Salı, Ocak 29, 2008

NASIL BU HALE GELDİK

Yaşanmışlığımla bir bağ oluşturup hiçbir zaman ' bizim zamanımızda' diye söze başlayıp bugünü eleştirmek gibi, ne bir yazı yazmak, ne de konuşma ortamında olmak istemedim. Eleştirilerim sadece 'olmaması gerekir', 'doğrusu bana göre bu ' ya da ' zaman değişiyor' dememden ibaret kalmasına dikkat ederim. Çoğu kez yumuşak olmaya çalışır, sinirlerimin çok zorlandığı zaman bile kendimi frenlemeyi bilirim. Ama ne yapsam dayanamayacak zamanlarım da olur. Daha gençken bana ters gelen durumların balıklama üzerine atlayışım, yaşım ilerledikçe tabii ki duruldu. Çevremde, yollarda, görsel yada yazılı medyada insanın canını sıkacak, nereye gidiyoruz böyle, nasıl böyle bir toplum olduk, sonu nereye varacak dediğimiz olaylar kafamın içinde kendi kendime isyanları oynar oldu. Baştankara bir toplum olduk gidiyoruz ama nereye. 'Biz geldik gidiyoruz bizi ilgilendirmez ' de diyemiyorum Yavrularım var prensesim, lokumum ve daha hep bu olumsuzluklarla içiçe yaşamaya mahküm edilecek binlerce genç ve bebek var. İki ayrı toplum olduk, nasıl iç içe yaşanacak , nasıl korunacak birileri diğer birilerinden, kim kime örnek olacak, birileri evde ana eğitimini alıp dışarıda uygulamaya çalışsa bile temel eğitimini almayan diğer birileri ile yaşamayacak mı ki? TEMEL EĞİTİM bitti yada çok azaldı. Birileri çıkar uğruna yarını düşünmeden cebini doldururken diğer birileri bu hizmete koşa koşa yardım ediyor. Ne yazık ki çıkar uğruna yapılanların bir şekilde kendilerine döndüğünü bilmiyorlar. Çıkarı uğruna bir başkasını zehirleyen, bir başkasının da çıkarı uğruna kendilerini zehirlediğini düşünmüyor. Son yıllarda dilime doladığım bir söz var. ' Önce kullanmasını öğret sonra aracı ver'. Eğitimini almadan sahip olunan her araç ya da yaşam tarzı malesef kullanıcının elinde korkunç bir silaha dönüşüyor.

Teknoloji; evet çok güzel ben de ucundan yakaladığım için çok şanslıyım . Benim annem 62 yılında öldüğü zaman bu ülkede tüp dediğimiz ocak yoktu. Anacım pompalı ocakla boğuştu. Buzdolabı, merdaneli çamaşır makinesi bilinmez ya da Koç'ların evinde ithal edilmiş olarak bulunurdu. 70'lerde fotoğraflarımız siyah-beyazdı, oda fotoğrafçıda çekilirdi. 80'den sonra hızla değişen ülkemiz kısa sürede nerelere geldi, tabii başımız döndü. Bu hıza yetişmek için ne yazık ki eğitime zamanımız kalmadı. Eğitim kalsın vakit dar biz teknolojiyle ilgilenelim dedik. Sonra birileri geldi bize 2 anahtar gösterdi. Herkezin evi arabası olacak dendi. Birileri için ev kolaydı, nasılsa hazine arazisi halkındı. Yap bir kat sonra çık kat kat, ama araba için biraz çalışmak şart. Ehliyet! oda sorun değil, bastır parayı alınır nasılsa. Sonra en büyük silah herkezin kapısında.

Gidiyoruz doludizgin, barajın kapısı açılmış, birkaç kişiyle durdurmanın imkanı yok ki. Küçücük ailemle ' körler sağırlar birbirini ağırlar misali' konuşup geçiştirmeye çalışıyoruz. At gözlüğümü takmış , uğraşılar bulmuş, kendime dönmüş yaşamaya çalışıyorum. Ama o birileri rahat durmuyor gözüme gözüme batıp duruyor. Ya da gelip ayağıma dolanıyor. Birkaç gün evvel üstüste yaşadığım 'belkide normal' ama bana ters gelen olayları burada yazarak, içimi dökmenin rahatlatacağını düşündüm.

