tanıyor, onun için mavi "ma" kırmızı "mızı" bembe "peme" yeşil "yşi". Kayıp balık nemo'yu masal olarak dinlemesini seviyor, Winnie The Pooh, şrek ama ille de şimşek Mc Queen'i çok seviyor. Kısa izlemelerle sınırlansada aklına geldiğinde "mak neyn, mak neyn" diye ortalarda dolanıp duruyor. En çok nazının geçtiği dedesinden yardım beklercesine "kak, kak" diyerek cd'yi koymasını istiyor. Hele "mak neyn" oynamaya başladığında koltuğa bir yerleşmesi var ki! Yemek masası hazırlandığında ilk hemen sandalyeye yerleşiyor, yemek düşkünlüğünden değil; birlikte olmaktan, masanın bir parçası olmaktan hoşlanıyor. Can zamane çocuklarına inat söz de dinliyor:)) Kuzguna yavrusu misali harika bir varlık benim Cano'm...

Can bu hafta sonu bizim misafirimizdi, yanlız, yani dede Can ve anane. Sorun olmazdı, olmadı çünkü Can bize çok düşkün, "anen" diye peşimden ayrılmaz, hele ki dedesine düşkünlüğü anlatılır gibi değil. Evindeyken bile durup dururken aklına dedesi düşüyor "dede,dede" diye kapılarda gözü. Telefon çalsa "dede" kapı çalsa " dede", sokaklarda dedesiyle gezmekten, top oynamaktan çok mutlu oluyor. İki gün bir gece birlikte oynadık, güldük, yerlerde yuvarlandık, çok mutluydu. Anneyi ararmı? diye düşünsekte aramadı, sormadı. Can'la birlikteliğimiz çok bizim, baba işe gidiyor geliyor, belirli günlerde anne okula gidiyor geliyor ve bu zamanlarda Can hep bizimle. Bazen ablasını soruyor "okulda"dediğimizde kabulleniyor. Şimdi bunları yazmamın sebebi Can'ın bana hafta sonu yaşattığı duygu yoğunluğu...

İkinci günün ikindi vakti baba, anne ve abla geldiler, bu arada Can cıvıl cıvıl çoşkuyla dolaşmaktaydı ortalıkta, ailesi gelince pek değişiklik yapmadı sadece biraz çoşkusu artmıştı. Biraz zaman geçtikten sonra ki sanırım onların gelişini tam olarak içine sindirmiş olmasından yerde oturan ablasının kafasını iki elinin arasına alıp saçlarından öptü sonra yere oturup dizlerinden öptü, yetmedi yüzünü ablasının yüzüne gülerek yaklaştırdı. Sonra kalktı babasının yanına gidip bacaklarına sarıldı onunda dizlerinden öptü çünkü yetişebildiği en yakın yerdi aradığı, odada olmayan annesini farketti içeri gitti annesini öptü dündü geldi yine ablasına sarıldı, sonra babaya, anneye, bu üçlüyü iki kez dolaştıktan sonra "dede" diyerek dedesine gidip sarıldı sonra bana "anen" diyerek koştu. Sizlen de mutluydum demek istedi dağıttığını toplar gibi. Can ailesini özlemişti, özlem duygusunu tanımış ayrılığı anlamıştı. Daha sonra annesinin toplandığını fark ederek anında bize dönüp "by,by" dedi kalmayacağını, onunda gideceğini sağlamlaştırmak istercesine...

Can gitti, ailesinle, annesinle, babasınla, ablasınla gitti. Can yine bize gelecek, biz yine Can'a gidecez. Biz hep birlikte olucaz. Ama Can giderken sergilediği özlem sahneleri ile içimde bir ateş topu bıraktı.
Düşündüm, ağlayarak düşündüm, çocuk yuvalarını düşündüm, sokaklardaki kimsesiz çocukları düşündüm, ailesinin bıraktığı ya da aileden zorla kopartılan çocukları düşündüm. Annesini babasını tanımadan kaybedenleri düşündüm. Kalabalık içinde anlam veremedikleri yanlızlıklarını düşündüm, içlerinde olan ama tanımını bile bilmediği özlemlerini düşündüm, duyguyu tanımadan duygu eksikliğinin yüreklerinde yarattığı korkunç acıyı düşündüm...

Allah hiç bir çocuğu ailesinden, annesinden, babasından, yuvasından ayrı koymasın. Bir çocuk için hiç bir yer; pamuklara sarılsa da, sevgi küpüne batırılsa da gerçek yeri olan anne kucağından daha değerli değildir...






Pazar, Ocak 09, 2011

İYİ PAZARLAR :))


