Cumartesi, Kasım 28, 2009

BAYRAMIN GÜZEL YÜZÜ



Sabahları uyandığımda algılamaya çalışırım günü. Neydi bu gün? Ne yapılacak? Programda ne var? Gibi sözcükler düşüverir aklıma.
Bayramın birinci günü aynı çelişkilerle uyandım. Hımm evet, bugün bayramdı!
.
Kalk, giyin, kahvaltı hazırla, sabah çayı, gazete. Hergün kü gibi bir gün işte, dün de aynıydı, değişen neydi? Tarihler bayram diyordu. Bayram namazı, birgün evvel yapılan bayram yemekleri, dışarıdaki değişik koşturma da bayram diyordu. Oysa evim dün gibiydi, dün fazlası yapıldığı için belki biraz günlük işler daha az. Düzenli bir ev, müze gibi her şey yerli yerinde ve günü yaşamaya başlayan iki emekli!
.
Bayramın ilk sesi canım cadım'dan geldi. Günün ilk saatlerinde, çok uzaklardan tlf. ederek bayramımızı kutluyordu. Canım cadım çok teşekkür ederim, bayrama senin sesinle başlamak çok keyifliydi.
.

Çok geçmeden kapı zili ikinci sesi verdi, açılan kapıda tüm güzelliği ile bayram duruyordu. Lokum'um, canım meleğim annesinin elinden tutmuş, simsiyah iki boncuk göz, her zaman içimi aydınlatan gülümsemesi ile evimize bayramı getirmişti.
.
Çok sürmedi, bayramın ikinci yarısının kapıdan girmesi. Prensesim ve Miniğim ile günün bayram olması evde avaz avaz bağırıyordu. Tabi bu arada ev müzelikten çıkmış yaşama dönüşmüştü. Artık ev buram buram yaşam ve bayram kokuyordu.
.
Yürürken ayağına dolanan bir logo parçası, koltukların üzerinde park eden küçükcük arabalar, yerde yuvarlanan bir top, topun peşinde emekleyerek koşturan miniğim, yanında taşıdığı ödevini masada yapan prensesim, yanında ona kağıt kalemle resim çizerek eşlik eden lokumum. İşte yaşam! İşte Bayram!
.
Bu arada ödevini yapan prensesime " Beraber masamızı hazırlayalım mı? Bugün bayram ödevini daha sonra yaparsın." dediğimde ise hayatım boyunca unutamayacağım, "Ama anane bu zaten bayram ödevi." demesine cevap bulup veremedim. Ne denilebilirdi ki!
.

Ve özel birgün olarak iki bayram bir aradaydı bizim için. Miniğim Can'ımızın doğum günüydü, bir yıl geçmişti aradan oysa dün gibiydi dünyaya merhaba değişi.
.
Aslında bayramları bayram gibi yaşamak hiç zor değil, muhakkak herkesin bir sevdiği vardır. Annesi, babası, kardeşi, çocuğu, torunu, eşi, arkadaşı, komşusu. Sevgiyle kurulan bir masa, muhabbetle içilen bir kahve, huzurla oturulan bir koltuk. Yaşamak istersen neler anlatır sana, görmek istersen sarar sarmalar sıcacık.
.
Günün sonunda ise bayramın öbür yüzü çok acı vericiydi. Haberleri izlerken ekrana yansıyan görütüler son yıllarda bilinen gerçekler olmasına karşın yine de hayrete düşürdü bakışlarımızı. Sağlıksız kurban kesimi, caddelere, denizlere sel halinde yayılan kan, "hayvan" dediğimiz bize herşeyi ile hizmet eden canlılara yapılan işkence (evet resmen işkence diyeceğim) kaçan boğayı ateş ederek öldürülmesi bizi insanlığımızdan ve nerdeyse müslümanlığımızdan utandıracak boyuttaydı.
Her yıl artan bu duyarsızlığa "dur" diyecek olmadığı gibi, konu bile edilemeyecek mazeretler de ayrıca daha bir utanç vericiydi.
.
Bizim zamanımızda (yine dedim ve sanırım daha da diyeceğim) kurbanların kanı açılan çukurlara akıtılır, çukur üzerinde bütün işlemleri tamamlanır ve çukur kapatılırdı. Bir damla kan bile etrafa sıçramaz, kurbana saygı gösterilirdi. Dinimizin gösterdiği yolda dağıtımı yapılır, et stoku düşünülmezdi bile.
Değişen herşey gibi değişen bir toplum!!!
.
Bugün bayramın ikinci günü, Can'ımızın doğum gününü bir gün gecikmeyle kutlayarak "İyi ki doğdun CAN" dedik.
İyi ki doğdun CAN'ım , iyi ki doğdun miniğim.
 
 
 
 

Cuma, Kasım 27, 2009

BAYRAMLARI BAYRAM GİBİ YAŞAMAK DİLEĞİYLE



Yünümle ısınırsınız
Etimle doyarsınız
Sütümle beslenir
Postumu serersiniz
Derimle gezer
Dilimle meze yaparsınız
Beynim salata
Bağısaklarım bumbar
İşkembemi bile yıkar ovalar
Çorba yaparsınız
Bacaklarım bacaklarınıza sağlık
Ciğerlerimde vitamin ararsınız
Adak olurum işiniz rast gittiğinde
Kurban olurum bayram geldiğinde
.
Bir tek kanımdır bana kalan
Lütfen bir çukur açıp
Beni gömermisiniz?
.
Sofralarda buluşacağınız, kapılarda sarılacağınız, uzaklara ulaşacağınız, kırgınlıkların bittiği yerde, kardeşliğin duygu selinde
ve
tüm sevdiklerinizle gecireceğiniz nice bayramlar dilerim...
Sevgilerimle...

Çarşamba, Kasım 25, 2009

SEVGİLİ TÜTÜ'ME



Sevgili Tütü'm bana "mim" dedi.

Beni hatırladığı için öncelikle çok teşekkür ederim. Cevabım gecikti biliyorum ve araya giren mecburi postlardan dolayı kendisinden özür diliyorum...


Bloğuna neden bu ismi verdin?
İçinde bulunduğum zaman ve yer orasıydı çünkü. Hem ben kıyıları çok severim, koltuğun kıyısını, yatağın kıyısını, masanın kıyısını, sandalyenin kıyısını, ekmeğin kıyısını, denizin kıyısını.
Yaşamdan çok yol aldım, çok yoruldum. Şimdi ise yaşamın kıyısında geçmişi sorguluyorum, geçmişe yorulmadan kuşbakışı bakıyorum. Burası çok huzurlu, tüm zorluklarına karşın seviyorum YAŞAMIN KIYISI'nı...


Bloguna yazarken star tribiyle olmazsa olmaz dediğin şeyler var mı?
Genel olarak yok, kendimce imla kurallarına dikkat etmeye çalışırım. Türkçe'yi katletmeden, saygı sınırlarını zorlamadan, eleştiri hedefinin yerini ve zamanını iyi seçmek tercihimdir...

En son satın aldığın garip şey nedir?
Bir kutu kuşburnu poşet çayı.
Tüketime oldukça dikkat ederim. Hem ayağımı yorganıma göre uzatmak açısından, hem de emeğe olan saygımdan. Sahip olduğum herşeyin değerini bilirim. Fazlası tüketim çılgınlığı gibi gelir bana.
Alışveriş için adı olan bir markette, biten kuşburnu çayı almak için raflarda gezinirken her zaman aldığım markanın olmadığını gördüm. (Bazı ürünlerde marka tercihim vardır, az ve öz) "Ne olacak ki bu sefer de marketin markası olsun" diyerek aldığım kuşburnu poşet çayı daha buharla temas halinde iken kıpkırmızı olması ile tüm paket direk çöpe gitti. Sevgili eşimin "Çiçeklere veririz" düşüncesi bile çiçeklerin de bir canı olduğundan vazgeçildi.
 
Şeker gibi olduğun anlar?
Her zaman şeker gibiyimdir. (Unutmamak gerek ama, şekerin de nanelisi, tarçınlısı, karamellisi ve hatta biberlisi bile vardır.)


Arkadaşım, artık sormayın dediğin şeyler?
Arkadaşlarıma, dostlarıma "Artık sormayın" dediğim veya diyeceğim hiç bir şeyim yok. (Sevgili eşim her alışverişe yalnız çıktığında tlf. edip birşey sorduğunda "Yeter artık sorma." diyeceğim çok şey var ama!!!


Aynaya bakınca gördüğün?
Dost!
Yıllarca beni hiç terketmeyen, acımı, sevincimi paylaşan, gözgöze geldiğimizde ne olursa olsun gülümseyen gerçek bir dost...

Kendini okutan blog dediğin?
Satır aralarında sıkışan kelimelerle "İşte ben buyum" diyen her blog...
Bu blog sahibi-sahibesiyle karşılaşabileceğin yerler?
Hiç farketmez, yeter ki gönüller bir olsun...

Peki ben kimleri mimliyorum?

Bloglarda okuduğum kadarıyla bu mim hızlıca yayıldı. Ama yine de bloğuma uğrayan ve ilgisini çekerse yazmak isteyen herkese "mim" diyorum...


Sevgilerimle...

Salı, Kasım 24, 2009

EĞİTİM ORDUSUNA SEVGİYLE


Eserinin üzerinde imzası olmayan
yegane sanatkar
öğretmendir
MUSTAFA KEMAL ATATÜRK


ÖĞRETMENLER GÜNÜ
Uzaklardaki can dostum canım arkadaşımın, blog dünyasındaki dostlarımın, ışıksız köylerde ışık olmaya çalışan genç yüreklerin
Ve
Başöğretmenimiz ATATÜRK'ün yolunda yürüyerek, karanlıklara ışık tutan eğitim gönüllüsü ÖĞRETMEN ordusuna kutlu olsun...
 
 

Pazar, Kasım 22, 2009

KENDİMDEN UTANDIĞIM AN


Erkenden kalkmıştım o sabah. Güzel bir Nisan sabahıydı, bankaya, maaşımı almaya gidecektim. O zamanlar kartlar hayatımıza yeni yeni girdiğinden daha ATM'ler maaşlarımızla pek ilgilenmiyorlardı...

