MİNNETLE
Pazartesi, Ekim 29, 2012
Perşembe, Ekim 25, 2012
Perşembe, Ekim 04, 2012
DEVE KUŞU
İŞÇİ: Ağacı kesiyorum!
ATATÜRK: Sen hayatında hiç ağaç diktin mi ki o ağacı kesiyorsun?
İŞÇİ: Ne yapmamı emredersin paşam?
ATATÜRK: O bir canlı. Bir canlının yetişip büyümesi bu hale gelmesi ne demek sen biliyor musun?
İŞÇİ: Yok paşam.
ATATÜRK: Ağaç kesilmez.
İŞÇİ: Ne yapmamı emredersin paşam?
ATATÜRK: Neden kesiyorsun ağacı?
İŞÇİ: Köşke zarar veriyor. Dalları neredeyse köşkün içine girdi girecek.
ATATÜRK: O ağacı kesmeyeceksin çocuk.
İŞÇİ: Emrin olur. Peki ne yapayım?
ATATÜRK: Köşkü kaydırın.
İŞÇİ: Buyur?
ATATÜRK: Duydun işte köşkü kaydırın.
İŞÇİ: (KÖŞKÜ GÖSTEREREK) Bunu mu?
ATATÜRK: Başka köşk var mı?
İŞÇİ: Yok.
ATATÜRK: Söyle amirlerine onlar bir çaresini bulurlar.
İŞÇİ: Emrin olur paşam.
ATATÜRK: Unutma, ağaç kesilmez, o da canlı.
***
Atatürk’ün emri yerine getirilir ve ağacın kesilmesinden vazgeçilir.
Peki ne yapılır?
Köşk, yan tarafa doğru 5-6 metre kaydırılır!""
Müjdat Gezen 1881 oyunundan

Kurtuluş savaşı ile Türk halkına ülkesini geri veren Ata'm Ankara'nın çorak arazisini yemyeşil bir alana dönüştürerek Ankara halkına nefes alabileceği bir orman hediye etmiştir
Ankara'nın en önemli nefes alma alanlarından biri olan Atatürk Orman Çiftliği sit alanı olarak da koruma altına alınmıştır (ki) artık bu özelliğini yitirmiş olmalı.
Kesilen 3000 ağaç ile (can) katliamı yapılmıştır.

""Kaz dağları'na ölüm fermanı
Türkiye’nin cennet köşelerinden biri olan oksijen deposu Kaz dağlarında, altın madeni işletmek için 16 firma ruhsat aldı. Yerli ve yabancı firmalar, 400 bin ton siyanür kullanarak 34 noktada altın arayacak.""
Çanakkale'nin kalbi, olağanüstü bir doğa, yedibin yıllık tarih, oksijen doposu, gerçek su kaynağının yok olması ile 10 milyon adet zeytin, kiraz, şeftali, elma ağaçlarının yaşamına da son verilecek.
"Savaşa hayır" tabi ki bende savaşa hayır diyorum, tüm canlıların yaşam hakkı vardır.
Hele ki bizim olmayan savaşın ilk şehitleri hiçbir günahı olmayan çocuklarımız olursa, acımasızca yaşamları ellerinden alınırsa bunun adı savaş da değil katliam olur.
Başlık mı?
Başımız kuma gömülü yaşıyoruz ya!!!
Salı, Ekim 02, 2012
HEM BURADAYIM HEM YOKUM
Nerdemiyim?
Galiba sözcüklerin bittiği yerdeyim.
Aklıma geleni, dilimden düşeni hasbelkader birkaç satır karaladığım sayfama her girdiğimde yazı yazmak istesem bile artık ne aklım eriyor ne de parmaklarım tuşlarda geziniyor.
"Yazdık,çizdik yeter artık nokta" dediğimde sayfamın gülen yüzü, Ata'mın anlamlı bakışı, dostlarım, misafirlerim...
Bana bir şeyler dur diyor.
Ayrıca "yaz, yaz nereye kadar" desem bile yazmanın da bir ihtiyaç olduğunu ve dostlukların bittiğine inandığım bir zamanda bana bir çok gerçek dost kazandırdığını ve benim içimde çoğalan, atamadığım hem de hiçbir yerime sığdıramadığım yaşamımın bir görünüp bir kaybolan sahnelerini yazarak yükümün hafiflediğini düşünmeden edemiyorum.
Ayrıca bir de unutulma korkusu sarınca biten sözcükleri toparlamaya çalışmaktan başka çare kalmadığını anladım.
Çocukluğumda günlük tutardım, gerçi haftalığa dönüşmüş bir günlüktü, hep cuma günleri yazardım, günlük olayları sıralar, o günün bitimine de tarih koyardım.
Zaten blogumda haftalık gibi bir şey, ortalama on güne bir yazı düşüyor, demek ki çocukluğumda da fazla vaktim olmamış.
Sonra gençlik dönemimde sayfalı takvimler çıkmıştı, gün kısmında oldukça yer vardı, o karelerin içine sığacak şekilde kargacık-burgacık günlük olayları yazmaya başladım, üç yıl birlikte çalıştığım masa arkadaşımın "Bir nevi koleksiyon" demesi üzerine bende anlamsızlığını anlamış olmalıyım ki takvim tutmaktan da vazgeçmiştim.
O çocukluk-gençlik günlüklerim yok oldu, takvim yapraklarım da. Sanırım eskiye çok tutkulu olmama karşın depolamayı çok sevmediğim için yok oldular.
Ama teknoloji harikası blogumu uzaya yazıyorum, her satırı uyduda yer alıyor, ben bir gün peşini bıraksam bile umarım bıraktığım yerde duracaktır.
Neyse efenim, araya giren zamanı değerlendirmeye alacak olursak güzel bir yaz geçirdim, (kendi adıma.) Bol, bol tatil yaptım, dinlendim, okudum,gezdim,gördüm, çok muhabbet az iş. Deyim yerindeyse mevsimi acımasızca harcadım, kısa sürede bitiverdi.
Oysa çok kötü bir yaz mevsimiydi:( yurdum adına)
Yaz bitti, ardından en güzel mevsim(im) Sonbaharında bir ayını bitirdik, girdik ikinci ayına. Bir iki derken kısa sürede oda bitecek, sonra arkası kış.
Aman tanrım! yaş ilerledikçe bu mevsimler daha mı çabuk geçiyor, yoksa ben hızlı koşamadığım için mi yakalayamıyorum anlamadım. Ama anladığım bir şey var, günü yakalamak için bir şeyler yapmak şart. Tabi bu da sonu gelmeyen ve yarına hiç bir faydası olmayan o saçma sapan ev işlerin haricinde; yaşadığımızı hissettirebilecek, zevk aldığımız, geriye baktığımızda yerinde bulabileceğimiz ve zamanı değerlendirebildiklerimiz olmalı.
Hani bir reklamda diyor ya!" siz annesiniz, bulaşık makinesi değil."işte onun gibi bir şey...