"Bir tatlı tebessüm bin vuslata bedeldir..."
Ne güzel söylemiş sanat güneşimiz, güfte yapmış, bestelemiş ve yıllarca dillerden düşmeyen, ilk satırı her zaman, her fırsatta tekrarlanan çok güzel bir eser çıkmış ortaya...
Gerçekten tebessüm eden bir yüz nereden, ne zaman gelirse gelsin keyif verir, yorgunluk alır, gerginlik giderir...
Sanal alemde bile işaretimsi yaptığımız tebessüm eden yüz ifadesi, okurken gayri ihtiyari yüzümüzü tebessüm ettirmiyormu? Aslında iki nokta üstüste ve tırnak işaretidir yapılan ama biz ihtiyacımız olan tebessümü görürüz orada...
Tebessümün yaşamımızın doğal ihtiyacı olduğunu çoktan unutur olduk, oysa bir tebessüm belki de bir çok olumsuzlukların çözümüdür...
Yorgun olabiliriz, kırılmışızdır, üzülmüşüzdür, bazı şeyler ters gitmiş sıkılmışızdır ve hatta acımız bile olsa yaşamımızdan tebessüm ihtiyacını çıkarmamalıyız. Unutmayalım ki tebessüm etmeyi hatırlamazsak hem kendimiz hem de karşımızdakini mutsuz ederiz...
Örneğin, markette kasa elemanı yorulmuştur, günün geç bir saati ise iyicene yorulmuştur. Acele ederiz ya! bizimde yetişmemiz gereken işimiz vardır (hele son yıllarda yetişmememiz gereken hiç bir işimiz olmuyor nedense:)) bu durumda kasa görevlisine bir tebessümle cevap vermek belkide onun yorgunluğunu bir an unutturur. Yada yolda yürürken karşıdan gelen bezgin biri hiç tanımadığı birinden aldığı bir tebessümle yeniden canlanabilir. Herhangi bir yerde sıra varsa öne geçmek isteyen birine tebessüm ederseniz belki de yaptığından utanır...
Sosyal yaşantımızın içinde tebessüm beklentimiz bana tebessüm etsin diye beklemek de değildir. Kendiliğinden oluşan tebessümlerdir içe huzur veren. Patronumuz tebessüm ederse çalışma verimimiz artar, eşimiz tebessüm ederse mutluluğumuz, çocuklarımız tebessüm ederse sevgimiz, komşumuz tebessüm ederse dostluğumuz artar; tebessüm edersek arttırırız. İnsanlara tebessüm edersek- ederlerse de insanlığımız...
Güneşe, aya, yıldızlara, ağaçlara, çiçeklere, dalgalanan denize, süzülen bulutlara, yağmura, kar'a tebessüm etmek yüreğe tebessüm depolamaktır...
Yaşamınızdan tebessüm eksik olmasın. Bol tebessümlü güzel bir tatil günü dilerim...

Pazartesi, Ocak 03, 2011

BİR YOL HİKAYESİ


İşte gidiyorum!
"Gitmek zorundayız" dediklerinde bu kadar kolay ve çabuk olacağını düşünememiştim. Bana sorulsaydı istermiydim acaba? yoksa çaresizlikmiydi suskunluğum. Aslında çocuk bedenim bu gidişi kabullenmeyecek kadar yorgun. Giderken arkamda çocukluğumu bırakıyorum, bir daha dönemeyeceğim dönersem de bulamayacağım çocukluğumu. Gittiğim yer yeni bir hayatın başlangıcı olmalı, bunu hissetmek bile beni rahatlatmıyor. Korkuyorum! Yakınlarım var orada, beni kendim gibi seven, kendim gibi sevdiklerim. Güvende olacağımı biliyorum ama yine de korkuyorum...

Boş odada kalmış son bir eşya, tahta bir masa, kitabımı koymuşum üzerine gitmeye itiraz edercesine. Son kez yüklüğe girdiğimde ayağıma takılan yırtılmış ufak bir kağıt parçasında "yeşillendi şim" yazıyor, yeşillendi şimdi toprağın satırlarından koparılmış düşmüştü, onun itirazı yüklükten bile çıkmamaktı. Sahi! gittiğim yerde merdiven altı varmıydı? yada kaçıp saklanacağım, saklanıp ağlayacağım bir yüklük. Peki ya şu köşedeki sokak lambası, belki bir daha kitap bile okuyamam...

Bir çocuk tutuyor elimi, sıkıyor kuvvetsizce "hadi" diyor hadi! bakıyorum bana çevrilen simsiyah bir çift göze içim yanıyor, simsiyah gözler gözlerimden içime akıp yüreğime dokunuyor. Sıkıyorum elini kuvvetlice, yanımda götürdüklerimiydi değerli olan bıraktıklarım mı? Bıraktıklarım zaten bir daha sahip olamayacaklarım, götürdüğüm sevgilerin yanına rüzgarıyla yerleşenler...

Son bir kez arkama baktığımda durgunluğuma iki damla gözyaşı itirazıydı. Özleyeceğim, doğduğum-büyüdüğüm-kazandığım-kaybettiğim yaşamımın kısacık yıllarına sığmayacak kadar çok yaşadığım bu yerleri, hemde çok özleyeceğim, en çokta komşu Hayriye teyzenin bahçemize sarkan iri mor erik dallarını özleyeceğim...





Öykü Atölyesi
Fotoğrafın dili çalışmasıdır...

Cuma, Aralık 31, 2010

YENİ YILA GİRERKEN


Bir yılı daha geride bırakıyoruz, sandığın kilidini açma vaktidir.
Bazı yıllar vardır sadece yaşanır, gözyaşı da olsa sevinçler-mutluluklar da bulunsa yaşamın parçasıdır yaşananlar. Unutulur mu? muhakkak ki unutulmaz ama bir anıdır aklına düştüğünde "hangi yıldı o yıl" diyebiliriz...

Bazı yıllar vardır yaşamımızın dönemeçlerini yaşarız. Bu yıllar yarınımızı etkileyebilecek, yaptığımız planlarımızı değiştirebilecek, ayı-günü-saati ve hatta dakikalarının asla unutamayacağımız günleri getirir gelirken. Ne olacağını bilmeden dileklerle başlanır her yeni yıl, ya yaşanır biter ya da saklanır. Hangi anne unutabilir? kucağına aldığı sımsıcak sevgi yumağının ilk anını yada kim unutabilir? yaşamının dönüm noktası olan elindeki mikrofondan "evet" diye bağırdığını, nasıl unutulur insan? sevdiğinin son nefesini. İşte bu yıllar saklanılası sandık yılıdır...