Kuyruğa girilecek, sıra beklenecek!!!

Kahvaltı etmeden, vakiy kaybetmeden gidip gelmeliydim. Dışarı çıktığımda, sabahın erken saati olduğundan ve daha bahar sıcak yüzünü göstermediğinden kuru bir ayaz vardı. Bir an vazgeçecek oldum ama "yolcu yolunda gerek" söylem eşliğinde yoluma devam ettim...

Banka, kuyruk, sıra derken maaşımı aldığımda sırtımdan ağır bir yük kalkmış kadar hafiflemiştim. Kendi kendimle kaldığım nadir günlerden biriydi, çok severim kendimle yalnız kalmayı. Ayrı bir keyiftir benim için. Yakaladığım bu keyfi sürdürmek amacı ile ilk rastladığım simitçiden bir simit alarak sahile doğru yürümeye başladım. Sahildeki çay bahçesine girerek bir masaya oturdum ve çantamı masanın üzerine bırakarak simide sarıldım, acıkmışdım...

Gelen çay eşliğinde simidimi yerken uzaktan onu gördüm, gayriihtiyari takılmıştı gözlerim. Ayaklarında çorap yoktu, spor ayakkabısının bağları da yoktu. Üstünde, kendine iki numara büyük gelen mont ise her tarafından soğuk almaya müsatti. Saçları çok kısa kesilmiş cin gibi bakan gözleri daha bir meydana çıkmıştı. yedi veya sekiz yaşlarında olmalıydı. Dalmış gitmiştim ona bakarken, sarıp sarmalama isteği bile oluşmuştu...
Çocuklar!
Hayatımı onlara hiç karşılıksız verebilirim...

Bakışımı yakalamış ve gözgöze gelmiştik. Bana doğru yürüdüğünde ben ani bir hareketle masanın üstündeki çantamı kucağıma emniyete almıştım. Yanıma yaklaştığında elimdeki mendil paketini uzattı. "Çay, çay içermisin, simit yermisin benimle" dedim. "Yok benim karnım tok, mendil alırmısın abla" dediğinde içimde kopan fırtınayı anlatamam. Bir kız çocuğu, sabah sabah sokaklarda mendil satıyor. Aslında çok var, bir tek bu çocuk değil biliyorum ama içimdeki fırtına masanın üzerindeki çantamı emniyete almam yaralamıştı beni. Çok utanmıştım kendimden, evet çok utanmıştım ve hiç unutamam...

Paketinde kalan dokuz mendili aldım, onun gidişini arkadan seyrederken "özür dilerim, özür dilerim" diye kendi kendime söyleniyordum...

Çok değildi, iki hafta öncesi sitenin kapısından çıktığımda ters istikamette süslenmiş korna çala çala giden bir gelin arabasına tebessüm ile bakmış yoluma devam etmiştim. O süslü gelin arabası ilk "U" dönüşünde arkamdan gelip, arabanın ön camından çıkan bir el ile omuzumdaki çantamı aldığı gibi beni de yere savurmuştu...

İçtiğim çay, yiyemediğim simit, yapamadığım keyif ve kendi kendimi rahatlatmak adına mazeretimi düşüne düşüne kalkarak çay bahçesinden çıktım. Tam çıkarken tatlı kızımız elinde yeni bir paketle çay bahçesine giriyordu...


Öykü Atölyesi
Fotoğrafın dili çalışmasıdır...
 
 


Salı, Kasım 10, 2009

TÜM YÜREĞİMİZLE HUZURUNDAYIZ



BU GÜN TÜM YÜREĞİMİZLE HUZURUNDAYIZ...
 
RAHAT UYU...

EN BÜYÜK ESERİN CUMHURİYET TÜRK GEÇLİĞİNİN EMİN ELLERİNDE...

NE MUTLU TÜRKÜM DİYENE...

Pazar, Kasım 08, 2009

GDO' YA UĞRAMADAN ÖNCE



Müziğimiz böyleydi işte!




Sonra genetiği değişti, hatta aslı unutulup genetiğin genetiğini yaptılar...

Gerçi yeni nesil "Bu ne ki, hiç duymadık" diyebilirler. Bu müzik şıkır şıkır oynatmaz, acısı yoktur şıpır şıpır gözleri yaşartmaz ama sonsuz bir huzur verir yüreğe...

Facebook'tan ağabeyimden çaldım.
İki küçük çocuk, ergenlik çağı. Akşam saatlerinde hiç kaçırmazdık, sonuna kadar kitap eşliğinde dinlerdik...

Ve ikimizin de halen en çok sevdiği müziktir FASIL...

Dinleyin pişman olmassınız...

Perşembe, Kasım 05, 2009

DIŞARIDAN BAKINCA

Tamam!!!
Biliyorum çok zor bir dönemdeyiz, geçecek.(umudunu taşımak istiyorum.)


Bilim adamları "unutmak istediklerimizi hafızamızdan silecek ilaç"ı piyasaya çıkarmak üzereler. Farelerde denenmiş ve olumlu not almış, deney fareler peynir nasıl birşey hatırlamıyorlar bile.
Satışa sunulduğunda öncelikle kullanılacaklar listesinin başında, hele SB'da yüzdeli karşılarsa avuç avuç kullanırız artık...

Şu anda ilaç daha çıkmadığına göre, unutmak istediklerimizi görmezden gelip içinde yaşarken rahatsız, hatta çok rahatsız olduğumuz her şeyi dışarıdan bakarak sinirlerimizi belki gevşetebiliriz.
Ben bugün tüm yaşananları dışardan seyretmeyi yeğledim. Kahkaha atmadım belki ama, acı da olsa gülümseyebildim...

El arabasında hamsi satmaya çalışan balıkçı tezgahının reklamını yapıyor.
" Hamsi vaaaar hamsi, kuzu geni bunlar kuzu geni." Eh haklı, kuzu eti hamsiden daha değerli ya...

Prensesimle okul dönüşü konuşuyoruz.
"Annane ben çok korkuyorum, ya domuz gribi aşısını zorla yaparlarsa." Narçiçeğim benim, domuz gribinden değil aşıdan korkuyor...

Telefon kontörü almaya girdiğim bayideki satıcı gençten 100 kontör istediğimde.
"Ben size 250 kontör vereyim, 50 kontör hediyesi var." Ben abonelerle pek geçinemediğim için sormak zorunda kalıyorum. "Nasıl yani." Cevap tam onlara göre" 50 kontör veriyorsun, anında 100 kontör yükleniyor" !!!
"Yok çocuğum, birde benim için ilgililer sağ elinle sol kulağını göstermek zahmetinde kalmasın,sen bana 100 kontör ver."

Otobüsde arkamda iki bayan konuşuyor.
"Başbakan bile aşı olmuyor, karar verdik bizde olmayacağız."
Yani başbakan olsa onlarda olacak, yada başbakan vitamin aşısı olup domuz gribi aşısı oldum dese. Ohhhh rahatladık...

Durakta dünya tatısı yaşlıca bir bayanla konuşuyoruz.
"Dört yaşın altındakilere aşı yapmıyorlarmış, ben yetmiş yaşımı çoktan aştım dört yaş grubuna giriyorum zaten! aşı maşı olmam."
Oda kendince haklı, "çocuklar ve yaşlılar" diye birliktelik yapılmıyor mu?

Zerrin Özer, "Bambaşka biri oldum, jartiyer giyeceğim." demiş. Korkarım yakında jartiyer satışları patlar, fiatları da tavan yapar...

Sağlık Bakanlığının "Alo 184" hattına gelen sorular ise tam bir yurdum insanı.
"Ben çağrı merkezinde çalışıyorum. Mikrofonlar hijyenik değil bakanlık ne yapmayı düşünüyor?
Ben iki yıl önce bir domuzla fotoğraf çektirmiştim acaba domuz gribi olur muyum?
Öğrencime domuz gribi teşhisi kondu. Yazılı kağıdını okursam ben de olur muyum.
Kuş gribinde kuşlar itlaf edilmişti niye domuzlar itlaf edilmiyor.
Domuz gribinden sonra bit gribi de olacak bakan beye söyleyin millet su kullanmıyor."


"Güleriz ağlanacak halimize" de diyemeyeceğim çünkü her ikisi farklı da olsa duygudur!!! Artık bizde bulunmayan...
 
 
Hakkımız olan güzel günlere, dileğiyle sevgiler...
 
 

Salı, Kasım 03, 2009

TEK BAŞINA!!! TEK MUHALEFET...





Daracık koridor. Kasvet.
3 ampul var tavanda...
2’si yanmıyor.
Damarına bağlı serum şişesini eline almış, ayaklarını sürüye sürüye tuvalete gitmeye çalışan pijamalı bitkin bir amca... Tuvalet ortak. Kapısında şalvarlı bir teyzecik, terlikli... Onun elinde kutu. İşeyecek, ki, tahlil yapılsın. Hava yağmurlu, ziyaretçilerin ayakkabıları çamurlu, yerler leş. Simitçi tablası gibi açık, seyyar bir araba duruyor o koridorda... Üst rafında hastaların yemekleri, yağları donmuş, alt rafında kurumuş yemek artıklı tabaklar. Ağır bi koku, burnunun direği kırılır... Bi de varil var. Hastabakıcı tabakları oraya boşaltıyor. Varil mi daha pis, hastabakıcının önlüğü mü, tam kestiremiyorum... Giriyorum bir odaya, 6 yatak, içerde 16 kişi var, hepsinin suratı sarı, hangisi hasta, hangisi refakatçi belli değil. Yedek iç çamaşırları naylon poşetlere tıkıştırılmış, yatakların altında... Pencereler kapalı, biri çivilenmiş, çivi paslı, camlarda iki parmak kir, dışarsı görülmüyor. Çarşaflar, miden bulanır. Analiz ettirmene filan gerek yok, bildiğin safra ve kan lekeli. Özetle... Bok götürüyor.
*
Devlet hastanesi burası.
Ücra köşede değil...
İstanbul’da.
*
Bakın, güya önlem alıyorlar, salgın yayılmasın diye okulları kapatıyorlar... Okullardan virüs kaptığı için ölenlerin sayısı mı fazladır? Hastanelerden virüs kaptığı için ölenlerin sayısı mı?
*
Daha bu sene nur topu gibi doğmuş 40 küsur bebeği, öldürüp, bisküvi kutusunda verdiler... Hani okul?
*
İddia ediyorum... Okulları kapatacağınıza, hastaneleri kapatın, salgın daha az yayılır!
*
Çünkü...
Sırf üniversite sınavında fazla puan aldı diye, sahip olunacak bir vasıf değildir doktorluk... Sırf yandaş olduğu için, her badem bıyıklıyı başhekim yapmaman gerektiği gibi.
*
Dolayısıyla, domuz momuz hikâyedir, ahalimize illa aşı yapılacaksa, “idrak aşısı” yapılsın kardeşim... “İdrak yolları enfeksiyonu” tedavi edilene kadar, durmak yok, gömmeye devam.