Fotoğraf, yazdan geriye kalan bir yaprak.
Pazar, Ağustos 19, 2012
MUTLU BAYRAMLAR

Bayramlarım vardı bayram gibi,
güneşle doğardı içime,
başucumda elbisem ayakkabılarım,
sevinç içinde uykuya yenilirdi gözlerim,
hiç yememişcesine şeker hayallerim,
işli poplin mendillerim,
defalarca saydığım demir liralarım,
çocukluğumla özleşen bayramlarım...
Bayramlarım vardı BAYRAM gibi.
Barış, kardeşlik, dostluk, huzur, beraberlik, sevgi ve tadına doyulmayan çocuk seslerinin sevinç çığlıklarınla dolu dolu yaşandığı bir dünya hayaliyle, olabildiğince mutlu ve umut
dolu bir bayram dilerim.
İYİ BAYRAMLAR...
Salı, Haziran 05, 2012
KELEBEKLER NASIL UÇTU
Dünya daha çok gençken, havada kanat çırpan, ilkbahar ve yaz günlerini renkleriyle şenlendiren kelebekler yoktu. Toprağın yüzünde kelebeklerin atası olarak görülen bazı sürüngen böcekler vardı, ama bunlar henüz uçamıyorlardı. Bu böceklerin renkleri çok güzel ve parlaktı, ama yanlarından geçip giden insanlar onların güzelliklerini göremiyorlardı.
O günlerde "İlkbahar Çiçeği"adında bir genç kız yaşıyordu ve kendisini tanıyan herkese neşe ve mutluluk saçıyordu. Dudaklarında hep sıcak bir gülümseme ve tatlı bir söz, ellerinde ateşli hastaları bile iyileştiren serin bir ilkbahar rüzgarı taşıyordu. Elini ateşli bir hastanın alnına koyar koymaz, o kişinin ateşi hemen düşüyordu. Kadın olduğu zaman bu özellikleri daha da güçlendi ve gördüğü bir düş üzerine her türlü hastalığı iyileştirmeye başladı. Düşünde hiç bilinmeyen, uçan güzel yaratıklar ona gelmişler ve taşıdıkları ebemkuşağı renklerini ona armağan etmişlerdi. Ebemkuşağının her renginin ayrı bir iyileştirici rengi vardı ve uçan yaratıklar hepsini ona açıkladılar. Ona dediler ki, "Yaşadığın sürece bu güçlerle herkesi iyileştireceksin ve öldüğün zaman bu güçleri tekrar havaya salacaksın, böylece bütün insanlar ondan yararlanabilecek." Bu yaratıklar düşünde ona bir de isim takarak "Ebemkuşağını Gökyüzüne Dokuyan Kadın" dediler. "Ebemkuşağını Gökyüzüne Dokuyan Kadın" yıllar boyunca işini sürdürdü. İnsanları iyileştirdi ve herkese giderek çoğalan bir dostluk ve neşe içinde hizmet etti. Bir gün bir adamla karşılaştı. Bir düşçüydü bu adam ve onu da koa olarak aldı. İki çocukları oldu, onları birlikte büyütüp güçlü, sağlıklı, mutlu insanar haline getirdiler. Bu çocuklar da ana babalarının güçlerini daha da arttırdı ve dört bir yandan hastalanan herkes onun kapısına koştu. O da elinden geldiğince herkese yardım etti.
Zamanla iyileştirici güçlerin bedeninden akıp geçmesi onu iyice yormaya başladı ve düşünün geriye kalan bölümünün gerçekleşmesi zamanının yaklaştığını anladı. Yaşamı boyunca ne zaman toprağa otursa, topraktaki canlı, parlak renkli böceklerin hemen kendisine sokulduğunu gördü. Bu böcekler ellerine yaklaşıyor ve yüzlerini ellerine sürüyorlardı. Bazen de birisi kolundan tırmanıyor, kulağına yaklaşıp orada duruyordu.
Bir gün yine dinlenirken böceklerden biri gelip kulağına kadar tırmandı. Kadın böceklerin hepsinin zaman zaman kendisine yardımcı olduğunu bildiği için, onu hoş karşıladı ve "Sizlere nasıl yardım edebilirim?" diye kulağına tırmanan böceğe sordu. "Kardeşim" dedi böcek "Benim halkım her zaman senin yanında oldu ve sırtlarında taşıdıkları parlak renklerle, senin gökkuşağının iyileştirici güçlerini hastalara aktarmana yardım ettiler. Şimdi sen ruhlar alemine geçmeye hazırlandığın için, renklerimizin bundan sonra insanlara nasıl yararlı olabileceğini bilemiyoruz. Eğer uçabilseydik, insanlar bizi kolayca görebilirler ve renklerimiz onlara neşe ve ferahlık verirdi. O zaman iyileşmeye gereksinim duyan kişilerin çevrelerinde uçuşur ve onlara güç verirdik. Uçmamız için bize yardımcı olabilir misin?"
"Ebemkuşağını Gökyüzüne Dokuyan Kadın" bu onuda elinden geleni yapacağına söz verdi. Olan biteni kocasına anlattı ve düşünde bu konuda herhangi bir şey görürse kendisine bildirmesini rica etti. Ertesi gün, adam geceliğin gördüğü düşün heyecanıyla uyandı ve hemen karısına anlatmak için karısına dokundu, ama "Ebem Kuşağını Gökyüzüne Dokuyan Kadın" kıpırdamadı. Adam karısının yüzüne baktı ve onun ruhlar alemine gittiğini anladı. Karısının ruh için dua ederken ve onu gömmek için hazırlanırken gece gördüğü düş aklına geldi, biraz avundu. "Ebemkuşağını Gökyüzüne Dokuyan Kadın"ı gömüleceği ormana götürdükleri zaman, kocası, düşünde gördüğü böceği bekliyordu. Karısının mezarı yanında onu buldu. Yavaşça onu yerden kaldırdı ve eline aldı. Karısını mezara koydukları ve üstünü toprakla örtmeye başladıkları zaman böceğin konuştuğunu gördü: "Beni de karının omzunun üstüne koy. Toprak bizi örttüğü zaman benim de bedenim ölecek. Ama ruhum karının ruhu ile kaynaşacak ve topraktan çıkıp birlikte uçup gideceğiz. Ondan sonra halkımın yanına dönecek ve onlara uçmayı öğreteceğiz. Böylece karının başlattığı uğraş sürecek. O da beni bekliyor. Hadi beni onun yanına mezara koy."