2010 yılı benim sandık yılım, benim sandığım da doldu aslında, sıkıştırıyorum artık kıyısına köşesine.
Güzel dileklerle girmiştim 2010 yılına, hemde bir sürü plan programla. Kimisini yakaladım, kimisi kaçtı, yol yorgunu bedenim kovalayamadı.
2010 yılında ilklerim oldu. İlk defa uçağa bindim, aşmıştım nefes alamama, açık havaya çıkamama korkusunu. "Kısa mesafe" diye şartladım kendimi, Aaaa baktım! gidiyorum sorun yok. Yurtdışı gezilerim olabilseydi daha önce aşma durumum mecburen olurdu da yurtiçi için araba daha iyi, istediğin yer mola nefes al doya doya.
İlk defa yanlız tatile çıktım, zorunlu ayrı düştüğümüz çok sevgili can dostuma gittim. Alabildiğine özgür bir tatil yaptık, zamansız-saatsiz-plansız-programsız. İstediğimizde, istediğimiz yerde, istediğimiz gibi.
2010 yılı ne yazık ki acı da getirdi. Kızının evlilik arifesinde erkek kardeşimi kaybettim, savrulan yaşam mutluluğu gölgelesede başlanan işi yarım kalmaz diye yılın son haftası yeğenim, kardeşimin çok sevgili kuşu gelin oldu. Buruk yürek mutluluğa kırık kanatları ile uçtu...

Bu arada sayısız dostlarım oldu, gözle görmediğim yürekle dokunabildiğim. Yılın son haftası güzel dileklerinle süsledikleri birbirinden değerli kartları ile posta kutumdan kucağıma mutluluk dolduran, güzel yazıları ile gönlümü açan, yorumları ile sevgi yollayan...

Evet! 2010 yılı bitiyor ve benim sandığımı açma vaktidir...

2011 yılı tüm dünyamıza barış, kardeşlik, dostluk getirsin. Savaşların, açlığın, yoksulluğun bittiği yıl olsun. Saygı yılı sevgi yılı olsun. Gelecek nesillere bırakacağımız değerlere verilecek önem yılı olsun...

TÜM DOSTLARIMIN VE YOLU BLOGUMDAN GEÇEN TÜM DOSTLARIN YENİ YILINI İÇTENLİKLE KUTLAR SAĞLIKLA, SEVDİKLERİNLE VE GÖNÜLLERİNCE BİR YIL GEÇİRMELERİNİ DİLERİM...

İYİ YILLAR...

Çarşamba, Aralık 29, 2010

LEYLAK KOKULU MUTLULUK



Postacılar mutluluk dağıtıyor, 2011 posta kutuma sığmıyor. Posta kutumdan kucağıma dökülen leylak kokulu birbirinden güzel anı bırakacak mutluluk, birbirinden güzel sevgi yansıyan satırlar ve birbirinden güzel dost sıcaklığı 2010 yılının son bronşitini bile unutturdu. Gözüm açıldı, parmaklarım dostlara teşekkür satırları için coştu...

Dilerim 2011 yılı paylaştığımız satırlardan taşan mutluluk kadar sıcak-dost-kardeşce ve huzur içinde geçsin...

Hepinize yürekten sevgilerimle...

Pazartesi, Aralık 20, 2010

BEN'CE




İnsanlar dünyaya geldiği ilk anda gözlerini açarlar ama parmakları avuçlarının içinde sımsıkı kapalıdır.
Bence; gelirken yaşamlarını getirirler avuçlarında. Gözlerini açarlar ama avuçlarını açmak için zamana ihtiyaçları vardır. Sonra bırakırlar avuçlarında getirdiklerini, yaşamları serilir önlerine. Bu yolda yürümekten başka seçenekleri yoktur...

İnsanlar "mutluyum" der, özlemlerinin ve güzel şeylerin sahiplenmesinin yada yaşanmasının adını mutluluk koymuşlardır. Tabi bu çok güzel bir oluştur ve de herkesin hakkıdır.
Bence; mutluluk sadece duyulan tek bir anda saklıdır, bir andır o "pıt" eder yürek, adını koyamadığımız bir iç huzuru yayılır tek bir an için. Çok güzel bir duygudur, herkesin duyduğu ama yakalayamadığı. Bu bazen bir yemek kokusunda, bazen bir yastık kıvrımında, bazen bir görselde, bazen bir yağmur damlasında, bazen bir kuşun kanat çırpmasında ki gibi benzerlerde saklıdır. Ama bu "yağmur yağıyor şu yağmur damlasından mutluluk duyayım" demekle olmuyor. O hiç düşünülmeyen bir anda aniden yüreğe düşer...

İnsanlar saygı ve sevgi sözcüklerini gereğinden fazla kullanır. Konuşma veya yazışma içinde geçen bu sözcükler "sözcük" olarak ahenk yansıtsa da sözcük olarak kalır.
Bence; saygıyı göstermek, sevgiyi yansıtmak daima kalıcı olmasını sağlar. Saygı elde-sevgi yürektedir, dile düştüğünde vay haline. Her zaman hissettirmek söylemekten daha gerçekçidir...

İnsanlar saygı görmek isterler, bu zaten insanlığın insan olma zorunluluğudur. Ama bazı insanlar bu duygudan yoksundur.
Bence; farkında değillerdir duygu eksikliğinin, onlar için saygı sözcüğe sıkışan bir kavramdır. Kızılmaz onlara, bu sanki çam ağacından elma beklemek gibi bir şey olur. Aşısı da yoktur bu duygunun.
Ama yine de saygı görmek için bir insanın önce kendisinin kendi bedenine saygı duyması gerekir. Kendine saygısı olan bir insana saygı duyulması kaçınılmazdır...

İnsanlar ve tüm canlılar yaşamlarını beslenmeyle sürdürürler. Yaşamaları için yemeye-içmeye ihtiyaçları vardır da.
Bence; insanlar yaşamak için değil, adeta yemek için yaşarlar...


***Yaşamak için değil, yemek için yaşıyoruz. 01.12 2007

Günümüzde biz insan denen canlılar yaşamak için yeme ve içme gibi ihtiyaçlarımızın kontrölünü kaybetmiş durumdayız. Artık yemek için yaşıyoruz, her yerde bir şeyler yiyoruz. Sabah uyanıldığında ne yiyelim düşünceleri hemen başlıyor. Sabah kahvaltıları keyfen yapılıp, kahvaltı seansları düzenleniyor.