YILMAZ ÖZDİL

03.11.2009

Çarşamba, Ekim 28, 2009

SANA MİNNETTARIZ



Eski tatlar yok, eski tak'larda. Fener alayları da, geçit törenleride yok...

Caddelerin ortasına kurulan, defne yaprakları, mevsim çiçekleri va bayraklarımızla hazırlanan CUMHURİYET bayramlarının en güzel süsü tak'larımız artık yok...

Geceleri sabahlara kadar ellerimizde bıkmadan salladığımız ışıl ışıl fenerlerimiz de yok...

Kültür merkezlerinde, radyoda çalınan marşlarla uyanmıyoruz artık bu en güzel bayramımızda...

Yaşlı, genç, çocuk, kadın ve erkek çoşkuyla bütün gün sokaklarda kutlamıyoruz bayramımızı...

Pencerelerde bayrağımız on evin üçünde dalgalanıyor artık...

Yıllar geçtilce unutuyormuyuz? Bu günkü özgürlüğümüzü borçlu olduğumuz CUMHURİYET'imizi...


UNUTULMAMASI ADINA
TÜM ULUSUMUZUN VE ÇOK DEĞERLİ DOSTLARIMIN CUMHURİYET BAYRAMINI İÇTENLİKLE KUTLARIM...
 
 
 

Pazartesi, Ekim 26, 2009

DERBİ SONRASI

Bu yazıya beni saatlerdir çalan kornalar zorladı,
yanlış anlaşılmasın aslında koyu
Fenerbahçeliyim,
hemde kendimi bildim bileli...

Günlerdir istemsiz oturduğum computer yazı yazmamı bekliyor, o bekliyor da benim ellerim klavyede bir türlü gezinemiyor.

Net'e giriyor bir iki yazı okuyor, dostları geziniyor çıkıyorum. Yazmak istemek istiyorum, yok olmuyor! Ne yazsam "lay lom" geliyor bana. Komşunun cenazesi varken benim TV izlemem gibi bir hisse kapılıyorum...
Cenaze aslında içimde, onu yazsam!
Yok neresinden tutayım, beceremem ki!
Vazgeçiyorum...
Artık akşam internete ne haber düşmüş telaşına da kapılmıyor, yazarları, çizerleri şöyle bir gezip içimde büyüyen duyguları yazıya dökenleri okuyup isyanımı bastıramadan kapatıyorum...
Tv de aynı duyguyla izliyor, kimse izlemesin diye tavan yapan dizilerin saatine denk gelen söyleşileri kızarak, gülerek, söylenerek izliyorum...
Bunları yazmış olmak için de yazmıyorum, gerçek beni gerçekten korkutuyor artık. Ülkem şimdiye kadar hiç olmadığı kadar karanlık...



Oysa biz, bizler ne günlere tanık oldu. Gazete alırken satanı tanımak zorundaydık. Aldığımız gazeteyi çantalarda paket içlerinde saklardık. Yollarda araba tekerlekleri yakılır dumanından boğulurduk. İşyerimize tabancaların çapraz ateş eşliğinden kaçarak girerdik. Haberleşmelerimiz kısıtlıydı, çok kişinin deterjan kutusu içine bırakılan ufak kağıt parçaları ile haberleştiğini, buluştuğunu bilirim. Bindiğimiz taşıt bizi evimize sağlam götürüp götüremiyeceğini bilemezdik. Neredeyse "kelle koltukta" yaşar durumundaydık...
Gün geldi, sokağa çıkmamız yasaklandı, her köşe başında askerlere çantalarımızı boşalttık, nüfus kağıtlarımız yaka rozeti gibiydi. Tüm taşıtlar birkaç km. arayla durdurulur arama yapılırdı. Yasak olmayan kitaplarımızı bile toprağa gömdük. Gece evlerde ışık yakmaya korktuk, ihtiyaç halinde bile karanlıkla körebe oynardık. Işık yanan evlere " acaba hücre evimi?" diye baskınlar yapılırdı. Korkutulmak için işkencenin resimleri uluorta yayımdaydı.
Belki de unuttuğum yada unutmak istediğim onca şey...


Ama yine de hep bir umut vardı, CUMHURİYET ve ATATÜRK. Düne kadar yerini koruyan, bizi biz yapan, her daim geleceğimize ışık tutacağına inandığımız en büyük değerlerimiz...


"Düne kadar" belkide çok insafsız bir yaklaşım oldu biliyorum da üç beş kişi birleşsek bile halka olmayı beceremiyoruz ne yazık ki!


Bu gün, düne ait anlatılarımın hiç bir sıkıntısı yok, tabi olmasını da istemem, istemem de yine de kör sağır olmak çok zoruma gidiyor. Bu gün yaşadıklarımızı hiç yaşamıyor gibi boş gözler, boş sözler eşliğinde, mümkün olan en eğlenceli yerlere odaklanıyoruz...


Bu gün kuş gibiyiz, bir orda bir burda. Hiç bir sıkıntımız yok ya!Arabalarımız altımızda, benzin istasyonlarda. Eh domuz gribi aşımızda geldi. Pazar gecesi derbi maçımızı da izledik, zafer kornaları eşliğinde gece yarısını ettik. Sokaklar hepten şenlik. Son günlerde havai fişeklerimiz hiç bitmiyor çok şükür...
Okullar tatil, hiç yoktan aileler tatil kazandı. Çocuklarımızın üzerinde oynanan oyundan kaç kişinin haberi var?
Kuş gribinde yumurta yemeyin, kenede paçalarınızı çoraplarınıza sıkıştırıp gezin diye bizim sağlığımızı düşünenler, domuz gribinde " Önümüz kış, boğazlı kazak giyin boğazını kaldırıp ağzınızı burnunuzu sıkıca örtün." Uyarısını yapacaklardı da domuz dinimizce yasak olduğundan özel ilgi alanına alıp, çözüm için uğraş vermeleri halkımızı rahatlattı. Nede olsa kuş gribinden ölünce şehit, domuz gribinden ölünce kafir olursun...
Konuşan kalemlerin kırılıp köy kuyuya atılmasının bize ne zararı var. Onlarda kötü yola düşmeselerdi.
Soğuk koğuşlarda kanser hastalığınla mücadele eden değerlerin bize faydası değil zararı dokunduğunu anlata anlata bitiremediler ya!
Şehit anaları, babaları VATAN SAĞOLSUN demediler mi ? şimdi faryadın anlamı ne? Gencecik bedenler, o masum canlar vatan için şehit oldular ve vatan şimdi sağsalim. Ellere teslim.
Fedakar başbakanımız Obama çağrısına, Türk'lüğün onurunu düşünüp ayıp olmasın diye 29 EKİM Tarihinde CUMHURİYET BAYRAMI'nda ABD olması, bizlerin onurunu kurtardığı için de ayrıca sevinmeliyiz.
İmralı haritacı başına, emekli maaşının bugünün şartlarınla geçim zorluğu çekmesin diye, emekli maaşlarını nasıl düzeltme yoluna gidilir diye yasa aramakla uğraşan ve çok kişi yararlanıp da yollarını şaşırmasın diye halkına kol kanat geren bir devlete 47 ne ki 87 olsun...


Olsun, olsunda biz daha bir horon tepelim...
Zorla kazanılmış, bu yolda nice canlar verilmiş, kanlar dökülmüş değerlerimizi yere serip üstünde horon teptiğimizi bilmeden...
 
 



Cumartesi, Ekim 17, 2009

KORKARIM



Korkarım
Yok olmasından sevgilerimin
Dünyayı gerçek yüzüyle görmek
İnsanları gerçek tanımaktan
 
Korkarım
Yarım kalmış sevdaların
Özlem yağmurlarından
Fotoğraflara saklanan hasretin
Siyah beyazına renk sıçramasından
 
Korkarım
Mum ışığındaki hayallerin
Kapısı olmayan dört duvarlarından
İçimdeki sokaklarda kaybolup
Kuru ot kokusu getiren
Rüzgarlarla savrulmaktan
 
Korkarım
Olurda bir gün ben
Ben olmamaktan
Gözyaşlarımın isyanından
Ayaklarımın ihanetinden
Yüreğimin taşlaşmasından
Sabrımın sınırlarından
KORKARIM...



Öykü atölyesinin

Kelime oyunları adına 

"KORKU" kelimesine hitaben yazılmıştır. 

 

Çarşamba, Ekim 14, 2009

BUGÜNE BAĞLANTILI BİR ANIM



Bir aydan fazladır çektiğim sancıların sonunda nur topu gibi bir boyun fıtığım oldu. Bel fıtığım büyüklüğünü gösterip, meydanı kardeşine bırakıp sinsi sinsi sessizliğe çekildi...