Adam böceğin dediğini yaptı ve gömme töreni devam etti. Törene katılanlar gittikten sonra, adam bir süre daha mezarın başında kaldı. Mezara baktı ve karısının o güne kadar sunduğu onca sevgiyi düşündü. Birden bire mezardan bir şey uçtu, kanatlarında ebemkuşağının bütün renklerini taşıyan çok güzel birşeydi bu. Uçup geldi ve adamın omzuna kondu. "Üzülme kocacığım" dedi. "Benim düşümün süresi doldu ve şimdi bilgimi sunup yardım edeceğim varlıklar, insanlara hep iyilik, mutluluk ve güzellik saçacaklar ve senin ruhlar alemine göçme vaktin gelince seni orada bekleyeceğim, yeniden beraber olacağız." Birkaç yıl sonra adam da başka bir dünyaya girmek için bu dünyadan ayrıldığında çocuklar mezarının başında yalnız kaldılar. O sırada kelebek denilen güzel yeni yaratıklardan birinin mezarın üstünde uçtuğunu gördüler. Birkaç dakika sonra babalarının mezarından da tıpkı onun gibi güzel bir kelebek çıktı ve kendisini bekleyenle buluştu. İkisi birlikte kuzeye, yenilikler ülkesine doğru uçup gittiler... İşte o zamandan beri, insanların çevresinde, güzellikleriyle havayı ve yaşamı süsüleyen kelebekler uçuşur durur.
Alıntıdır
Öykümü? efsane mi?
Fikrim yok, ama çok güzel...
Cumartesi, Mayıs 26, 2012
BİR MİM BİN KİTAP
1-Ne sıklıkta kitap okursunuz?
Çocuk dergileri ve çizgi roman tabir edilen kitapların ardından 10 yaşlarımda okuduğum
Çalıkuşu kitabınla başladım okumaya. O gün bugün okuyorum işte.
Bazen beni sarmayan bir kitap olursa sürünür elimde, eğer kitabın içine düşmüşsem uykularımı feda ederim. "Ne sıklıkta"ki tabir edilirse heran elimi uzatınca muhakkak okuduğum bir kitap vardır elimin altında. Daha sıklığını düşünürsek Can'ıma okuduğum yeni çocuk kitapları ile yaş sınırını da yok ediyorum:)
Türk edebiyatında ise sonu gelmez en sevdiklerim olur.
Yaşıma denk gelen ilk okuduğum kitaplarlarla dönem dönem sevdiklerim yer değiştirdi.
Önceleri Kerime Nadir, Muazzez Tahsin Berkand, Reşat Nuri Güntekin ile hayal dünyasından gerçeğe Rıfat Ilgaz, Aziz Nesin, Fakir Baykurt, Orhan Kemal, Vedat Türkali,Yaşar Kemal'le dönüş yaşadım.
Ayşe Kulin, Ahmet Ümit, Canan Tan, Nermin Bezmen Zülfi Livaneli sırasını bekledi.
Galiba sevdiklerim değil de sevmediklerimi yazarsam daha doğru olur, çok sevdiğim ama şu an aklıma gelmeyenlere ayıp olmasın sonra.
Orhan Pamuk ve Elif Şafak'ın bazı kitaplarını okudum ama hiç ısınamadığım ikilidir diyebilirim.
3- En beğendiğin kitap/lar ?
Evimiz son zamanlarda Silivri kütüphanesine döndüğünden bu yaz okunacak kitaplarla iz bırakanlar ve sevilenler yerlerini alacaklardır.
Sevgili arkadaşım Asuman'ın bana gönderdiği Mim ile kitaplarımızı ve yazarlarımızı bir kez daha andık.Teşekkürler arkadaşım.
Perşembe, Mayıs 24, 2012
BAKIŞ AÇISI
"Anne seni o kadar çok seviyorum ki! git git bitmiyor."
Üçüncü yaşını daha doldurmamıştı o zaman Prensesim ve annesine olan sevgisini şaşkın bakışlarımız karşısında böyle anlatmıştı.
Kendince annesine olan sevgisinin sonsuzluğa bakış açısını yakalamıştı...
Yirmili yaş merdivenlerini tırmandığım zamanlarda bir gün kendimle konuşurken (Bunu devamlı yaparım ve hatta sokakta bile farkında olmadan kendimle konuşmaya dalarım, görenler ne diyordur onu bilemem.) yapmak istediklerim mi? Yapabileceklerim mi? diye sormuştum diğer kendime.
Cumartesi, Mayıs 19, 2012
MİNNETTARIZ
Cumartesi, Mayıs 12, 2012
Pazar, Mayıs 06, 2012
İNSANLIK ADINA
BU GECE TÜM KAYBOLAN GERÇEK DEĞERLERİMİZİN YENİDEN VAROLMASINI DİLE(DİM)RİM...
Mallarımız arttı, keyfimiz azaldı.
Daha büyük evlerde, ama daha küçük ailelerle y...aşıyoruz.
Uzaya ulaştık ama kendi iç derinliklerimizden habersiziz.
Havayı temizledik ama ruhları kirlettik.
Daha çok plan yapıyor ama daha az sonuç alıyoruz.
Acele etmeyi öğrendik ama sabırlı olmayı asla.
Çabalar arttı ama mutluluklar azaldı.
Daha mutlu olmak için somurtarak çalışıyoruz.
Nihayet: hayata yıllar ekledik, yıllara hayat katamadık...
Alıntıdır.
Salı, Mayıs 01, 2012
GÜZEL İNSANA
"Blog dostum değil, Can dostumsun" demiştim, seve seve kabul etmiştin. Sonra kelime dotluğumuza seslerimiz eşlik etmişti beş yıl süren zamanda.
"Bekle" demiştim ya sana, "sarılmadan gitmek yok" söz vermiştin hani! Şimdi sevginle dolu yüreğime acın da girdi be dostum:((
Bir gün bir yerlerde muhakkak buluşacağız, bunu ikimiz de çok istedik çünkü. O zaman sıkı sıkı sarılacağız inanıyorum.
"Ölmek ne ki" demiştin, "orada yaşam başlıyor gerçekte." Gerçek bu kadar acelemiydi canım dostum:((
Ben seni çok sevdim, sevdiğinin kollarında huzurla uyu KOCA YÜREKLİM benim...
Salı, Mart 13, 2012
HÜZÜN

Perşembe, Mart 08, 2012
KADIN HAYATTIR
GÖKYÜZÜNÜN YARISI


ADİLE TEYZE
Perşembe, Şubat 23, 2012
DİZİ DİZİ İNCİYİM

Dizi izlemede birinciyim.
Belgeselleri döndür döndür izledik; atom moleküllerini ayırdık, ormana daldık ağaç ev yaptık, safariye çıktık, o muhteşem denizin altındaki dünyaya daldık, hayvan dostlarımızın karınlarını doyurma mücaadelesine tanıklık ettik, neşeli ayaklara hayran kaldık...
Bu arada ne muhteşem bir yüzyılmış ki! kadınlar hiç yaşlanmıyor ve hatta gittikçe güzelleşiyorlarmış ama çocuklar bu arada hızla büyüyorlarmış:))
Çarşamba, Şubat 15, 2012
BİNBİR İLMİK

Ne demek istediğimi bir tek o anlamıştı, ya da o bile anlamamıştı ama bana bakan gözlerinden canım arkadaşımın yanımda olduğunu hissetmiştim.