''Hadi kahvaltıya bize gelin,'' ya da

''Kahvaltıyı dışarıda bir yerde mi yapsak?''

Park mı istersin deniz kenarı mı, ormanlık alan mı? Ha buralara gidemiyor musun? Ön bahçe de olur. Kahvaltıyla iş bitse iyi, biraz sonra geldi kahve saati. Öğleni, ikindi çayı, akşam yemeği, ara öğünleri v.s.

Bir arkadaşınla oturup dertleşmek istiyorsun, "Gel şurada oturup bir şeyler içip konuşalım," veya "Akşama bir yerlere gidip bir şeyler yiyelim, dertleşiriz" gibi sözcükler oturur hemen yerine. Yemeden içmeden konuşma olmuyor ya!

Evin hanımı dertli komşular gelecek, "Ne yapmalı? Vakit de az, çok çeşit olmalı," doğru mutfağa kurabiyeler, kekler, pastalar... Çeşit çok olmalı ayıp olur yoksa. Ama yine de sunumda "Kusura bakmayın fazla da bir şey yapamadım," denir her nedense. Gelen komşuların durumu da daha değişik, "İkramda neler var acaba?" dır zihinlerden geçen.

Bilinen en basit kekin bile tarifi istenir, "Çok güzel olmuş, ben de tarifini alayım."

Çocukları parka götürmek zevktir de illâ çekirdek yenecek banklarda otururken. Çocuklar kum havuzunda, büyükler çekirdeğin başında. Bankların altı çekirdek kabuklarıyla kaplanmış içler acısı. Simitçisi, helvacısı, pamuk şekercisi zaten park girişini parsellemiş durumda. Gözlerini dikmiş çocukların yaygarasını bekliyorlar.

Yollar derseniz yiyecek ambalajlarıyla kaplı. Ye at, iç at!

Şehir içi otobüsleri, en fazla bir saatlik yol ama olmaz, su almalı bulunsun! Duraklar ufak pet şişeleriyle dolu, durakta suyunu içersen durağa, otobüste içersen otobüse atarsın pet şişeni fark etmez, aman yeter ki susuz kalma!

Yürüyüş yapacaksın elinde pet şişen muhakkak olacak. Pet şişesi baston oldu artık onsuz yürünmüyor. Yürürken su, bir yerlerde oturacaksan kola. Boş geçmesin zaman, neme lâzım!
Sinama, tiyatro salonları çözüm saydı kabuklu yemiş yasakladı. Bizler durur muyuz patlamış mısırı icat ettik hemen, seyrederken bir şeyler yemek lâzım. Mısır kesmez, antrakta bir şeyler yenir, yenmese de içilir.
Bayram olur kapıya gelen çocuklara şeker veririz. Kitap verecek değiliz ya, zaten versek de
ne derler eve gidince, "Bayramda ne kitabı? Bir şeker de mi veremediler?" Kurban bayramı evrim değiştirdi zaten bir telaştır gidiyor. Kurban yerine ulaşmıyor artık, çünkü evlerde 'no frost'lar var. Koy dolaba altı ay rahatız . Yemek için yaşıyoruz ya altı ayı da garantiledik!
Çarşılar açılır 10 km arayla, içine gir 3 dükkan 13 restorant.
Kitapçıda en çok satılan da yemek kitapları.
Akşama yemek mi yok? Telefon et ya lahmacuncuya ya da pizzacıya.
Kaç kişi hastanede yatan hastasına kolanya, çiçek götürüyor ki? Yol üstündeki pastaneden alınan kurabiye daha iyi tabi ki.
Buluşma yeri olarak o ağacın altından vazgeçildi.
''Kafede buluşalım,''
''Çay bahçesinde buluşalım.''
15 dakikalık vapur yolculuğunda çay, simit, 45 dakikalık feribot yolculuğunda meyve suyu sandviç, 1 saatlik uçak yolculuğunda yemek.
Yemek için yaşıyoruz ya saymakla bitmez ve bu yazı uzar gider.
Ben en iyisi burada bitireyim de gidip kendime bir kahve yapayım.:)

Perşembe, Aralık 16, 2010

ÖZLEMLERİMDEN






Doğduğum; çocukluğumun unutulmazlarını yaşadığım, büyüdüğüm; gençliğimin acı-tatlı anılarını sokaklarına sakladığım, yaşadığım; içinde yaşarken özlediğim şehir...
Herkesin rüyası, sevdası, taşında toprağında altın aradığı, umutlarını iki bavula sığdırıp son istasyonda bıraktığı şehir...

Yedi muhteşem yeşil tepesi korurdu eteklerine yerleşen yaşamı, mavi denizinde balıklar göz kırpar, cilve yapardı çekilen küreklerle süzülen sandallara, bahçelerinden sokağa yayardı kokularını leylak ağaçları. "Papatya sokağı"mda papatyalar duvar diplerini süslerdi.
Her ev ayrı bir hikayeydi sırları dört duvarlarla örülen, utanırdı kapılar kilitlenmeye. Acıyı saklayan neşeyi paylaşan pencereleri çiçekli elbiseler giyerdi benim şehrimde.
Yıldızları korkusuzdu kaçmazdı uzaklara, pırıl pırıl aydınlatırdı caddeleri-sokakları, bekçi amcanın düdüğü ağlayan bebeğe ninni-hastalara yoldaş olurdu.
Kar beyaz yağardı benim şehrimde, yeşili alabildiğine yeşil, mavisi alabildiğine maviydi.
Güzel insanları vardı hep dost hep tanıdık, selam eksik olmazdı dudaklardan-tebessüm yanaklardan. Yabancı değildi gözler gözlere, eller ellere. Tertemiz ruhlar, pırıl pırıl duygular, sizli-bizli sohbetler, büyüğün küçüğüne sevgisi-küçüğün büyüğüne saygısı vardı benim şehrimde. Yeni doğmuş bebek gibi masum-tertemizdi, büyümeyi bekleyen. Büyürken kirlenmeyi hiç düşünemeden.
Parke taşları, arnavut kaldırımları, caddelere-sokaklara yazın serinlik, kışın koruyucu olan koca koca çınar ağaçları, beyaz martıları, süzüle süzüle iskeleleri dolaşan vapurları, ahşap evleri, konakları, sarayları ile tarih yazardı.
Benim şehrim, sevdiklerimi toprağında sakladığım şehrim, içinde yaşarken özlediğim şehrim, artık yaşamak zor olsada toprağına düşene dek yaşamak istediğim şehrim, herşeye rağmen sevdiğim şehrim.