İki tertip aldığım kas gevşeticileri ile iğneler ve ağrı dindiricileri sonunda sağ kolumu mecbur olduğum işler dışında da kullanabilir hale getirdim. El ve kol uyuşmalarımı gecelere sakladım. Enseme ve sırtıma acı veren, hareketlerimi kısıtlayan kılıçlar bedenime daha az sızı veriyor artık. Gerçi sol gözümde ki buğulu bakış ile devamlı uçuşan kelebekler yerlerini çok sevmişler ki gitme gibi bir niyetleri yok.Doktor ablaları onlarında yakında gideceklerini, sıkışan sinirlerin özgürlüğe kavuşmasını beklediklerini söyledi. Benim sinirlerim özgürlüğe bira zor kavuşur ya! neyse...

Sonuçta; Birbuçuk ayın son iki günü en iyi olduğum günler oldu...
Ağrılarım, sızılarım, acılarım!!!

Özür dilerim; Yazı odam, arkadaşım, dostum, dert ortağım, arkadaşlarım, dostlarım. Sadece bir yazı yazmak istedim, giriş arabesk kurgusuna döndü...

"Acılarını paylaşırsan azalır, sevinçlerini yansıtırsan ışıtır." derdi babacığım...

"Kemik erimesi" hastalığımın seneyi devriyesinde durduğunu ve hatta azalmaya başladığını yıllık kontrol sonunda öğrendiğimde çok sevindim. Dr. ilaçlarımı muntazam kullanmamın bir sonucu olabileceğini söyledi. Artık beni saatlece hapşırtan burun spreyi yok, şimdilik calciuma devam. Çok sevindim, benim için önemliydi bu. İleri yaşlarda birinin desteğine ihtiyaç duyarak yaşamak oldukca zor ve acı verici...
Bu da sevincim!!!

Boşver yazı odam yazdığıma, çizdiğime bakma. Sağlığıma her zaman dua ederim, şükrederim ben. Bu yaşta daha ne olsun ki!
" Ne olacaktı bu yaşta, kızamık mı olacağız" demek istiyorum ama onu da diyemiyorum...
 
***
Bir akşam iş dönüşü eve girdiğimde küçük kızımın kaşındığı dikkatimi çekti. Allerjik bir bünyesi vardı ve bu yüzden çok çekmiştik. Bahçede çiçek ve böceklerle çok oynadığını, ellerini iyi yıkamadığını, dikkat etmesi gerektiğini yemek boyunca anlattım. Geceye doğru kaşıntısı arttığında karnına yayılan kızarıkların çiçek açtığını gördük. Belliki su çiçeği olmuştu. Sabah doktora gittiğimizde tahminimiz doğru çıktı...
Yıllık iznimin üç gününü kullanarak hastalığın ilk devresinde yanında bulunmak, büyük kızımı da yanına yatırıp birlikte hastalığı atlatmalarını sağlamaktı amacım...

Olmadı; Büyük kızım (büyüklüğü de, araları sadece bir yaş) suçiçeği olmadı...

Üç günün sonunda, yavruları acilen getirtilen teyzelerine emanetle dördüncü gün işbaşı yaptım. İşyerinde öğlene doğru bende bir durgunluk, bir halsizlik ve kaşıntı. Parmağımı kımıldatmaya halim yok. Kendimi yoklamaya başladım. Suçiçeği mi? yok canım olur mu?
Kaşındıkça kaşıntılarımın üzeri çiçek açmaya başladı, öğleden sonra doğru doktora. Doktor (çok iyi hatırlıyorum) hayretle yüzüme baktı. "Su çiçeği bu ama olamaz!" dedi. "Daha önce suçiçeği geçirdiniz mi?" Diye de sordu.
"Bilmiyorum Dr. hanım küçüklüğümü bilen kimsem kalmadı ki sorayım." dedim. Gerçekte çocukluğumu, küçüklüğümü bilen kimsem yoktu, bunu söylerken de içim sızlamıştı...
Ve ben 33 yaşımda bir çocuk hastalığına yakalanmış suçiçeği olmuştum...

Daha sonraları kabakulak olan küçük kızımın yanına ablasını yatırmış, onu da kabakulak yapmayı planlamış, onda da sonuç alamamıştım...
Bu sefer kendimden çok emindim, çünkü kabakulak olduğumu çok iyi hatırlıyordum. Ağabeyimle benim omuzlarımıza düşen yanaklarımızı annem cami hocasına ispirtolu kalemle eski türkce dualar yazdırmıştı ve biz aynaya bakıp saatlerce gülmüştük...

Ama halen kızamık geçirip geçirmediğimi bilmiyorum..

Salı, Ekim 06, 2009

H E Y H A T !!!



Kelimelerimi kaybettim
Gören bilen varmıdır
Bulursanız dokunmayın
Elleriniz acır




Duygularımı kaybettim
Eğer bir gün rastlarsanız
Sakın dönüp bakmayın
Gözleriniz yaşarır


Yıllarımı kaybettim
Ne bulunur ne rastlanır
Acımasızca yok olurken
Eski bir yürek mirasıdır
 
 

Cumartesi, Ekim 03, 2009

ŞEKER RESMİ GÖRMEKTEN BIKANLARA




















Aslında yazmak istediğim çok şey var.
Yazma vakti ve sıhati bulunca muhakkak ki yazacağım!! Ama hergün bloğuma girince çikolata resmi görmekten bıktım. Bu gidişle şeker ve çikolata yiyemiyeceğim.
Bu şekerlerden nasılsa bıkılmaz...

Cumartesi, Eylül 19, 2009

ZAMANDA BAYRAM


Tuttuğum ilk oruç arife gününe rastlar. Yaz başıydı sanırım, çünkü okul açıkken başlamış olan ramazan karne aldığımızdan sonra da devam etmişti. 1.sınıfdan 2. sınıfa geçmiştim o yıl...

Yaşıtım kuzenimle birlikte, bahçedeki asma altında oynarken karar vermiştik oruç tutmaya, . "Artık çocuk orucu değil büyük orucu tutmak istiyoruz" diyecektik büyüklerimize...

Çocuk orucunu çok tutmuştuk, öğlene kadar!!!

Hem büyük halam ne demişti? Küçük halam ve annemle konuşurken " Onun bayramı mı olurmuş? oruç tutmuyor ki, ne bayramı yapacakmış."
Demek ki, bayram oruç tutanlar içindi ve bizde oruç tutacaktık, büyük orucu...


Asla unutamadığım bir gündür. Çok acıkmış, belli etmemeye çalışmış ve iftara kadar açlık hissetmediğimizi devamlı tekrarlayıp durmuştuk, kendimizi terbiye ediyorduk herhalde...

En temiz mendillerimizi cebimize koyup iftarda yemek için canımız ne çektiyse saklamıştık içine. Şeker, asmadan kopardığımız koruk üzüm, küçük kuzenimin karşımızda yediği ceviz ve can eriği.
Büyük orucu zordu ama bayramı hak etmek için dayanmalıydık...


Bizim zamanımızda bayram demek; Yeni giysiler giymek, yeni ayakkabı, "Ali Muhittin Hacıbekir" şeker kutusunun açılması, büyüklerimizden alacağımız bir kenarında renkli işi olan kenarları parispuanlı opel bezinden narin mendiller, koncları dantelli çorap ve en güzeli Aziz amcaların yakınında kurulan lunaparktaki kayık salıncaklar demekti...

Daha sonraları bayramlar bana hep acı geldi, hiç sevmemeye başlamıştım bayramları...

Çocuklarımla bayramlar geri geldi. Çocukluğumun bayramlarını çocuklarıma yaşatmaya çalıştım.Yeni giysiler,yeni ayakkabılar, süslü mendil ve Ali Muhittin Hacı Bekir şekerlemeleri ile...

Şimdi bayram, arife gününden zevkle yaptığım özel bayram yemekleri ile, evimize doluşacak çocuklarımızla, torunlarımızı karşılamak...

HEPİNİZİN BAYRAMINI EN İÇTEN SEVGİLERİMLE KUTLAR, SEVDİKLERİNİZLE SAĞLIKLI, MUTLU, UMUTLU, SEVGİ DOLU NİCE GÜZEL VE ŞEKER TADINDA BAYRAMLAR DİLERİM...

Sevgilerimle...



Pazartesi, Eylül 14, 2009

KIZLAR ÜLKESİ



" Annem ne zaman doğduğumu hatırlamıyor. Ne yılı, ne ayı, ne de günü biliyor. Tek bildiği, çok fazla ağladığım."

"Annemin ben doğarken yaşadığı bu hayal kırıklığı garipti. Çünkü bizler, Maso halkı, kız çocuklara erkek çocuklardan daha çok önem veririz; bu yüzden Çinliler memleketimize Kızlar Ülkesi der. Bizde, ailenin yaşadığı ev, erkeklere değil kadınlara miras kalır ve evi onlar yönetir."

"Geleneklerimize göre bir aile asla bölünmez.Kız ve erke çocuklar bütün hayatları boyunca anneleri ve annelerinin akrabalarıyla kalır. Bütün aile üyelerinin doğdukları evde, yani anneleri ve anneannelerinin evinde ölmesi uygun düşer."

"Bizim ailede hiç erkek yoktu. Bizle yaşayan ne bir dayı, ne bir erkek kardeş ne de bir oğul vardı."

"Kadınlarla erkeklerin evlenmemesi gerekir. Çünkü aşk mevsimler gibidir: Gelir geçer."


ELVEDA KIZLAR ÜLKESİ
Yang Erche Namu ve Christine Mathieu

İlk 50 sayfasında olmama karşın beni sıcak bir şekilde saran yumuşacık bir kitap. Himalaya Dağları'nın gölgesindeki bir bölgede yetişen bir kızın gerçek hikayesini anlatıyor.

Dünyadaki erkek egemenliğine hiç aldırmayan, kendi toplumlarının geleneklerine sahip, babaannenin, büyükbabanın, dedenin, amcanın, halanın ve en önemlisi babanın akrabadan sayılmadığı gerçek bir ülke.

Yine de "Namu" dağların arkasındaki ülkeleri merak etmekte...
Bakalım Namu nelerle karşılaşacak...
Acizane tavsiye edilir. Paylaşmak için sonunu bekleyemedim...


Perşembe, Eylül 10, 2009

YOLUN NERESİNDEYİZ?