"Tabiii" diye devam ettim, "büyüklerimiz tesbih çekmenin zikrin yanında sabır sınaması da olduğunu söylerlerdi."
Bilmem kaç göz bana doğru yarı korkuyla, yarı acıyarak, yarı kızarak baktığını görmeme rağmen devam ettim, "bir kere ona tesbih çekmek değil tesbih etmek denir, tesbih etmek ibadettir ama sayı saymak sadece adettir.
Parmak boğumlarınızı yada tesbih boncuklarını sayarken belkide asıl yapmanız gerekeni, zikretmeyi unutabilirsiniz. Hem çakıl taşıyla yada iğde çekirdeği ile bu iş yapılabiliyorsa..."
Öyle kendimi kaptırmıştım ki yanımda oturan arkadaşımın hafiften beni dürtmesiyle sustum. Her kafadan bir sesle hep bir ağızdan itiraz konuşmalarıyla geri adım atmıştım ama ok yaydan çıkmıştı bir kere.
Her şey bana uzatılan bir tesbihle başlamıştı. Biraz zorunlu biraz dost hatırına katıldığım bir okuma sonrası dağıtılan tesbihlerden nasibime düşene itirazımdı, "ben tesbih çekmem zincir çekerim" demiştim, şaşkın şaşkın yüzüme bakan site komşuma ilmik ve zincir çekmeninde aynı vazifeyi gördüğünü söylediğimde de sonu gelmez söylem başlamıştı. Ben israrla şiş ve tığın aynı işlemi yaptığını ve sayı saymaya bile gerek olmadığını, boncuk tanelerinin başını döndürene kadar binlerce değil milyonlarca tesbih tanesi yerine geçecek ilmiklerin en azından işe yarar bir şey ortaya çıkaracağını anlatmaya çalışmıştım...
Yıllar önce site komşumla aramıza giren ilmikler son günlerde PC ile de arama girmeye başladı. Blogumla ilgilenmek, dostlarımı gezmek, okumak-okumak istiyorum ve buna son vermek istiyorum ama soğuk hava ve karla birlikte samimiyetimiz oldukça artan yünlerin; renkleri, desenleri, şekilleri ve tasarım boyutlarını çok aşmış çeşitleri ile yakamı bırakmaz oldu. Çok da severim şiş ve tığ teknolojisini:)
Boyun fıtığımın izin verdiği sürece ilmik ve zincir ikilisinin bana kattığı huzur-sakinlik-beyin eksersizi üçlüsünden son derece memnunum da diyebilirim.
Başucumda ise "Küçük Mucizeler Dükkanı ile Bir Yumak Mutluluk " kitabı dinlencem.
Onlar bebek battaniyesi örüyorlar bense artık kocaman bir kız olan Prensesimin yatağına " Hanım dilendi bey beğendi" örtüsü...
Çarşamba, Şubat 08, 2012
ISINMA SINAVIM

Canım arkadaşım Asuman'cım hoş mim'ini bana paslamış, beni hatırlamış olmasından dolayı çok teşekkür ederim.
Gerçi zamanı yine durdurdum ama geçte olsa yazabildiğim, blogumun soğuk algınlığını yok ettiğim için de mutlu oldum.
Bu mim ısınma sınavı gibi gibi geldi:))
Anlamlı bir söz...
O kadar çok anlamlı ve güzel sözlerimiz var ki!
İçlerinden hangisini yazacağımı bir an bilemedim, hemen her zaman günlük konuşmalarımızın içinde mutlaka bir kaçını da kullanırım... Sanki sözlerimi tamamlar gibi yani.
Ama sanırım son günlerde en çok kullandığım "eskisi olmayanın yenisi olmazmış" sözü diyebilirim.
Bu aralar havaların bizi eve hapsetmesinden dolayı oldukça samimi olduğum, beni çoktan terkeden ama benim terketmeye kıyamadığım ve çok sevdiğim eşofmana hitabımdır aynı zamanda. Hem benim dolabımda günlerce hatta aylarca giymediğim giysilerimin olmasını da bu söze bağlayabilirim.
Makyajda olmazsa olmazım...
Çoktan terkettim diyebilirim, yani yaptığım zamanlardakiler bile makyaj sayılmazdı. Eğer makyajı bir örtü vazifesi anlamında düşünürsek sadece saçımı boyarım. Asla beyaz saça tahammülüm yoktur.
Uyguladığım güzellik tüyosu...
Allah vergisi:))
Aslında güzellik bir iç yansımasıdır. Siz hiç çirkin bir bebek gördünüz mü?
En sevdiğim çiçek...
Tüm çiçekleri severim ayırımı zordur ama benim için nergis çiçeğinin yeri çok özeldir ve çok severim.
Nefret ettiğim bir şey...
Bencillik ve ego.
En çok sevdiğim iltifat. Çok duyduğum (uz) bir şey...
"Adın gibisin" derler, bu sözü çok duyarım ve adımın değerini taşımak hoşuma gider. Ve bu arada tüm insanların adını yaşadıklarını düşünürüm.
Favori kitabım...
Bu da ayırım yapılmayacak bir soru. Bende iz bırakan o kadar çok kitap var ki!
"Ömrümden uzun idaallerim var" Suna Kıraç'ın yaşam kitabı ve yazarken verdiği mücaadele beni çoook etkilemiştir. Yani favorim olabilir.
Bana görünüm olarak yakın bulduğum ünlü...
Ne yazık ki daha öyle bir ünlü çıkmadı.
Herkesin sevdiği ama benim sevmediğim bir ürün...
Cep telefonu...
Tabi ki kullanıyorum ama sevmeye sevmeye. Sanki benim gardiyanım, her dakika takibindeyim. Edeplice, nerede çalması gerektiğini bilen bir cep telefonu olsa belki seve seve kullanabilirim.
Şu an en çok almak istediğim kozmetik ürün...
Her birini tek tek denedikten sonra; saçımı dökmeyecek-tel tel etmeyecek-keçe gibi yapmayacak, saçıma saç gibi hizmet verecek bir şampuan.
Bu ara bloglara giremediğim için bu mim'in dağılımını görme imkanım da olmadı. Bir tek, hergün beni mutlaka arayan, yazışan Sanem'cimin yazmadığını biliyorum ve ona ismen ve mim'i hoş bulup yazmak isteyen tüm blogerlere paslıyorum.
Haydi Sanem'cim blogun benim blog gibi öksüz kalmış seni bekliyor...
Cumartesi, Ocak 14, 2012
O GERÇEK BİR PRENSES
Baktım ki olacak gibi değil 2012 yılını onbir ay olarak geçirmek zorunda kalacağım "en iyisi ben inadımı kırayım" dedim:)
Niye yazmak istemedim?
Kayda değer birşey olmadığından değil olamadığından.
Ya! yazacaktım dolu dolu çok kötü olacaktı, ya da yazacaktım boş boş o'da gereksiz olacaktı. Bu arada da yazmak isteyip yazamadıklarımı içime sindirmeye çalıştım. Sindi mi?