Hergün biraz daha içimi acıtan, hergün biraz daha avuçlarımdan kayan, hergün biraz daha bana yabancılaşan Canım İstanbul'um...



Öykü atölye'sinin


kelime oyunlarına ithafen...




Cuma, Aralık 10, 2010

BAŞLIKSIZLIK


Artık iyicene inanmaya başladım, hepimizin alnında aptal damgası var da! bizler bilmiyoruz. Herkes karşısındakine baktığında bu damgayı görüyor ama aynaya baktığında kendi alnındakini görmüyor. Karşısındakini aptal zannedip kandırmaya çalışanlar, kendisini aptal görüp de kandırmaya çalışıldığının farkında bile değiller. (Şuraya istisnalar kaideyi bazmaz diyelim de ayıp olmasın.) İnsan kendi kendisinin aynasıdır demişler ya büyüklerimiz, doğru demişler geçmiş zaman için ama bugünleri görselerdi böyle ulvi bir sözü söylemezlerdi sanırım...

Eşlimle bir yere gitmemiz için taksiye bindiğimizde söz trafikten benzine kaydı ve eşimin "benzin de 4 lirayı geçti hacım" demesi üzerine sürücü hacımız "bana ne arabası olan düşünsün" demez mi? Dilimi tatamayan ben "ne yani siz su mu yakıyorsunuz?" dediğimde hacım pişkin pişkin sırıtıp, o alnımızda ki aptal damgasına bakıp "benimkini yolcular ödüyor" dedi ve çıktı işin içinden. Sürücüler hep bu alnımdaki damgayı görüyor nedense, çoğu kez bana gece tarifesi açarlar, hatta bir keresinde 50 lira verdiğimde elçabukluğu ile parayı değiştirip 5 lira verdin diye iddia eden bile oldu. Hesap kitap konusunda çok iyi olduğumu bilen ben tereddüt bile etmedim ama ne kadar diretsem nafile, "yavuz hırsız evsahibini bastırır" misali "aman" dedim. Şimdilerde zaten "yavuz hırsız ev sahibini bastırır" modası da var ya! yavuz olan kazanıyor...

Alışveriş için markete girdiğimizde promosyon reyonları vardır hani koca afişler bastırırlar, sarı etiket koyarlar, işte ayrıcalıklıdır promosyon yaptıkları ürünler. (Bu ürünler aslında ya tarihi geçmiştir yada geçmek üzeredir.) İhtiyacımız olan ürünlere hevesle yaklaşır toplarız sepetimize, promosyonu olmayan ihtiyaçları da alırız yanısıra. Eh! ev ihtiyacı, bitmiyor ki zaten. Kasaya geldiğimizde, eğer barkot etiketi okuyan ekrandan gözümüzü ayırırsak yandık. Çünki reyon etiketi ile kasa bilgisayar etiketi aynı değildir. Çoğu kişi ekrana bakmaz, bakamaz aceledir kasadakinin işi, sırada bekleyen vardır, kart çekimi falan filan. Çoğu markette, çok ürünler reyon fiyatı ile kasa fiyatı tutmaz, her nedense kasa fiyatı daima daha fazladır.
Hepimiz evimize ambalajlı ürün alırız, bir kg.lık ya üç kg.lık yada çeşitli ve yine hepimiz biliriz ki aldığımız ürünü tartsak belirtilen kg.da değildir. Kime, nereye, nasıl müracaat edelim bilsek de sonunun olmadığını da biliriz. Hadi ambalajlı ürün olmasın ekmeğimiz bile eksik gramajlıdır, pazardan aldığımız sebzemiz meyvemiz de.
Ben çöplerimi ayrıştırırım ama cam,kağıt,pet olarak ayırmam da hepsini aynı torbaya koyarım. Çöp toplayan gelir açar benim poşeti alır içindeki camı yada topladığı başka geri dönüşümü, geri kalanı döker açıkcana çöpe. İyide be çocuğum işine yaramayanı niye çöpe açıpta dökersin, sende mi alnımı okuyorsun?

Akşamları otururuz tv. karşısına dizimiz vardır seyredeceğiz. Eskiden soba üzerinde kestane yapardık, şimdi böyle bir lüksümüz olmadığı için dizilerle eğlenmeye çalışıyoruz. Dizi ilk yayına başladığında iyi gider, iki-üç hafta, yazarı da iyidir seyredilir deriz, ya sonrası! Bir sokağın başındadır kızcağız, sonra yürümeye başlar gideceği 100 metre falan, aman allahım! üç hafta, beş hafta yolun sonu gelmiyor birtürlü, üşümüştür hırka giymeye kalkar, yok anam yaz gelir daha hırkaya bile ulaşamaz. Eee seyretme, tamam seyretmeyeyim de bu seyredenlerin gerçeğini değiştirmiyor ki! Hani o alnımızdaki varya 15 dakika dizi, 25 dakika reklam, üç haftada yürünen bir sokak la istemesekte "biz sizi öyle görüyoruz" denmekte.
Hele ki tartışma programları, tartışılmayan-kavga etmeyi sağlayan programlara dönüştürüldü. Yapımcılar kim kimle iyi kavga eder onları arayıp buluyor (tabi reyting uğruna) bizi de tartışma programı izlediğimizi izliyoruz sanıyorlar. Hani alnımızdakinden ötürü.
Ne yazık ki! bu örnekler istediğimiz kadar çoğaltılabilinir.