DOĞA YOKEDİLİŞİNİN ACIMASIZLIĞINI ÇEKİYOR


MASUM ERLERİMİZ BİRİLERİ ADINA HİÇ YOLUNA ŞEHİT OLUYOR


DENİZ FENERİ SÖNDÜRÜLÜŞÜNÜN KİNİNİ GÜDÜYOR

AYDINLAR DİLİNİN ESİRİ YAPILIYOR

MEDYA TEKELE DÖNÜŞTÜRÜLMEYE GİDİYOR

SİMİT, SAKIZ, GÜL AÇLIK KAPISINDAN GİRMEYE ÇALIŞIYOR

İNSANOĞLU HIRSININ DİYETİNİ VERİYOR


VE
BİR HAFTA SONRA BAYRAM YAPACAĞIZ!!!

NE BAYRAMI?
RAMAZAN DEĞİL, ŞEKER HİÇ DEĞİL
ALIŞILMIŞLIĞIN BAYRAMI

KORKARIM
HEM DE KOLBASTI İLE

YANİ
VUR PATLASIN, ÇAL OYNASIN MİSALİ
*
CUMHURİYETİMİZ ÇÖKTÜ ÇÖKÜYOR
KİMİN UMURUNDA?
"LALE DEVRİ ÇOCUKLARIYIZ BİZ" YA!!!
ÇOK ŞÜKÜR
HER TARAFIMIZ LALE BAHÇESİ

Pazartesi, Eylül 07, 2009

GEÇECEK GEÇMESİNE DE!


31 Ağustos günü itibariyle fizik tedavisine başladım...



Kemik erimesi dolayısiyle belimin rahatsızlığı artması sonucu buna katlanmalıydım. Üç yıl önce belim için yine fizik tedavisi verilmişti ki o zaman kemik erimesi gibi bir şikayetim de yoktu. Kıştı ve soğuk sakıncasından yatarak tedavi görecektim. Atlattım daha doğrusu kaçtım. On gün hastahanede yatmak hiç işime gelmemişti...

Geçtiğimiz kışı bel ve sırt ağrısıyla zor geçirmiş, iğne ve ilaçtan da bıkmıştım. Nisan ayında iğnelerin bitmesiyle öngörülen fizik tedavisi için 1 Haziran'a gün verilmişti. Bu sefer tamam dedim, nasılsa yaz ve ayakta tedavi...

Sonra hiç düşünülmeyen ve Haziran ayına denk gelen taşınma meselemiz çıkınca, sıcakların başlamasiyle ağrılarım da azalınca yine kaçma yollarına girip "boooşver!" diyordum ki; yavruların hışmına uğradım. Bu sefer kaçış yoktu...

Hastahaneye gidip mazeretimi bildirip "olmaz inşallah" düşüncemle ileri bir tarihe gün istedim.
Ve "Böyle birşey yapamıyoruz ama bir sefere mahsus yapalım" dediklerinde, artık kaçacak bir yer olmadığından mecburen kabul ettim. Ramazana denk gelen bir tarih olmasından dolayı boşluk vardı. "Yok ramazan daha sonra bir tarih" desem ya olur ya olmaz önemli değildi de, ama eve nasıl dönecektim? Evdekilerin korkusu ağır bastı ve kabul ettim...

Olur ya "Belki de rahat ederim, ağrılarım azalır, kış geliyor, gelirken ağrıyıda beraberinde getiriyor, bir faydası olmasa doktorlar ön görürmüydü?" falan, filan düşüncesiyle başladım işte...

İlk iki gün geçti, eh bir sorun yok. Fizyoterapist'in, her gün gittiğimde "Bugün nasılsınız Nur Hn." demesine karşılık, kibarlıktan soruyor diye "Teşekkür ederim iyiyim." cevabıma üçüncü gün gülümseyerek "Biz iyi olmanızı beklemiyoruz ama" demesine şaşırarak boş gözlerle yüzüne bakakaldım.
"Yani ağrılarınız varmı? bu hafta ağrılarınız olması normal onun için soruyorum." dedi.
"Ağrılarım var ve hatta sırtıma doğru yayıldı, ama ben bunu hiç tedaviye yormamıştım." dedim.
Sonraki gün enseme, sonraki gün kollarıma doğru yayılmaya başladığında ağrı çeksemde "Dayanıklıyım, bana bu ağrı ne yapar, ben ne ağrılar çektim." Dedim de!!!

Tatil iki gün burnumdan geldi. Bir diş ağrısı, bir böbrek sancısı gibi evin içinde acılı ağrıdan dört döneceğimi hiç düşünmemiştim. Ağrı dindiricilerin hiç olduğu iki gün, sanki ciğerlerim şişti, kalbim sıkıştığı yerde atmakta zorlandı. Ne belim bükülüyor, ne ayağım yürüyor.

Ayak parmağımdan enseme kadar ağrılı bir beden. Allahtan bu ağrı aklıma sataşmadı...

Bir hafta daha var, yapılacak bir şey yok, devam AMA!!!
Bir daha FİZİK mi? yok yok yok Hayat bilgisini tercih ederim...




Cuma, Eylül 04, 2009

KÜÇÜK KALPLERDEKİ İNANÇ



Anılar vardır; Bir görüntüyle, bir sesle, bir duyguyla tekrar tekrar seyredilen bir cd gibi gözlere hapseder kendini. Kimi hüzünlendirir, kimi gülümsetir, kimi o anki heyecanı yeniden yaşatır...

Aslında bizler günü yaşarız tüm heyecanımızla, yarın için planlar yapar, hayaller kurarız. Umutla beklediğimiz birşeyler vardır ileriye dönük. Dün bitmiştir, yaşanmışlıklar keşkeler dışında bizimle değildir çoğukez. Unuturmuyuz? Yoo hayır, biz unuttuğumuzu düşünsek bile beynimiz saklar bir yerlere. Taaa ki "burdayız" dercesine bir görüntüyle, bir sesle, bir duyguyla karşımıza çıkana kadar...

Geçmişte derin yaralar bırakan acılarımızı beynimiz kalbimizle elbirliği yaparak saklarlar. Daha doğrusu beyin kalbe yüklemiştir bu saklamayı. Kalp saklamayı pek beceremez ya! Atışlarının içine saklar acılarımızı, harmanlar kan alış verişi ile ve birlikte bir yaşam sürülür. Oysa anılar bir görülür bir saklanırlar...

Şimdi incir mevsimi, olgunlaştılar ve tezgahları doldurdular. Bense yıllarca inciri ilk gördüğümde aklıma düşen bir çocukluk anımın esiriyimdir. Hiç aksatmadan, her yıl incir mevsiminde tekrar tekrar, tebessüm ederek ve biraz da düşünerek seyrettiğim bir filimdir sanki...

Ne kadar düşünsem de yaş tahmini yapamadığım çocukluk yıllarım.
Ağabeyimin ellerinin üzeri siillerle kaplanmıştı. bir değil, beş değil, çoktu. Ne kadar çoktu? Çocuk gözüme kadar çoktu işte, çünkü gömdüğümüz o küçücük kağıtlar çoktu...

Annemin; "Elleme şu olmamış incirleri, ellerinin üzeri iyicene doldu bak" yada "Çıkma incir ağaçlarına, yaprakları ellerini yara yapıyor" gibi kızarak söylenmesi. Babamınsa, olmamış incirleri koparıp dibindeki acı sütünü siillerin üzerine sürmesi ve " çivi çiviyi sökermiş hanım" diyerek kocakarı ilacına sığınması bugün bile kulaklarımda hala bir sestir...

Halamlara gitmek ağabeyim ve benim için çok büyük bir eğlenceydi. Vapur yolculuğu, Yenicami'de güvercinlere yem vermek, kuzenlerimizle oyun oynamak ve en önemlisi gece de orada kalmaktı. Halamlara gideceğimiz o gün yine büyük bir çoşkuyla hazırlanıp yola çıkmıştık. Vapur yolculuğu sırasında bizden bir iskele sonra binenlerden karşımıza yaşlıca bir bayanın oturmasıyla, heyecanla yerinde duramayan biz annemin yanına sessizce oturmuştuk. Ellerimiz bacaklarımızın üstünde sessiz sessiz otururken karşımızda oturan bayanın birden " Aaaa yavrum çok yazık çok" diye bağırarak konuşmasından da korkmuştuk.
Sonra, annemle ağabeyimin elleri üzerindeki siilleri hakkında konuşmaları ve bayanın çantasından kağıt kalem çıkarması, ağabeyimi yanına oturtarak ellerindeki siillerin herbir tanesine dokunup, kağıda birşeyler yazıp katlayarak anneme vermesi vapur yolculuğumuz süresince de devam etmişti...

Halamlarda o gece kalamayacaktık. Annemin " Bu kağıtları ağabeyin bahçemizdeki toprağa gömücek ve her gün suluyacak, bu kağıtlar toprak altında eridikce ellerindeki siiller kaybolacak. Bunu hemen yapmamız gerekiyormuş onun için eve dönmemiz gerek." Dediğinde çok üzülsekte, bahçemize gömmemiz gereken o küçücük kağıtlar için heveslenmiş, yeni bir oyunumuz olmasına da çok sevinmiştik...

Bahçeye gömülen o küçücük ve bir çok kağıt parçalarını hergün ağabeyim ve ben suladık. Sabahı zor ederdik sanki, ilk işimiz, yerini kaybetmeyelim diye çevresini küçük taşlarla bir bahçe gibi çevirdiğimiz, toprağın altına gömülü, o küçücük kağıt parçalarını sulamaktı. Yeni ve değişik bir oyundu bizim için ama en önemlisi inanmaktı sanırım. Küçücük ve tertemiz kalplerimizle inanmak!!!

Ve tahmini bile olsa hatırlayamadığım bir zaman sonra ağabeyimin elleri üzerindeki siillerin izi bile kalmamıştı...