Tabi ki hayır! ama en azından bu yaşıma kadar yapmadığım, yapamadığım bir şeyi yaptım, bencil olmayı istedim ve oldum.
1900 yüzyılının en güzel zamanında doğup ve yaşadığım için. Tam bir CUMHURİYET çocuğu olarak en verimli yıllarımı süslenmiş tak'larla, fener alaylarınla, resmi geçit törenlerinle, stad gösterilerinle, marşlarla, andımızla...
Geçirebildiğim ve doya doya CUMHURİYET'i yaşadığım için mutlu oldum.
Önümüzde yeni bir nesil var; nasıl yetiştirilmesi isteniyorsa o türlü yetişecek:(
Ama dedim ya! Kendimi düşündüm, bencil oldum ve huzur buldum.
Yazımın başlığına gelecek olursak benim prensesimden bahsediyorum. O gerçek bir prenses, hal-hareket-tavır ve konuşması ile küçücük yaşından daha olgun değer yargıları olan gerçek bir prenses. Geçmiş yaşantısında onun bir prenses olduğuna çok eminim. Sevgi dolu yüreği, dost canlılığı, duygusallığı bir ömür boyu sürecek biliyorum, biliyorum da acımasız yaşamda bu en güzel duygularının altında ezilmemesi için de çok dua ediyorum. Çünkü dış dünyada yaşam evde öğrenmediği kadar rekabetçi ve acımasız.

Bloguma tarih koymamın sebebi de prensesimin piyano konseri. Bugün onun ilk piyano konseri vardı ve başarıyla sonuçlandırdı. İstanbul Ünüversitesi Devlet konservatuarı yarı zamanlı Piyano Bölümüne devam eden Prensesim İstanbulun ilk karlı gününde ilk konseri ile güzel bir hafta sonu yaşattı bize. O ananesinin can prensesi...
Yaşamımın zorlu mücadelesinde attığımız her adımda sağlam zemine bastığımızı bir kere daha anladım...

Cuma, Aralık 30, 2011
GÜLE GÜLE 2011

Koşmayın! yavaşlayın biraz, bir yılı daha tarihe yazmamıza az kaldı. Yaşayın doyasıya bir daha dönemeyeceğiniz 2011'e ait son saatlerini.
Yeni bir yılı umutla beklerken düşünün biraz geride bırakacağımız yılıda ne umutlarla beklediğimizi, gelirken bize getirdiklerini, giderken neler bıraktığını...
Ne güzel ilkbaharı olmuştu, papatyalarla dolmuştu her taraf. Kışın kar yağmadı diye üzülürken göstermelikte olsa etrafı bembeyaza çevirmişti ya! ne süprizdi ama. Az kaldı diye üzülmemiştik bile, soğukta kalanları düşündüğümüzden...
Hani birgün denizin kenarındaki çay bahçesine oturmuş sohbet ederken, hiç ummadığınız bir dostunuza rastlamış ne kadar sevinmiştiniz! o günü düşünsenize ne güzeldi.
Bir yaş daha aldın diye hafiften sitemler ederken doğum gününde aldığın o güzel hediyeye ne heyecanlanmiştın hatırlasana.
Sen anne olmuştun ilk defa, kucağına koymuşlardı o muhteşem varlığı, hani sende evlenmiş mutlu bir yuva kurmuştun.
O gün çok ağlamıştın biliyorum, gözyaşlarını topluyordun bir mendil içine sadece sana ait olsun diye, acın büyüktü, kabullenmek zordu. Zoru kabullendin sabırla... Ama biliyormusun? acılarda sevinçler gibi bizim, ızdırap bile verse unutmamak için tarih koyarsın yüreğinin en değerli köşesine.
Hatırlasana!!! Nasıl birlik olmuştuk? haksızlığa karşı, kalleşliğe karşı, doğa felaketlerine karşı. Acıları hep birlikte göğüslemiş, paylaşmıştık. Sonra gurur kaplamıştı içimizi... "Acı günde birlik olma duygusu halen yüreklerde kaybolmamış" diye ne çok sevinmiştik...
Olmayan dileklerimizi, hayallerimizi, isteklerimizi, umutlarımızı, adaletimizi (yeni bir yıla yüklemek için) çekip aldık, geride bırakacağımız yıldan, son mahkemesi var iki gün sonra beraatini kutlayacak.
Güle güle 2011
Hepimiz sayfana mutlu gün de yazdık, acı gün de yazdık. Sonuçta hiç kimse seni unutmayacaktır...
2012 DÜNYAMIZA, BARIŞ-KARDEŞLİK-SEVGİ-SAYGI-PAYLAŞIM-HUZUR VE MUTLULUK GETİRMESİNİ DİLERİM...
TÜM DOSTLARIMIN, BLOGUMDAN GEÇEN YOLCULARIN VE TÜM DÜNYANIN YENİ YILINI EN İÇTEN DİLEKLERİMLE KUTLARIM...
Pazar, Aralık 25, 2011
YILBAŞI YADA YENİ BİR YIL

Ne dersek diyelim zaman akıp gidiyor, azıcık ucundan tutmanın imkanı yok...
Yeni bir 365 gün mü? yoksa! eğlencenin doruğuna varmak için bir geceye odaklanıp mutlu hayallerle acımasızca katlettiğimiz en zavallı Aralık ayı mı?
Bize istediğimizi kolayca getirmesini düşündüğümüz, çok şey beklediğimiz yeni bir yıl mı? yoksa! planlarımızı, hayallerimizi gerçeğe dönüştürmek için çalışacağımız ve her günü kendine ait her an'ını değerlendirme çabasında olacağımız 365 gün mü?
Neyse ne!!! Yılbaşı yada yeni yıl...
Yeni bir yıla başlamak için yılbaşınının heyecanı çok güzel!
Birlikte olmak, hediye vermek, hediye almak, hatırlanmak, hatırlamak. Eğlenmek, mutlu olmak için güzelliklere göz açmak, gönül açmak. Sarılmak, sarmalanmak, iyi dilekler, temenniler... Bunlara insanoğlunun çok ihtiyacı var ve hatta bu tür özel günlerin yaşamdan, yaşanılanlardan tad almak için olması da gerekli...
Bu arada tüketim çılgınlığına hiç değinmeyeceğim, biz zaten çok zengin bir ülke olduğumuzdan bunun çok da bir önemi yok! Biz bilemeyiz; sevginin, temenilerin, dileklerin, yürekten yazılmış bir kartla, içten bir sarılmayla, severek alınan bir çiçekle, paylaşmanın huzurunu bulacağımız bir kitapla... Daha değerli olacağını. Bloglar, blog dostlarım; unutulmuş, eskiye hapsedilmiş bu güzel ufak ama çok değerli etkinliklerle yeniden yapılandırmaya çalışıyorlar, ne güzel!