Belediyemizin, binbir güçlükle ödediğimiz paralarımızla aldığı son model otobüslerimizden birine bindim. Saat itibariye az bir yolcu sayısıyla gidiyoruz. Birkaç sıra önümde ayakkabısının burnu kendi burnuna değecek bir zât-ı muhterem, bir kolu karpuz taşır gibi havada öbür kolu yanındaki koltuğun sırtında, cep telefonuyla konuşuyor. Gözüm gayri ihtiyari başımın üstündeki yasak işaretine gitti. Görmeyen olur diye bir değil beş yasak işareti var. Bizim zât-ı muhterem konuşuyor, bir değil iki değil arayıp duruyor birilerini. Mâotobüs dinliyoruz kendilerini. Yetmedi, sayın sürücümüzün yanına konuşarak gitti ve durak adı semt adı sordu, sayın sürücümüz de sakin sakin cevapladı. O da haklı, telefon sahibinin kontür parasını biz vermiyoruz ki. Otobüs zarar görürmüş, freni bozulurmuş kimin umurunda. Biz çok severiz kural bozmasını, kurallara uymak yerine bozması hoşumuza gider.

Aynı gün minübüse bindiğimde, bir duraktan 5-6 öğrenci bindi. Okulları tatil olmuş ellerinde karneleri. İçlerindeki bir kızımızın ''....yaz .... cebinize gelsin'' melodisiyle telefonu çaldı, kızımız açtı telefonunu dayadı omuzu ile kolunun arasına konuşuyor. Sonra telefonu düşer kaygısıyla dört ay emek vererek aldığı karnesini ne yazık ki dörde katlıyarak cebine birgüzel yerleştirdi. Hemde o karne ikinci sömestr için okuluna geri dönecek.

En nihayet evimdeydim. Bunların yanında ufak tefek bir sürü olumsuzluklar daha. Ne yapalım zaman bu dedim ve hasta ziyareti için karşı komşulara gittim. Genelde az ve öz giderim komşularıma, komşu bağı iyidir yerinde kullanıldığı müddetçe. Odasında hasta kızımızı ziyaret ettikten sonra salonlarına geçtik. Televizyon bir kenarda açık, bir kenarda evin 7 yaşındaki torunu, kucağında bir laptop, fonda bangır bangır bağıran bir müzik, yanında bir tabak çilek ( Ocak ayında portakal zamanı yani) bir yandan oynuyor bir yandan yiyor. Salonda tam yedi kişiyiz, hasta ziyaretine gelinmiş tabii ki olacak da hepsi bir ağızdan ve bağırarak konuşuyor. Müziğin ve tv'nin sesini başka türlü bastırmaları imkansız çünkü ve yan odada yatan belki de yarını göremeyecek gencecik ağır bir hasta.

En nihayet evimdeyim dedim ya yok daha gözüme batacak birşeyler arar oldum sanki. Akşam haber saati, tüm dertlerinden arınmış TÜRKİYE' mizin önümüzdeki günlerin bizi nereye götüreceği meçhul bir avuç saç haberlerinin sonunda fiyatların tırmandığı haberi! Taze fasülye 20 ytl'ye ulaşmış. Güler misin ağlar mısın, ocak ayında kışın ortasında ne işimiz var taze fasülyeyle, neyimize yetmiyor kuru fasülye. Alma, fiyatı artmasın, yeme zaten yararından çok zararı var ama kime anlatacaksın? Yazın da pırasa, kereviz ararız ne yazık ki! Çok şımarık bir toplum olduk biz.

Televizyon ve dizi seyretmem, belgesel izlerim edebiyatı yapmayacağım tabii. Gerektiğinde dizi de kaçırmam tv de seyrederim. Arka sokaklar diye bir dizi var, onu seyretmiyorum zaman zaman fragmanlarından ne olduğunu anlayabiliyorum, polisiye bir dizi. Sinirlerimizin doruğa çıktığı neşeli haberler sonrası başladı. Dikkatimi çekti bir iki başlangıç sahnesi. Dizide polisin ilkokul çağlarında bir oğlu var baktım saçları çok kısa kesilmiş, bir-iki takip ettim çocuğu yapmışlar lösemi. Polisiye bir dizi, çocuğun üzerine kurulu bir senaryo değil niye yaptın şimdi o çocuğu lösemi, hadi reyting uğruna yaptın ya ailesi nasıl bir annedir nasıl bir babadır böyle bir senaryoya izin verdi. Hiç mi düşünülmez o çocuğun ruh hali. Şimdi bilmez zevkle de oynar ya sonrası. İşte geleceğimiz !