Bugün olsa böyle bir şeye inanırmıyım? bilmiyorum...
Ama yürekten istenilen herşeye yaşamın hangi evresinde olursa olsun ulaşılabileceğine inanıyorum...
*
Resim
Ağabeyim üç, ben bir yaşında
halamların bahçesinde

Pazar, Ağustos 30, 2009

SAYGIYLA MİNNETLE SEVGİYLE



30 AĞUSTOS ZAFER BAYRAMI
TÜM ULUSUMUZA KUTLU
OLSUN




BİZLERE ARMAĞAN BIRAKTIĞIN BİRBİRİNDEN DEĞERLİ; COŞKUYLA, GURURLA, GÖĞSÜMÜZÜ GERE GERE KUTLADIĞIMIZ TÜM BAYRAMLAR İÇİN SANA MİNNETTARIZ VE İLELEBET MİNNETTAR KALACAĞIZ...
30 AĞUSTOS 1922

Türk ulusunu esir etmek isteyen emperyalist güçlere karşı; Başkumandan Gazi MUSTAFA KEMAL önderliğinde, erkeğiyle, kadınıyla, çocuğuyla, ordusuyla elele vererek, ulusal benliğinin kurtarıldığı ve ZAFER DESTANI'nın yazıldığı gündür...
NE MUTLU TÜRKÜM DİYENE...

Cuma, Ağustos 28, 2009

ZEKİYE ABLA



Zekiye ne demektir?
Çocukluğumda merak edip anneme sorduğum zaman aldığım cevap;
"Kız ismidir, erkeğe Zeki kıza Zekiye denir."
Ama ben cevabımı alamamıştım, bu cevap beni hiç tatmin etmemiş olmalı ki! babama, halama, yengeme de aynı soruyu yöneltmiştim, cevap hep aynı.
"Bir hoş" ile hiç bir bağı yoktu aldığım cevapların. Sonrasın da sanırım vazgeçmiştim sormaktan, şimdi hatırlayamıyorum...


Lay lom'la bir orada bir burada geçen bu gün, akşam yemek hazırlığı için mutfağa girdiğimde, çamaşır makinasının içine sabah bıraktığım çamaşırlar "koktuk, boğulduk" dercesine melül melül yüzüme bakıyorlar. (Banyo ile anlaşma sağlayamayan çamaşır makinem mutfakta ikamet etmektedir de.)
Önce görmemezlikten geldim, yemeğimizi hazırladım, yedik, bulaşıkları topladım ve hatta çayımızı bile içtik. Ama yok, gir çık mutfağa gözüm orada!!!
Anladım ki gözüme, gözüme bakan bu çamaşırlardan bu gece bana rahat yok.
Deterjanlarını koydum, düğmesine bastım. "Hadi kızım, gerisi senin işin" Dedim ve karşısına oturdum, daha doğrusu tabureye yığıldım. "Şimdi kaç saat yıkar durursun, sonra çıkar, silkele, as, bir sürü iş."
Çamaşır makinası "Seninki mi? benimki mi?" dercesine başladı homurdanmaya.
Eeee haklı!!!
Bizler; çamaşırımızı içine bırakırız, kapağını kapatırız, deterjanlarını çekmecesine koyarız, ne tür yıkamasını istersek bir düğmesine basarız, kırışıklık istemiyorsak zahmet edip bir düğmesine daha basarız.
Bütün bu yaptıklarımız, yazması kadar bile zaman almayan işler.

Bu arada karşısında bir süre oturarak izledim. Şimdi suyunu alacak, yıkayacak, boşaltacak, suyunu ısıtacak, tekrar yıkıyacak, arada yorulan çamaşırları dinlendirecek, durulayacak, yumuşatacak, tekrar durulayacak, sıkacak ve neredeyse kuru denecek kadar bir şekilde bize teslim edecek. Bu arada asla bizden de yardım beklemez. Kendi kendine tıngır mıngır. Eh, birde yamacında kurutma makinası varsa...
*
"Zekiye ne demektir" sorusuna cevap aradığım yıl. Beş yada altı yaşlarındayım sanırım, henüz okula gitmediğimden bu tahminim.
Beylerbeyi ve çok güzel bahçe içinde iki katlı, üç katlı ahşap evleri. Yan yana, sıra sıra.
Üst kata çıkarken gıcırdayan ahşap merdivenleri, yukarı çekilerek açılan yanındaki demir mandala tutturulan pencereleri, pencere önlerinde rengarenk saksı çiçekleri, sapsarı tahta zemini, kilitsiz kapıları ile bence dünyanın en güzel evleriydi.

Bizim evimiz ile yanımızdaki ev bitişikti. İki evin de önden iki ayrı kapısı vardı ama arkada bulunan bahçesi ve kapısı tekti.
Zekiye ablamlar bu bitişik evde otururdu. "Bir hoş" derlerdi Zekiye ablam için. Bende alamadığım cevabımı, izleyerek bulacağımın umuduyla peşine düşmüştüm Zekiye ablamın. Bahçe kapısından kaçıp kaçıp yanına giderdim. Ne zaman beni arasalar Zekiye ablamın yanında bulurlardı...


İşte! bu gece bu çamaşır işinden taaaa geçmişe, Zekiye ablama ve onun zorluklarla dolu çamaşır yıkamasına gittim. Ve "nankörlük bu" dedim...


Evlerimizde su tesisatı yoktu. Mahallenin Abdullah amcası vardı, kocaman sırık sırtında, sırığın iki ucunda iplere tutturulan tertemiz iki peynir tenekesi ile küplerimize doldurduğumuz suyumuzu taşıyan. Çamaşır ve banyo günlerinde Abdullah amcamız su taşımaktan bıkardı.
Bize çeşme çok yakındı. Küçük güğüm ile en büyük zevkimdi o çeşmeden su getirmek. Banyo, çamaşır, yemek, içmek ve hatta bahçe sulamak için hep aynı su. Bugün parayla bile bulunmayan halis tomruk suyu...


" O bir hoş, bir günde yıkar çamaşırlarını" veya "o bir hoş hiç durmadan silip süpürüyor." "O bir hoş, evde kaldı onun için." Dedikleri Zekiye abla bir günde yıkardı çamaşırlarını. Çeşmeden suyunu da kendisi getirerek. Sağanlık dedikleri yerin tam orta yerine koyardı koca leğenini. Sağında iki kazan dururdu biri soğuk su ile dolu, öbürü "gazocağı" denen ocağın üzerinde kaynamaya konulmuş. İkisinin de içinde ayrı ayrı maşrapalar. Sol yanında boş bir kazan, çamaşırın atık suyu için ve onun içinde de ayrı bir maşrapa.
Çamaşırlarını, sıra sıra dizerdi leğenin etrafına. Üst üste değil yanyana koyardı. Beyaz bir sıra, sonrası renklerine göre ayrılmış, açıktan koyuya doğru, aynı çizgi halinde, tek sıra. Çok güzel gelirdi bana, ağabeyimin kalemlerini gizlice alıp duvara çizdiğim güneş resmine benzetirdim bu çamaşır tablosunu. Önce leğenine kazanlardan aldığı suyu ısı oranına göre ayarlıyarak doldururdu. Elini suya soktuğunda aniden çekerse su sıcak demekti.
Beyaz çamaşırlardan başlardı tek tek, Aldığı her beyaz çamaşırı köpürene kadar sabunlar leğenin bir kenarına koyardı, (sanırım şimdiki makinaların dinlerdiği gibi dinlensinler diye) Sonrası bildiğimiz gibi çitileyip, yıkardı. (Zekiye abla katlederdi) Tek tek, sıra sıra. Her işi biten çamaşırı aynı yerine koyardı. Birinci su bitince atık su için maşrapayla leğenden alır, atık kazanına koyardı. (Taşıyabileceği miktar kadar olsa gerek.) Sonra da taaa tuvalete kadar götürür dökerdi. İki su, üç su, durulama, çivitleme. Ne sırasını şaşırırdı, ne de maşrapaları. Oturarak yıkadığı çamaşırları sıkmak için ayağa kalkardı. (Nedendir?bilmiyorum.)


Zekiye ablam bir günde yıkardı çamaşırlarını bende bir gün bıkmadan onu seyrederdim, bu ne kadar sürdü bilmiyorum.
"Bir hoş"derlerdi ona "evde kaldı."
İstanbul kökenli, İstanbul doğumlu Zekiye ablam kırkküsür yaşlarında Sinop'a gelin gitti. Eşi vefat eden iki çocuklu bir adama.
Üstünde bir döpiyes, başında bir tüllü şapka ve elinde bir bavulla...

Salı, Ağustos 25, 2009

ÇOK KIRGINIM



"Biz"
Bir ormandık
Ya da öyle sanmıştık
Masallara inanıp
Güneş bile topladık


Oysa
Ufak bir bahçe misali
Küçükmüşüz !!!
Azaldıkça yalın kaldık


Kalan toprağımızı
Ekme zamanı dostlar
Yeniden olmak için
Sağlam bir orman...

Pazar, Ağustos 23, 2009

ÖDÜL KARDEŞLİĞİ





Sevgili Ufuk Çizgisi bir evvelki ödülümün ikizini göndermiş. Kendisine çok teşekkür ederim beni hatırladığı için.

Birbirine çok benziyen bu ikizler ufak çapta da olsa, birbirlerinden ayrı zevkleri varmış.

Birisi; ben yedi ilginçlik isterim demiş...

Öbürü; yok ben yedi sevilen şeyi isterim demiş...

Sonuçta bu iki sevimli ikiz kardeşi herkes kendi gözlemleri doğrultusunda bağırlarına basmışlar...

Bu sevimli kardeşleri tanımayan ve bloğuma uğrayan tüm dostlarıma tanıştırmış olmak beni mutlu edecektir...

Bu kardeşlerin kapısı tüm bloglara açıktır ve 7 hediyenizi beklemektedirler...

Cuma, Ağustos 21, 2009

ÖDÜLLENDİRİLMEK NE GÜZEL


Sevgili Nalan beni bu ödüle layık görmüş. Çok teşekkür ederim Nalan'cım...

Bu ödülün bir de kuralları varmış:

1- Sizi ödüllendirene teşekkür edin.
2- Sizi ödüllendirenin blog linkini yayınlayın.
3- Ödülün logosunu yayınlayın
4- 7 yaratıcı blogeri ödüllendirin.
5- Bu 7 bloğun linklerini yayınlayın.
6- Ödüllendirdiklerinizi bundan haberdar edin.
7- Kendiniz hakkında 7 ilginç şey yazın.