Aslında herkes herkesi kandırdığını sanırken, kimse kimseyi kandıramadığının farkında bile değil. Neden?
Yumurta azmı yiyoruz acaba? yani protein açısından...

Perşembe, Aralık 02, 2010

BİR TEŞEKKÜR - BİR MİM - BİR ANI


Göz yorgunluğu ile tansiyon dengesizliği birleşince bir haftaya yakın zamandır ara vermek zorunda kaldığım blogumun postlarına yorum yapan dostlarımın yorumlarını cevaplayamadığım için çok özür dilerim ve ayrıca yorumları için de her birine ayrı ayrı teşekkür ederim. Bazen dinlenmek istiyor bedenimiz, her ne kadar "yürü hadi" desekte "mola" diye bağırıyor avaz avaz. Sesi fazla çıkınca da beyne ve yüreğe rağmen dinliyoruz çaresizce...


Sevgili arkadaşlarım Asuman'cım ve Hüseyin Usta "eşyalar ve onların bize hatırlattıkları ve hissettirdikleri" adlı bir mimle beni hatırlamış olmalarından dolayı kendilerine çok teşekkür ederim.
Bu mim'i bazı bloglarda okuduğumda, ister istemez bana gelmesi halinde "ne olabilir" diye düşünmüştüm ve ilk aklıma gelen anısı çok değerli ve bizim yıllardır kahrımızı çeken tv sehpamız olmuştu. Yani mim bana gelmeden evvel yerini hazırlamıştı...


1972 yaz Olimpiyatları o yıl Ülkemizde çok yeni olan televizyonlardan canlı verilecekti. Ben o yıllarda çoook çok değerli bir patronu olan Yeni Kontrplak (Kelebek Mobilya) da çalışmaktaydım. Evliliğimin ilk ayları olması, daha önemli eksiklerin bulunması, televizyonun çok yerleşik olmaması dolayısiyle Tv almayı düşünmek şöyle dursun, aklımıza bile getirmiyorduk. Temmuz ayının ilk haftasıydı (asla unutmam) Fabrikanın büro kısımlarının bulunduğu orta salona bir sürü koliler geldi, aslında gelen tüm yükler, koliler direk fabrika kapısından girerdi. Kolilerin bantları ve etiketleri arasından televizyon reklamları gözüküyordu. Merak sarmıştı bizi servis müdürleri ise hafiften gülümsüyor ama hiç bir ipucu vermiyorlardı.
Öğlen paydosunda yemek salonunda (o mükemmel patron hep bizlerle yemek yerdi) patronumuz yemekten sonra ön salonda toplanmamızı istemişti. Toplandığımızda servis müdürlerinin gülümsemelerinden hoş bir şeylerle karşılaşacağımızı tahmin etmiştik ama bu kadar hoş bir süpriz hiç beklemiyorduk. Büro personeli olarak 17 kişiydik ve önümüzde 17 televizyon kolisi duruyordu. Patronumuz yurt dışından 17 adet Shap-Lorenz marka 67 ekran televizyon getirtmişti. O günkü değeriyle 5.300 tl'sıydı, ince düşünceli patronumuz 700 Tl de nakit elimize verip anten ve bağlatma masraflarınıda karşılamıştı. Tüm personel 6.000 tl borçlanmıştık firmamıza, "önemli değil" demişti patronumuz "herkesin maaşı nisbetinde bir yıl, üç yıl ne kadar zamanda ödeyebilirseniz" diye de ilave etmişti ve "sehpalarınızda benden hediye yakında onlarda gelecek" diyerek şaşkınlığımızı arttırmıştı. Dediğim gibi çok mükemmel, çok değerli bir insandı. Eğer yaşıyorsa daha nice sağlıklı yılları olsun, ebediyete intikal ettiyse huzur içinde yatsın...

Yeni Kelebek konrtplak Fabrikası yine o yıl Düzce'de bir fabrika açmış ve Türkiyede ilk kontrplak üzerine baskılı mobilya yapımını başlatmıştı. İlk baskılı mobilya olarak da deneme mahiyetinde tv sehpaları üretmişti ve çok da (hatta şimdilerde bile o derece kaliteyi yakalayamayan) başarılı olmuştu. Bugün "Kelebek Mobilya" diye bilinen firmanın ilk mobilyasını denemek ve yıllarca kullanmak, tarihini evimizde yaşatmak ve tarihinin birebir içinde olmak benim için çok fazla hassasiyet ifade eder...

Tv sehpamız geldiğinde üzerine yerleştirdiğimiz siyah-beyaz televizyonumuz ile bir karesini bile kaçırmadan izlediğimiz 1972 yaz olimpiyatları belkide onca seyrettiğimiz renkli olimpiyatlardan çok daha renkliydi.
Yıllarca televizyon taşıyan sehpamız geçen yıllar içinde, değişen mobilyaların sonucunda asli görevini bırakıp çeşitli yerlerde kullanılmaya başlandı. Onca çektiği eziyete rağmen yıpranmıyordu ve hatta halen eskimiş bile değil. Kah müzik seti taşıdı fotoğraf çerçeveleriyle yanyana kah mutfak dolaplarına yardım etti, gün geldi ardiyede raf işini yüklendi. Olmadı yine çıktı ardiyeden evlere giren ikinci televizyona asıl işi olan sehpa vazifesine başladı. Bir ara dikiş makinamı taşıdı, bir ara kızımın bakliyat kavanozlarını. Zaten küçük kızımla bizim evin arasında mekik dokuyordu, bu gidiş gelişlerden başı çok dönmüştür sanırım. Eşlerimiz bıktı arabayla bir oraya bir buraya taşımaktan, sonunda söylenmeye bile başladılar.
Çok değerli anılarıyla, eskiye sahip çıkmayı seven kızlarımın ve benim eşyalarımızın içinde çok değerli bir yeri vardır. Şimdilerde küçük kızımın çalışma odasında, kitaplıklarına sığdıramadığı arta kalan kitaplarını taşımakla görevlidir kendileri...