Bir gün, görmek istemediğim ve gözüme gözüme girenler.
Nerelere geldik biz, ya da nerelere geleceksiniz daha siz.
Niye kullanmasını bilmediğimiz bir yaşamla karşı karşıyayız?

Yaşamın kıyısında " bizim zamanımızda böyle miydi? demek istiyor artık.

7 yorum:

Yıldız Yağmurları dedi ki...

Bugün yorum yazabilme günüm, fırsatı kaçırmak istemedim her zaman açılmıyor nede olsa :) Öncelikle yazınızı okurken o kadar çok "evet aynen öyle" dedim ki ancak bu kadar net anlatılabilirdi halimiz. Olurda elli-yüz yıl sonra nasıl yaşadığımızı tanımlamak için bu yazınızı referans gösterirlerse, içler acısı halimizin kelimelerle çizilmiş bir resmi olurdu diye düşünüyorum...

Ve "Yaşamın Kıyısından"ı çok haklı buluyorum "bizim zamanımızda böylemiydi" demek istediği için..
Sevgiler...

Geveze Kalem dedi ki...

Eee bunların hiçbirine ses çıkarmadın mı? Vallahi inanmam!:)

fikriminincegülü dedi ki...

Değildi ama. Gerçekten değildi. Saygı vardı, sevgi vardı. İnce düşünürdü insanlar. Yaşamın kıyısında lütfen söylesin "bizim zamanımızda böyle değildi" desin. Lütfen..

ebru dedi ki...

ben ise korkuyorum annemin yaşına geldiğimde "bizim zamanımızda böyle miydi" diyecek hakkım kalmayacağından!

Yaşamın Kıyısında dedi ki...

Sevgili Dilek,İncegül,Ebru
Korkmakta haklısınız, sizlerki zamanı gelince 'bizim zamanımızda' demek için ucundan bazı şeyleri yakalıyabildiniz. Ya sonrası, sizlerin çocukları, bizlerin torunları o kadar azalıcaklar ki.Şu anda iki ayrı toplum, azalanlar ve çoğalanlar olarak devam ediyor. Kısır döngünün içine girildi sanki, çok çocuk isteme yetiştirme kaygısı getiriyor azalınıyor. Yetiştirme kaygısı olmayanların da çok çocukla çoğalmaları maalesef toplumu buralara getiriyor.
Güzel yorumlarınız ve ayrıca ziyaretiniz için teşekkür ederim.
Evet sevgili yavrum,
ben bile bu olgunluğuma şaşar oldun, bir yanım hadi derken öbür yanım sana artık yakışmaz diyor.

Ve Dilek, İncegül, Ebru sizin gibi gençlerin daha var olması beni yarınlar için umutlandırıyor.

Dantelci dedi ki...

CANIM ARKADASIM
BU YAZIYI IKI KERE GELIP OKUDUM VE YORUM BIRAKTIM SANIYORDUM, BIRAKMAMISIM, YASLANIYORUM GALIBA, YADA BUNUN YERINE SABAH AKSAM RUYALARIMDA SERAMIKLE YATIP KALKIYORUM SON GUNLERDE ONDAN OLDU HERHALDE DIYEBILIRIM.

RAHMETLI BUYUKLERIMIZ BIZE HEP BIZIM ZAMANIMIZDA BOYLEMIYDI DERLERDI ACIMASIZCA, BENCE SIMDIYI BIR GORSELER NE YAPARLARDI MERAK EDIYORUM. BOYLECE BENDE DEMIS OLDUM KI BIZIM ZAMANIMIZDA BOYLE DEGILDI :))) BU SOZ HER GELECEK KUSAKTA SOYLENECK BU BOYLE SURER GIDER.
IYI PAZARLAR DILERIM SEVGILERIMLE...

Archi*Sugar (Esra) dedi ki...

Harika bir yazi bu! Birgunde yasadiklarin toplumun tam bir ozeti olmus. Cok aci ama gercek bu iste. Cogumuzun dile getiremedigi gercek.
:-(
Bir zamanlar boyle degilmis iste. Degilmis. Hic degilmis! Ama cocuklarimiz o zamanlardan coook uzaklarda, hatta baska bir boyutta yasamak zorundalar...

LinkWithin

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...