Ödülün blog dünyasında hızla yayılması çok çok güzel. Bloğuma uğrayan herkese bu ödülü vermek istesemde!!!
Kuralları yerine getirmek gerek...


ZERRİN PASTA EVİ
FİKRİMİN İNCE GÜLÜ
NAZLI
ASUMAN YELEN
AYŞEGÜL
SEVGİ
ÇINARAĞACI



Kendimle ilgili 7 ilginç şey:
İlginçmiyim? veya hangi durumlarım ilginç olabilir?
Bilmiyorum, bana ilginç gelen aslında ilginç olmayabilir yada ilginç yönlerim vardır da bana göre ilginç değidir.

"Kural kuraldır" diyelim, yazalım...

-Hergün mutlaka dolabımı ve çekmecelerimi kontrol ederim, acaba düzeni bozulan giysiler varmı? diye
(Aslında kendi kendilerine hiç bozulma huyları yoktur.)
-Eğri, yamuk, kaymış hiç bir şeye tahammülüm yoktur. Simetrik olmalıdır herşey. Nerede olursa olsun düzeltmek için elim gider. (Geçen gün kırk dakikalık otobüs yolculuğumda eğri duran bir tabela gidene kadar yolu burnumdan getirdi.)
-Kapı ve tlf. sesi uyarıcımdır. Kimin evine gidersem gideyim, çalan kapıya veya tlf.na bakmak için hemen harekete geçerim.
(Neyime gerek, hiç anlamış değilim.)
-Ne kadar hasta olursam olayım, çok ağır değilsem yatamam. Yatınca daha çok hasta olacağımı sanırım. (Ameliyat sonrası yoğun bakımdan çıktığımda, sondayı alın yüreyeceğim diye tutturmuştum ve kalkmıştım.)
-Dip, köşe hemen kalkamayacağım yerlerde oturamam. Heran hareket halinde olmayı tercih ederim.
-Uykum gelsede uyumamak için mücaadele veririm. Uykunun yaşamdan çalınan zaman olduğunu düşünürüm.
-Ne olursa olsun tüm olumsuzluklarda kendimi sınarım ve karşımdakinin durumunu "acaba" larla yok etmeye çalışırım.

Düşündüm ve bunlar geldi aklıma, dönüm okuyuncada;
İlginçmiyim? yoksa kendi kendime eziyetimi seviyorum? demeden edemedim...

BİLGİSAYARIMIN GEÇİCİ RAHATSIZLIĞINDAN LİNK YAYINLAYAMIYORUM.

LİNK VERMEM GEREKEN BLOGLARDAN ÖZÜR DİLERİM...

Çarşamba, Ağustos 19, 2009

EĞİTİM

Tabi ki!
Eğitim konusunu ele alacak, bu konu hakkında ahkam kesicek kadar bilgi donanımına sahip değilim. Ne öğretmenim ne de bir psikolog.
Benim ki sadece yaşanmışlıklar, gözlemler ve kendime ait düşüncelerim...

Günümüzde eğitim bir sürü değişikliğe uğrasada, temel eğitim asla değişmez. Temel eğitim de aileden alınır.
Okul öncesi ve temel eğitim çağındaki çocuk, öğrenme ve uygulama potansiyeli en yüksek olan varlıktır. Ailesini ve çevresini daima model olarak alır. Eğitim doğumla başlayan yaşamın kendisidir...

"Bu konuya nerden geldik?" diye düşünelecek olursa, burda ki yazımın belki bir benzeri olacak ama çevremde gördüğüm ve korkuyla izlediğim olumsuzluklar, beni ilgilendirmeyecek kadar uzak olsada, yaşadığım toplumda bulunduğu için bana rahatsızlık veriyor...

Ülkemizin 80 sonrasında hızlı bir şekilde değişimi ile, eğitimini almadan sahip olduklarımızı, ne yazık ki elimizde kendimize ve çevremize zarar verecek korkuç bir silaha dönüştürüyoruz...

Babacığımın bir çakısı vardı, devamlı cebinde taşıdığı. Eli hiç boş durmayan babam nerede ufak bir tahta parçası bulsa çakısı çıkarır, ya bir biblo, ya bir oyuncak, ya da işe yarayacak bir eşyaya dönüştürürdü o tahta parçasını. Canım benim! şimdi olsa nereden bulacaktı o tahta parçasını bilemem?
Beş yaşlarındayım, ağabeyim okula başladığı yıl. Hazırlıklar tamamlandı, defterler alındı, kaplandı. Kalemler alındı. (Kalem kutusunu o küçücük çakısınla babam yapmıştı.) O yıllarda şimdi ki gibi kurşun kalemlerin ucu açık satılmazdı. Nerede şimdiki gibi çeşit çeşit kalemler, pasteller? Bir kurşun kalem, bir de ortasından ucuna doğru artan bir tarafı kırmızı bir tarafı mavi yazan "kırmızı kalem".
Biraz daha detaya girersem konunun ucu kaçacak gibi.
Babam ağabeyimin kalemlerini çakısıyla açmaya başladı. O kadar güzel açıyordu ki! heveslendim. "Ben de bende açacağım" dedim. Ve belkide o günü çok iyi hatırlamam ilk dersimdi benim. Hayır dememişti," Önce kullanmasını öğrenmen lazım, yoksa sana zarar verir" demişti babacığım...

Bizim kuşak ve hatta çocuklarımın kuşağı diyebilirim, bazı şeylere zor sahip olduk. Sindire sindire idi sahip olduklarımız. Yoklukla varlık arasındaki dengeyi kurmak için de eğitime ihtiyacımız ve zamanımız vardı. Bizler dinlemesini de bilen bir toplumduk.
Önce karşımızdakinin zarar görmemesi ile eğitildik ve eğittik. "Önce ben" değil, "önce çevre" düşüncesini öğrettiler bize. Niye "önce çevre?" çünkü çevremizdekilere göre de biz çevreyiz...

Hızla arabalara sahip olduk. Binlerce, sonmodel. Krediyle, yıllarca taksitle. Paran varsa, ehliyette parayla, (gerçi olmasa da olur.) "Bizim arabamız var istediğimiz gibi kullanırız." düşüncesi hakim oldu benliğimize.
O arabamızın sürücü koltuğuna oturduk mu! değil arabanın sahibi, tüm insanlığın sahibi hissederiz kendimizi. Hız tutkunu oluveririz. Heyecan mı? hadi canım, ölmenin, öldürmenin heyacanı olurmu? Haa sana heyecan veriyor!!! olabilir. Çocuğunu, eşini, dostunu niye alırsın arabaya? Aynı anda trafikte olan başka arabaların suçu ne? Niye seyir halinde sürücü koltuğundayken küçücük çocuğunu kucağına alısın? (Eğitimin başladığı yer orası işte) İçkili araba kullanmak ne tür ayrıcalık sağlar sana?
İki hanım kızımız!!! barda eğlendikten sonra, alkol duvarını aşmış bir şekilde arabalarıyla hız sevdasındalar. Eşinle ve iki bebesinle yer yatağında yatan, dört kişilik bir ailenin duvarına çarp, içeri gir ve yok et bir aileyi. Bu nasıl olabilir? Bunun kabul edilir bir mazereti varmıdır?
Bunun gibi yüzlercesi var. Bu eğitimsizlik değil de nedir?
Ya cep telefonları! amaç mı?Yoksa sadece iletişim, haberleşme aracı mı? Eğitimini alırsan, heberleşme adına çok değerli. Aşırısında, baz istasyonları ile uydu frekanslarının çevreye verdiği zararı arttırmanın ne anlamı var? Ve kendine verdiği zararı!
"Kontür benim" yada "Faturasını ben ödüyorum"
Yok öyle bir şey; faturasını milletçe ödüyoruz. Hem de en acı bir biçimde...
Bilgisayarlarımız! İnternetlerimiz!
Eğitimsiz ellerdeki zararı saymakla biter mi?
Biz kullanmasını bilemezken çocuklarımıza nasıl öğreteceğiz.
3. nesil GSM hizmetleride hayatımıza girdi. Eğitimini aldık mı? Yoo!!! Aletini alsak yeter, nasılsa öğreniriz.
Düşünebiliyormusunuz? Sürücü koltuğunda seyir halinde iken görüntülü tlf.la konuşmayı, ya da yolda yürürken internete girip çetleşmeyi.
Bu yazımda yoksulluktan bahsetmiştim, ama çok zenginiz biz artık, çok zengin bir ülke. Herşeyimiz var derken, aslında en değerli olan eğitimimizin olmadığının farkında bile değiliz...



Perşembe, Ağustos 06, 2009

NASIL YORUMLARSANIZ!!!




BİR ARKADAŞLIK HİKAYESİ
Bir hastane odası iki yatak ve hayatla ölum arasındakı çizgide yaşamdan yana kalmaya çalışan iki kalp hastası.
Yataklardan biri pencere önünde diğeri duvar dibinde. Pencere önündeki sabahtan akşama kadar pencereden dışarı bakıp seyrettiklerini duvar dibinde birşey görmeden, aynı kaderi paylaşan birşey görmeyen hasta arkadaşına anlatıyor!
-Bugün deniz dünden daha durgun. Rüzgar hafif esiyor olmalı. Beyaz yelkenliler denizde belli belirsiz ilerliyorlar kuğu gibi süzülüyorlar.
-Park mı?Ha, park henüz tenha. Salıncakların ikisi dolu ikisi boş. Geçen haftaki sevgililer yine geldiler. Elleri birlerinden hiç ayrılmıyor. Şimdi erkek kızın saçlarını okşuyor, ne kadar birbirlerine yakışıyorlar.
-Erguvanlar bugün çıldırmış öyle bir çiçek açmışlar ki etraf mora boyanmış. Erikler desen keza, tepeden tırnağa beyazlar giyinmiş. İşte parkın neşesi çocuklar geldi. Ellerinde rengarenk balonlar var, ah kardeşim görmelisin.
Bu böyle sürüp giderken her gördüğünü anlatıp dururken ansızın bir kalp krizi geçirir pencere kenarındaki.
Duvar dibinde ki düğmeye bassa doktoru çağırabilir ve belkide arkadaşı kurtulabilir. Ama yapmıyor işte, şeytan karışıyor işine. Arkadaşı ölürse pencere kenarı boşalacak ve kendisi oraya geçecek. Bugüne dek kulaklarıyla duyduğunu gözleriyle görecek, düğmeye basmaz ve arkadaşı ölür.
Ertesi gün duvar dibinde olan yatağını pencere kenarına taşıtır. Bekledği an gelmiştir artık, kulağınla duyduklarını gözlerinle görebilecektir artık.
Yattığı yerden pencereden dışarı bakar.
Dışarıda kapkara bir duvar...