Yazımızın başına dönersek; bir yılı bir geceye sığdırma düşüncemden vazgeçmiş değilim. Yeni bir yıl, gitmeye hazırlanan yılın can çekişen ayı olarak bilinen Aralık ayının son gününün son saatlerinle başlar ve yeni bir yılın ilk günü daha gün doğmadan tükenir. Sonrasında ???
Canım arkadaşım bir yazı yazmış çok hoşuma gitti:)) dediği gibi eskisini bitirdim yenisini getirin.
Yılbaşı ile karışan yeni yıl ile ilgili bir anımda vardır benim bu düşüncemi destekleyen.
Hangi yıl tam aklımda kalmış değil ama 80 li yıllardı. O yıllarda çalıştığım şirkette her yılın son günü geç vakitlere kadar çalışıp hesap kapattığımızdan bize ödül niyetine olsa gerek koktey verilirdi. Dilekler, hediyeleşme falan... Gözlerinin içine bakardım "koktey mi ne bitsede evime, çocuklarımın yanına gitsem" diye. Tüm patronların ve müdürlerin bir arada bir saat geçirmesi tabi ki güzeldi, birlik beraberlik mesajı gibi. İşte o 80 li yılların birinde Finansman Müdürü yeni yılına girme gecesini (Yılbaşını) memleketinde geçirdiğinden aramızda yoktu.
Yeni bir yılının ikinci günü döndüğünde elinde memleketine ait birer kutu cezerye paketleri ile servisimize geldi ve " hepinizin geçmiş yeni yılınızı kutlarım" dedi:))
Yinede yeni bir yılı getiren yılbaşı gecesi özeldir, güzeldir. Herkes için! ne derler? Karınca kararınca...
Dilerim yeni bir yıl tüm dünyaya barış,sevgi,kardeşlik,huzur ve aydınlık günleri beraberinde getirsin...
Cuma, Aralık 23, 2011
BEN Mİ? SADECE YEDİ MİLYARDAN BİRİYİM
Yedi maddeyle BEN!Sevgili blog dostumuz Mehmet Beye teşekkür ederim ve yedi maddeyle ilginç yanlarımı ve yedi gerçekle kendimi tanıtmam konusunda bir mim göndermiş.
İnsanın kendisini tanımlaması zordur, şimdi! iyi ve güzel gerçeklerimiz dururken iyi ve güzel olmayan gerçeklerimizi yazmayacağımıza göre:)
Zaten iyi olmayan gerçeklerimizi ne zaman görmüşüz ki!!!
Bizim kendimiz için bildiğimiz gerçeklerimiz hep doğrudur:))
Daha önce iki sefer bu mim dolaşmıştı ve banada değmişti, şimdi o yazılarımdan biraz kopya biraz ilave ile kendim hakkında gerçekleri yazarak blog dostuma vazifemi yerine getireceğim.
1- Tipik bir oğlan burcuyum ve hemen hemen tüm özelliklerini taşırım. Yanlız asla inatçı biri değilimdir. Kim olursa olsun, beyaza siyah dese " sanırım beyaz" derim, yok karşımdaki "hayır siyah" dese asla itiraz etmeden "tamam siyah" derim. Kendisinin yanılgısını anlamasını tercih ederim.
2- Ben hiç bir canlıyı üzemem, kıramam ve asla eziyet edemem. Sözlerime öyle dikkat ederim ki, konuşmakta bocalarım. Ve hatta cansız varlıkları bile, gerek ev eşyası, gerek giysileri bile sever okşar, oradan oraya atamam. Bir örümcek bile görsem severek elime alır ait olduğu yere bırakırım. En büyük fobim faredir, çok korkarım ve tiksinirim, yolda ölüsüne rastlasam yolumu değiştirir ama yine de çok üzülürüm. Yolda ayak altında öldü diye. Kavgayı bilmem, zaten edememde, pısırık ve aynı zamanda da akıllı geçinen aptalımdır.
3- En zayıf tarafım çocuklardır. Ne için ağlarlarsa ağlasınlar onlarla birlikte ağlarım, seyretmeye doyamam daha hiç bir kire bulaşmamış masum yüzlerini ve çok iyi anlaşırım sokakta bile rastladığım hiç tanımadığım çocuklarla. Bana göre canlı varlıklarda çocukların ayrı bir yeri vardır. Çocuklar 10-12 yaşına kadar melek sonrasında insan olduğunu düşünürüm.
4- Eğri-yamuk-kaymış-sırası bozulmuş hiç bir şeye tahammülüm yoktur. Simetrik olmalıdır herşey. Nerede olursa olsun düzeltmek için elim gider. Çok yorgun olsam bile oturduğum yerden kalkar, gözüme takılan milimlik eğriliği düzeltirim. Komşu kapısı paspasların benden çektiği çoktur da sokağımızdaki park eden arabalara bir şey yapamıyorum.
5- Uykum gelse bile (genelde kolay gelmez.) uyumamak için mücaadele veririm. Uykunun yaşamdan çalınan zaman olduğunu düşünürüm. Ne kadar az uyursam o kadar çok yaşadığımı ve bir o kadar da zaman tasarrufu yaptığımı kendime inandırmaya çalışırım.
6- Diplere, köşelere, hemen kalkamayacağım yerlerde oturamam. Her an kalkacak gibi uçlara oturur, hareket halinde olmayı tercih ederim. Kapalı yerleride hiç sevmem, sokak kapısı hariç kapalı kapılar beni çok rahatsız eder, heran havayla temas halinde olmayı tercih ederim.
7- Sabır benden korkar, ismine leke getiricem diye:) bendeki sabrın ne sonu var nede sonu gelecek gibi. Hoşgörüm ise karşımdakilerini bezdirecek aşamasına gelmiş durumda ve her zaman tüm olumsuzluklarda kendimi sınarım ve karşımdakinin durumunu "acaba" larla yok etmeye çalışırım. (Bu madde en acı hiç sevmediğim ama gerçekten hiç sevmediğim gerçeklerim de! elimde değil can çıkmayınca huy çıkmazmış.)
Geldiniz, okudunuz ve beni tanır gibi oldunuz. Şimdi sıra sizde, yazın bende sizlerin gerçeklerini okuyayım:)
Sevgilerimle...
Cumartesi, Aralık 17, 2011
UNUTMAMAK İÇİN GÖRMEK GEREK
Şipşirin, ufacık bir kız çocuğuydu,annesinin (tahminim) elinden tutmuş gitmeye direnir halde önümden yürüyorlardı. Biraz yaklaştığımda annesinin "olmaz, göremezsin, hayır" diyerek yürümesini istercesine elinden sıkıca tutarak inadını kırmaya çalışıyordu. Tam yanlarına geldiğimde şirin meleğin "ama görmem gerek, unutmamak için görmem gerek" dediğini duydum. Gülümseyerek baktım kafasını kaldırıp bana doğru bakan simsiyah bir çift göze ve yoluma devam ettim...