"eşyalar ve onların bize hatırlattıkları ve hissettirdikleri" mim'ini bana hatırlattıkları ve çok şey hissettirdiği için severek yazdım. Unutulmayacak bu anımı yazmama sebep olan Sevgili arkadaşım Asuman'a ve böyle güzel bir mim'i başlatana çok teşekkür ederim...



Ve bu güzel mim'i Sevgili Çınar'cıma ve Sevgili Özlem'cime paslıyorum, severek yazacaklarından eminim...

Çarşamba, Kasım 24, 2010

BANA BİR HARF ÖĞRETENİN........



ÖĞRETMENLER GÜNÜ

BAŞÖĞRETMENİMİZ ATATÜRK'ÜN YOLUNDA YÜRÜYEREK KARANLIKLARA IŞIK


TUTAN EĞİTİM GÖNÜLLÜSÜ ÖĞRETMEN ORDUSUNA KUTLU OLSUN...




Blog dostum ÖĞRETMENLERİME'de ayrıca sımsıcak sevgiler sunarım...
.

Salı, Kasım 23, 2010

ATI ALAN ÜSKÜDARI GEÇTİ



Pervin teyze! çocukluğumun masalcı teyzesiydi Pervin Teyze. Evimize bitişik evde en altta bir odada yaşardı, arka kapılarımız aynı bahçeye açılırdı. Sanki düşmemek için birbirine yaslanmış iki koskoca ahşap evin koskoca bahçesini paylaşırdık beş aile, belki şimdi o bahçede olsam düşündüğüm kadar büyük olmadığını görürüm ama bir zamanlar çocuk gözüyle çok büyük gelirdi bize. Geceleri ışık olmayan bu bahçeden, yaptığımız binbir numarayla Pervin tayzeye gidişlerimiz ve masallarımız çocukluğumun en güzel anılarındandır...

Aksiydi Pervin teyze ama bir o kadar da yumuşacık bir yüreği vardı. Neredeyse her akşam (zorlamalarla) masallar anlatırdı bize. Bildiğimiz masallardan değildi anlattıkları. Yani Pamuk Prenses, Uyuyan Güzel veya Külkedisi gibi değil, keloğlan masalları, sihirli lambalar, padişahlar, efsaneler ile ençok da ata sözlerinin oluş hikayeleriydi anlattıkları..

Akşam karanlığı çöktüğünde, yemek sonrası çay ocağa veya sobaya konduğunda bir kıpırtı başlardı bizde Pervin tayze gelse diye. Pervin Tayze bu! çağırmadan, yalvarmadan gelir mi? bahçe karanlık, gitmek zor, evdeki kibritler saklı. Neyseki kendimizce bir yol bulmuştuk sonunda. Üst kat odamıza bitişik yan evde oturan komşumuzun yaşıtlarımız oğullarına duvara iki yumrukla haber vermek, bahçeye bakan tuvaletlerinin ışığını yakmaları, bahçenin az aydınlanması ve Pervin teyzenin kapısı. Sonunda, elinde idare lambası, namaz mestlerinin üzerine giydiği lastiklerini sürüye sürüye kapıda belirirdi Pervin Teyze..

Aslında bu yazıya Pervin Teyzeyi anlatmak için başlamamıştım, o başlı başına ayrı bir hikaye konusudur. Ben sadece onun bir masalını (yada efsane diyelim) yazmak içindi başladığım satır başı. Ana hatları ile tamamen aklımda olan bu efsaneyi yazarken belki eklemeleri olacaktır belki de atladığım satırları. Pervin Teyzenin anlatış lezzetini yakalayabilirmiyim bilmiyorum.

""Çok eskilerde Üsküdar'ın ara sokaklarında yaşayan iki çocuklu bir aile varmış. Gelirleri çok iyi olmayan bu ailenin babası sırtında küfesi ile mahalle aralarında sebze-meyve satar geçimlerini sağlamaya çalışırmış. Çok çalışırmış adamcağız, bağırınca "sebzeee-meyvaaaa" diye arka sokaklardan bile duyan-çağıran olurmuş. Gel zaman git zaman bu çalışmalarının karşılığında bir at edinmiş adamcağız. Kendi yaptığı tahta tezgahını da atının arkasına bağlayarak sırtında küfe taşımaktan kurtulmuş. Biraz olsun ferahlık aileyi mutlu etmeye yetmiş.
Günün birinde kapılarında saçı başı dağınık, üstü başı eski bir tanrı misafiri belirmiş. Yufka yürekli karı koca acımışlar, buyur etmişler sofralarına, karnını iyice doyuran tanrı misafiri bükmüş boynunu, besbelli yokmuş yatacak yeri de. Dayanamamış karı koca sermişler çocukların odasına bir yatak buyur etmişler yatağa da. Tanrı misafiri bu "git" demek olmaz, beklemişler kendi gitmesini. Tanrı misafiri akşam sofrasında iyicene karnını doyurunca başlarmış hikayeye-masala, dinlerlermiş ailece. Karı koca baynunu büker, çocuklar sevinçle yerleşirlermiş eteklerine, esneyince misafir uyku saatidir der yatarlarmış bir odada ailece. Yemeğe para yetiştiremeyen adamcağız daha çok çalışmaya başlamış, misafirin gideceği yok, yemesi de çok. Yüzlerini asarlarmış gitsin diye ama misafir yüzsüz. Gerilirmiş yemek sonrası, gerildikce serilir, serildikce yerleşirmiş. Bahçe bir komşuları varmış, zaman zaman adamı uyarır yaptığının yanlış olduğunu anlatırmış. komşuyu dinler eve gelir "git artık" diyecekken ağzından bal damlayan tanrı misafirine ses edemezlermiş.
Aradan geçen günlerin sayısını unutan adamcağız bir sabah erkenden işe gitmek için sebzeleri meyveleri arabasına yüklemiş, atına bağlamak için de ahıra girmiş ama at yok ortada, koşmuş hemen karısının yanına "at ortada yok hanım gel koşalım sağa sola" demiş. Başlamışlar karı koca bahçeyi sokağı aramaya, seslerini duyan komşu çıkmış ortaya "hayrola ne oldu? nedir bu ses bu telaş" demiş. Atın kaçtığını onu aradıklarını söyleyen karı kocaya dönüp acı acı gülümsemiş.
"Telaş etme, arama boşuna, defalarca söyledim bunu sana Atı alan Üsküdarı geçti" demiş. Daha çok telaşlanan karı koca dalmışlar tanrı misafirinin adasına bakmışlar ki yatakda ahır gibi bomboş...""