Web'den bir alıntıdır...

Pazar, Ağustos 02, 2009

SOKAKTA DOYA DOYA SANAT





MAVİ NOKTA DİKKAT!
SOKAKTA DOYA DOYA SANAT
Sloganıyla Kadıköy Belediyesi Kültür ve Sanat'a davet ediyor halkını...

Yaz aylarında İstanbul sanat'ını sahil şehirlere taşır. (Yüklüce bilet fiyatları ile açık hava konserleri hariç.) Fazlaca etkinlik kalmaz, zaten sıcak hava kapalı mekanlara girişi de zorlaştırır. Sadece filimler DVD olarak evlerde takip edilmeye başlanır...
Bütün kültürümüz olan TV'de yaz sezonuna girince!!!

Kadıköy Belediyesi 18 Temmuz'da başlayıp 30 Ağustosa kadar sürecek olan konser, müzik, kukla ve tiyatrolar ile sokak etkinlikleri başlatmış bulunuyor. Bazı semtlerine yerleştirdiği mavi nokta'ları ile Kadıköy'ümüzün nezih, güzel, yeşil ve pırıl pırıl parklarında devam eden bu etkinliklerden tiyatro şenliği 1 Ağustos ila 10 Ağustos tarihleri arası Özgürlük Parkı antik tiyatroda seyircisinle buluşuyor.
Bu sıcak yaz gecelerinde açık havada kültürle buluşmak son derece dinlendirici ve güzel...

1 Ağustos gecesi, ücretsiz tiratro şenliğinde HIRSIZİSTAN adlı oyun vardı ve çok severek izledim.
Tuncay Özinel tiyatrosu, yazan ve yöneten Tuncay Özinel eşliğinde sahne arkadaşları mükemmeliyeti yakalamışlardı. Çok güzel di çok...

Teşekkürler Selami ÖZTÜRK
Teşekkürler Tuncay ÖZİNEL ve arkadaşları

Ne yazık ki bugün bu etkinliğe dahil olamadım. Yarın yani 3 Ağustos Pazartesi günü TİYATRO KEDİ'nin Çalıkuşu yorumu var, kaçırmamaya çalışacağım...

Pazar, Temmuz 26, 2009

BAKTIM Kİ! POST OLMUŞ



Sıcak bir yaz geçiriyoruz.
Yaz zaten sıcak olur da! sanki bu yaz daha bir sıcak. Bunaltıcı olmasına karşın severim sıcağı, bir şikayetim de yok, sadece tansiyonum pek bir oynak hale geldi o kadar...
Sıcak güzeldir, daha bir özgür kılar insanı. Üstünde ne varsa hemen dışarı çıkabilmek, çorap olmadan terlikle sokaklarda gezmek güzeldir. Şemsiye yok, atkı yok, bere yok, bot yok, mont yok. Suyla muhabbetimiz de artar. Kıyıları parselleriz özgürcene,sere serpe denize,denizin kıyısına yayılır,alacağımızı alır, bırakabildiğimizi bırakırız!!!

Yemeklerimiz de daha hafifdir. Sıcak yemeğe sığınmadan, enerji depalayacağım kaygısı olmadan, özgürlüğümüze özgürlük katan salatalar, soğuk yemekler, meyve ve herkesin gözdesi karpuz!
Karpuz demişken, sanırım bu sene karpuz ihracatı az ve üretim çok. Karpuz yemeğe davet ediyorlar halkı. Kabuğunu ye, çekirdeğini ye, kanser ilacıdır, kalp fonksiyonlarını düzenler, kan basıncını düşürür, antioksidandır, sağlıktır v.s.
Kısa bir geçmişte patetesin, yeşil mercimeğin ve stoklarda kalmış bir sürü ürünün faydaları yeni keşfedilmiş gibi, gerek yazılı basın gerekse görsel basın günlerce beynimizi yıkamışlardı ya... işte onun gibi!
Oysa rahmetli babacığım uzun yıllar önce anlatırdı karpuzun faydalarını. Babacığım ne ilim adamıydı ne de bilim adamı. Antioksidan falan da bilmezdi, ama karpuzun boğaz yollarını temizlediğini, böbrekleri yıkadığını, bağırsakları arındırdığını anlatırdı. Hatta çok setleşmeyen, yumuşak çekirdeklerini de yedirirdi bize...
Domatesi anlatırdı, faydalarını, yararlarını. Elimize bütün domatesi verirler, dirseklerimizden suları aka aka yerdik. Bıçak değdirmezledi domatese. Metalin, bitkilerdeki yararlarını ve tadını kaçırdığını söylerlerdi. Karpuzu kırarak parçalamak, her tarafından suları aka aka dibine kadar kemirmek, soğanı yumrukla bölmek, ekmeği kopartarak yemek, kabartma tozu olmadan kül suyu ile börek açmak. Hepsi geçmişte kalan bir zevk ve sağlık...

Sıcaklardan bahsederken nerelere geldim...
Bu sene planlarımızda uzun tatil yok. Günlük geziler, park, bahçeler, havuz. Ve okuma...
Zamanım oldukça ve hatta zaman ayırmaya çalışarak gazete okuyorum, kitap okuyorum, blog okuyorum. En çok da blog okuyorum. Yorgun günün sonunda bilgisayarın başına geçdiğimde yazmak yerine blog okumak hoşuma gidiyor bu aralar...
Yıllardır yoğurdumu evde yapan ben "yoğurt nasıl yapılır" sayfasını okurken buluyorum kendimi bazen, ya da çok iyi bildiğim örgünün içinde... Son günlerde beni gerçekten rahatsız eden olayları bloglarda okumak, sesimin yankılanmasını duymak da rahatlatıyor beni... Sayın Başbakanın sigaradan nefret etmesinden dolayı, yasakların çok ötesine giden dumansız havanın ne şekle dönüştüğünü gözler önüne seren
İncegül'ümün yazısı. Parası olan ve artık pervasızca hiç yasak tanımayan 70'liklerin, 15'lik körpecik fidanları korumak yerine çiğnemeleri düşüncemin Sevgili Banu'nun yazısındaki yankısı gibi...

Bazı blogda üzülüyor, bazı blogda gülümsüyor, bazı blogda düşünüyorum. Kimsenin hasta ve sorunları olmasın istiyorum.
Yemek tarifleri, elişleri, bebekleri, iç dünyaları araştırmaları ve düşünceleri...
Gazetelerin köşe yazarlarını okumak kadar renkli. Gerçi blogdan bloğa geçmek ve iç dünyalarına girmek bazen ürkütüyor beni. Yorum bırakmadan, "ben geldim" demeden sessizce okumak saygı sınırlarını zorluyor gibi düşünsemde, "binlerce kişiye açık olan yazıları okumanın saygıyla bir ilgisi olmaz" düşüncemin karışıklığıda yoruyor beni... "Penceresi açık bile olsa içeriye bakılmaz"
"Gözler kimsenin elindeki filesine kadar inmez"
" Yemek saatlerinde kimsenin kapısı çalınmaz"
"İzin alınmadan kimsenin modeli kopyalanmaz"
Bizler eski kuşak insanıyız ve bu sözleri duya duya büyüdüğümüz içindir ki! yeni kuşak toplumuna uyumumuz zaman zaman yoruyor işte...

Aslında yazacaklarım dağarcığımda biriktiği halde, post yazmak için oturmamıştım bilgisayarın başına. Doğrusunu söylemek gerekirse iki satırda sıcaklardan bahsedicek, bloğumda tarih değişikliğini ve hareketini sağlıyacaktım. Dönüp baktığımda hiç dağarcığımda olmayan bir sürü şey karalamışım ve post olmuş...

Bu arada;
Eski oturduğumuz sitenin bahçesine, balkonda yediğimiz meyvelerin çekirdeklerini hafif çıtlatır atardım. Bir erik ve kayısı ağacı fidelenmişti. Giriş katının görüşünü engellediği için kesmişler, bu gün duydum ve çoook çok üzüldüm...
Oysa saygı tüm canlılar için geçerlidir!!!

Cuma, Temmuz 17, 2009

BU GECE


HERKESİN BÖYLE BİR BARIŞ'I OLSA
DÜNYADA SAVAŞLAR OLMAZDI



Senin güldüğün yerde güneşe ihtiyacım yok

Seninle geçen zamanda hüzüne şans yok

Kor gibi düştün yüreğime bu gece

Yazmaktan başka çarem yok

Pazartesi, Temmuz 13, 2009

CAN ARKADAŞIMA

Senden kalan bir gün var içimde
Yaz gibi
Susamış dostluğumdaydın
Yağmur gibi
Saat ondört telefonum çalmıyor artık
Issız şimdi


On yılı sığdırmıştık aramıza
Dostluğunla, arkadaşlığımızla
Rüzgarımızdan öncesi


Savrulduk arkadaşım
Benim rüzgarım meltem
Senin ki karayeldi


Çay hazır sesini duyar gibiyim
Aramızdaki kilometrelere inat
Ama yine de on dakikaya
Gel desen gelemem ki!


Tanışmamızın ve arkadaşlığımızın onuncu yılında çok uzaklara, sessizce bir kuş gibi göçeden tek arkadaşım, can dostuma özlemle...


LinkWithin

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...