Ah çocuklar aah! bunlar çağın çocukları, öyle laflar ediyorlar ki içine düşüyorsun, sonrada çık çıkabilirsen.
"Unutmamak için görmek gerek." Yaşadığımız sürece o kadar çok şey görüyoruzki, unutmamak için gördüklerimiz nelerdi? diye düşünmeden edemedim yoluma devam ederken ve tabi küçük meleğin bana hatırlattığı benim meleklerim geldi aklıma, yavrularım, canlarım. Yıllarımızı geçirmiştik-geçiriyoruz birlikte, ne unutulmaz günlerimiz, gecelerimiz, an'larımız, anılarımız var saymakla bitmez, bitmezde yaşanan günlerin hepsi hatırlanmasa bile hatırlananlar bile bazen silik bir anı olarak kalırlar. Ama öyle anılar vardır ki işte onlar unutulmamak için görmek gerekenlerdir.
Yavrularım; bebeklikten çocukluğa geçtikten genç kızlığa adım atışları arası, yani tüm çocukluk yıllarını her çocuğa nasip olmayan bahçe içinde iki katlı bir evde geçirdiler.
Bu ev; çıkmaz bir yokuşun sonunda, yüksek duvarların üzerine kurulu,
Boğazın mavi suları karşısındaki yemyeşil bahçesinde meyve (ceviz,nar,ayva,dut,üzüm,kiraz,kızılcık,hurma,eriğin bütün türleri) ağaçları, rengarenk (gül,nergis,lale,leylak,ortanca,hanımeli,karanfil,akasya,gelincik) çiçekleri, bülbülleri, böcekleri, dost (köpek,kediler,kaplumbağa,kirpi) hayvanları ile bütünleşen doğanın tam ortasında iki katlı bir evdi.
Babaneye teslim edildiğinde beş yaşındaydı küçük yavrum. Sabah götürüp akşam alınamayacak uzaklıkta olmasından haftalık teslimdi bu. Pazartesi sabahı teslim edip Cuma akşamları alıp eve geliyorduk, çaresizliğin zorluğu yavruma düşmüştü kabullenmek. Hiç aksatmadan gidip gelmelerimiz bir gün geldi aksadı. Yıl sonu iş yoğunluğu babayı ve beni Cuma akşamı gitmemizi engelledi. C.tesi sabahı ilk işimiz yavrumu almaya gitmekti, gittiğimizde ağlamaklı bir yüzle sarıldı ve "bugün oldu gelmediniz, niye bugün gelmediniz" diyerek baş parmağını gösteriyordu.
Sonradan çözdüğümüz parmak olayı bizi hem güldürdü hem de yüreğimizi çok sızlattı. Meğer yavrum Pazartesinden başlayarak bir elinin parmaklarını tek tek içe kapatıp gün hesabı yapar, beşinci parmağına sıra geldiğinde bizi beklermiş.
Karşımızda oturan baba yarım halamın oğlu abim ile anne yarım yengem, büyük kızımın bakımını 3.5 yaşından bu yana üstlenmişlerdi. Birinci sınıfa giden yavrum okuluna, babaneye giden küçük yavrum okula ay sayarak geçirilen bir kışın üzerine, okulların kapanışına yakın, biz kocaman büyüklere iki küçücük miniklerden "biz artık evde yanlız kalmak istiyoruz" teklifi geldi. Şaşırmış,üzülmüş,sevinmiş,düşünmüştük.
"ben yanlız bile kalır ablamı bekler, okuldan gelincede ona bakarım" demişti küçücük bebeğim benim.
Okulların kapanmasına bir hafta kala bıraktık!!! evet bıraktık. Caresizlik mi? Güven mi? Cahillik mi? bilmiyorum ama şimdi olsa asla böyle birşeye razı olmam,olmayız. Gerçi tam karşımızda oturan büyüklerimiz ve çok değerli, beni doğduğum günden beri tanıyan komşularımızın güvenine sığınmamız da bu durumda çok önemliydi.
Evde geçirdikleri ilk günü unutmam mümkün değil, çalışırken bir elimde kalem bir elimde telefon vardı, nasıl akşam olmuştu o gün nasıl!!! Akşam eve geldiğimizde bir de süprizleri vardı , mutfağa girdiğimde bir süzgeç içinde birbirine yapışmış ve kalıp şekline dönüşmüş bir makarna bekliyordu bizi. Tabiri caizse aklım başımdam gitmişti, ocak,kaynar su, küçücük ellere koca tencere (akıllı yavrularım benim) of ooof.
Hayatımızda yediğimiz en güzel makarnaydı ama. Daha sonrasında büyük bir süpriz daha bekliyordu beni (dolap ve çekmecelerim her zaman çok intizamlıdır, vaktimin darlığı bile beni bu düzenden alakoyamaz) evde ne kadar çekmece ve dolap varsa ki buna mutfak dolapları ve buzdolabı da dahil altı üstüne gelmişti "ne bu, ne oldu buralara" diye sorduğumda içimi sıkıştıran, boğazımı düğümleyen bir cevap geldi.
"Ben bu evde olmadığım için nerede ne var hiç bilmiyorum, öğrenmek için baktım diyen küçük kızıma ağlayarak sarıldım.
Önceleri okula götürüp bırakırken işe bir saat geç gitmemin çözümünü yine onlar buldular.
"Biz okula yanlız gidebiliriz artık"
Sabahları kahvaltı sonrası giydirip saçlarını tarıyordum ve işime gidiyordum, onlarda saatleri gelince kapıyı kilitleyip okullarına gidiyorlardı. Yavrularıma yokuşun bitimine kadar minnoş (kedileri) eşlik ediyordu, "hadi dön minnoş" dediklerinde minnoş bahçeye dönüyordu.
Bir anahtar sahibiydi yavrularım, tabi bu arada kaybolan anahtarın ve koşa koşa işten yeniden yaptırılmış anahtarlarla gelmemin sayısını hatırlamıyorum.
O bahçede, çaresizliğin ortasında sadece sevgiye dayanarak geçen güzel günlerin, yılların anıları bununla biter mi? Daha yazılacak onca güzel günler varken.
Ama çok yoruldum, yorulan parmaklarım değil de yüreğim. Anıların içinde kaybolurken, içinden çekip çıkardıklarıma isyan eden anıların kavgası yordu yüreğimi.
Bu mu acaba? unutmamak için görmek gerekenler.
Perşembe, Aralık 08, 2011
ÇİN AŞURESİ
Madem aşuremizi yaptık, bari yazalım dedik. İyi de aşureyle ilgili çok önemli anımız yok ki! ne yazalım. Yerde kiprit çöpü bulsam anısı çıkar karşıma da ama zamanı gelince yapmaktan başka aşureyle ilgili hiç önemli bir anım yok.
Burasını ileride torunlarım okur da geçmişlerinden bir parça bulur diye yazmaya başlamadık mı? Demezler mi? ileride eeee anane aşure yapmışsın her yılki gibi günün birinde, bunu niye yazdın şimdi???