Çocuktuk güler geçerdik.
Büyüyünce aklımıza geldiğinde üzülür olduk.
Şimdilerde saçımızı başımızı yoluyoruz ama ne çare "Atı alan Üsküdarı geçti...



Pazar, Kasım 21, 2010

BİRAZI KİTAP BİRAZI MİM


Konumuz kitap ve mim. Sevgili Özlem beni bu konuda sobelemiş. Beni hatırlamış olmasından dolayı çok teşekkür ederim, sanırım cevaplamam biraz geç oldu, bunun içinde ayrıca özür dilerim...

Bu mim derki;
"Kitaplığınızın karşına geçin. Gözlerinizi kapatın. Derin bir nefes alın. Elinizi kitapların üzerinde gezdirin ve birini seçin. Şimdi gözlerinizi açın. Bir kitap seçmiş durumdasınız. O kitabı satın aldığınız ya da hediye gelmişte olabilir anı hatırlamaya çalışın. İlk kez okuduğunuzda neler düşünmüştünüz, hatırlayın. Şimdi sayfaları şöyle hızlıca bir dolanın ki, kitabın kokusu burnunuza gelsin. Evet, ne güzel bir koku bu! 55. sayfayı bulun. Sayfayı tekrar okuyun. Sayfadan bir paragraf seçin ve mim konusu olarak bunu blogunuza yazın. Daha sonra siz de arkadaşlarınızdan üç tanesine cevaplaması için gönderin.
Kuralları:
- Mimlenenler mimi cevaplamak zorundadırlar, mim bozulamaz.
- Mimin bozulması teklif dahi edilemez.
- Mim yalnızca 3 kişiye gönderilebilir.
- Karşılıklı mimlemeler yasaktır.
- Mim, her bir blog için sadece bir kez cevaplanabilir.
- Mim kurallarının ilk 6 maddesi değiştirilemez."

Kitap bizde, "üç ev bir ev" yada " bir ev üç ev gibi" değişkendir. Gelenler, gidenler, gelip de okunma sırasını bekleyenler, okunması bittiği halde yatıya kalanlar, gittiği yeri benimseyenler gibi.
Bende mim'i okur okumaz hemen bilgisayarın arkasında, bir yıl içinde ufak bir kitaplık haline dönüşen kitaplara yöneldim. Gözlerimi kapayıp bir iki kez gezdirdim kitapların üzerinde parmaklarımı ama bu arada derin bir nefes almayı unuttum sanırım. Çünkü gözümü açtığımda parmaklarım okumadığım bir kitabın üzerinde duruyordu. Onun için bu kitap konusunda çok açıklayıcı bir yorum yapamayacağım, üzgünüm.

Kitabın adı "Filler İçin Su" yazarı Sara Gruen.
Kitap büyük kızıma ait, yani o almıştı. Sanırım 2008 yılının son aylarıydı. "Limon ağacı" ve "Elveda Kızlar Ülkesi" kitapları ile birlikte, tesadüfen benimde kızımda olduğum bir sırada kargoyla gelmişti. İdefix kitabevinden internet üzerinden alınmıştı.
Limon Ağacı ve Elveda Kızlar Ülkesi okuma sırasını savmışlardı ama nedense bu kitap okuma sırasındaki yerini birsürü başka kitaplara bırakmıştı. Sanki ben burdayım der gibi parmaklarıma bulaştı işte. Demek ki sırası gelmiş...

Kitap arka kapağı açıklamasında şöyle der.
"Büyük Buhran dönemindeki sirkleri anlatan renkli, doludizgin, müthiş bir hikaye. İyi adamlar, kötü adamlar, aşk, vahşi hayvanlar... Birinci sayfadan itibaren sizi içine alacak."
55. sayfasından bir pragraf;
"Aralıktan içeri bakıyorum, Çadır inanılmaz büyük, tavanı gökyüzüne değecek gibi ve farklı köşelerden yükselen, dimdik sırıklar tarafından destekleniyor. Branda bezi çok gergin ve yarı şeffaf gibi-kumaşından ve bağlantı yerlerinden içeri sızan güneş ışınları dünyanın en büyük şekerci tezgahını aydınlatıyor. Pırıl pırıl bir ışığın altında, sparna, kraker ve frigo reklamı yapan afişler arasında, vahşi hayvanların çadırı capcanlı."

Şimdi mim'in öbür kuralına geçelim ve üç kişiyi mimleyelim ve kolay gelsin diyelim.

Sevgilerimle...

Pazar, Kasım 14, 2010

EN GÜZEL BAYRAM










































İşte benim bayram şekerlerim. Beraber geçirdiğim her an benim için en güzel bayram, ......ye 365 gün bayram misali...


EN GÜZEL GÜNLERİN EŞLİĞİNDE, SEVDİKLERİNİZLE BİRLİKTE NİCE BAYRAMLAR DİLERİM...
MUTLU BAYRAMLAR...

LinkWithin

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...