Evet efendim aşuremizi yaptık, yaptık da yazmaya ne gerek derken Tontişim-meleğim-canımıniçi-kuzumun kuzusu duydu içimden geçenleri, al anane sana bir anı, şimdi yazarsın sonra da ben okurum dercesine her zamanki parlak zekasını koydu önüme.
(Çok da güzel kek yapar tontişim)
- Anne, bugün okulda Çin yemeği verdiler.
- Neymiş oğlum o Çin yemeği? nasıl birşey?
- Çin yemeği işte.
- İçinde neler var?
- Üstünde narları olan içinde bir sürü......:))
Canım benim, geçen yıldan beri unutmuş aşureyi, hemde sevmediğini. Çocuk hayalleri ne kadar geniş oluyor, Çin'e kadar gitmiş, bulmuş kendince bir isim.
Aşureyi nedense yılda bir kez yapıyoruz, aklımıza (işimize) gelmediğinden zahir. Oysa ne bereketlidir ve içinde bağışıklık sistemimize yardımcı her türlü besinler varken.
Tatlı niyetine, yemek niyetine, kilo niyetine:))
Bütün evlerde bütün sofraların bereketli olması dileğimle sevgiler...
Aşure nasıl pişirilir? tarifi aşağıdadır:))
Kullanılan malzeme:
3 tencere
1 Clipso
3 büyük kase
2 tabak
2 süzgeç
1 Kepçe
2 tahta kaşık
1 rende
1 havan
1 çay süzgeci
Yapılışı:
Önce tüm malzemeleri kirletilip,
ortalığı yangın yerine çevirilip,
sonrasında oflaya puflaya temizlenir.
Pazar, Aralık 04, 2011
SENİ ÇOK SEVİYORUM

Bir yakınımızın nikah törenindeydik ve protokol gereği en ön sıradaydık, yer bulma telaşıyla önümüzden geçenleri "bu kim, bu yabancı erkek tarafı herhalde, çok şık" gibi söylemlerle merasimin başlamasına kadar gülerek vakit geçiriyorduk... ta ki duraksadığı o ana kadar.
Yavaşca eğildi kulağıma " her şey çok içimde kaldı kalmasına ama bir kere olsun böyle bir ayakkabı giyememek var ya! işte canımı en çok bu acıtıyor" dedi. İçime bir yumruk oturdu derler ya, işte benimde içimde en acısından bir yumruk oluştu. Hiç böyle bir şey aklıma gelmezdi, boğazımdaki düğümlerden zor nefes alarak "amaaaan boşver ne yapalım bende sırma gibi belime kadar uzun saçlara sahip olmak isterdim ama omuzlarımdan aşağı hiç indiğini görmedim" dedim ve ona sıkıca sarıldım. Tabi aynı şey değildi, bunu o da ben de çok iyi biliyorduk.
Oysa ısmarlama özel ayakkabısını almaya gittiğimizde ne kadar mutluydu, "yeni cicilerimin rengide deriside eskisinden daha güzel hem de daha hafif, bir öncekiler daha ağır taşıması zor oluyor" diyerek kullanmak zorunda olduğu özel ayakkabısının sevincini paylaşıyordu.
Bir yıla yaklaştı bu konuşmanın üzerinden geçen zaman ama benim içimde halen acısı taptaze. Belki hiç böyle bir şey düşünmediğimden bir taşa çarpmış tökezlenmiş gibi her telefon konuşmamızda yada onu gittiğimde söylediği bu sözlerin acısı boğazımı çok yakıyor. Sanırım son nefesime kadar da acısını unutamayacağım.
Biz onu öyle tanıdık öyle sevdik, bizim için o doğal, olduğu gibi. Bize ayrıcalıklı gelen bir durumu yok, tek bildiğimiz, zaman zaman yardıma ihtiyacı olduğu. Hem o evimizin, ailemizin en özel bireyiydi, gidenlerden geri kalanlar için o halen en özel birey. O bizim kardeşimiz ve benim tek kız kardeşim. Seni çok seviyorum canım....
Ağabeyim ve ben evde ebe ile dünyaya gelmişiz. Doğum zamanı geldiği halde inatla dünyaya gelmemek için direnen ben ve benden sonra ölü doğan bir kız bebeğin ardından yeni bir bebek bekleyen annem artık evde değil hastahanede doğum yapmak istemiş. Ve kız kardeşim Süleymaniye Doğum Evinde, kısa bir süre sonra kaderinin ona acı bir oyun oynayacağını bilemeden dünyaya gözlerini açmış.
Onu annemin kollarından ateşler içinde almışlar, hastahaneden aldığı enfeksiyonla hastalanan kardeşimin tedavisi yapılırken bir hemşire tarafından küçücük bedene kalçadan yapılan iğnenin kaslarına isabet etmesinin sonucunda bir ömür boyu bedeninde taşıyacağı engelle ve bir ömür boyu ruhunda taşıyacağı yarayla yaşama merhaba demiş.
3 Aralık dünya engelliler günü kutlamaları, etkinlikleri gün boyu devam etti. Oysa onların kutlamalara, kutlama mesajlarına, etkinliklere ihtiyacı yok. Bu gün kutlama için değil de onların hakları, kazanımları ve yaşam standartlarının geliştirilmesi açısından dikkat çekilmesi ve bu dünyada onlarında var olduğunu toplum bilincine yerleşmesi için var.
Gördüğümüz her engelli kazanılması gereken bir bireydir. Onlar sadece ellerinde olamayan sebeplerden dolayı yaşamın acımasız kurallarına karşı yaşama savaşı vermekteler. Onlara acıyarak değil yaşamlarını kolaylaştıracak dost elimizi uzatarak yardım edebiliriz.
Bir gün bizim de sakat kalabileceğimizi aklımızdan çıkarmadan, onlara yardımcı olalım.
Yaşadığımız sürece hepimiz birer engelli adayıyız.
Hepinize kazasız ve sağlıklı günler, mutlu bir ömür diliyorum.
Perşembe, Kasım 24, 2011
GÜZEL BİR DÜNYA İÇİN ELELE
Sizler yani yeni Türkiye’nin genç evlatları!Yorulsanız dahi beni takip edeceksi...niz…
Dinlenmemek üzere yürümeye karar verenler,asla ve asla yorulmazlar.
Türk Gençliği gayeye,bizim yüksek ideallerimize durmadan,yorulmadan yürüyecektir.
BAŞÖĞRETMEN ATATÜRK
Fotoğrafdaki benim ilkokul öğretmenim, internetten buldum biraz önce ve çok sevindim. Benden bir dönem öncesi öğrencileri ile. MEDİHA KIRAN, nurlar içinde yat öğretmenim, bana öğrettiğin her bilgiyi gururla taşıyorum...Onlara çok şey borçluyuz, bu borcu karşılıksız bırakmamak için aldığımız eğitimi ışığa çevirmekle çevremizi aydınlatmaktır.
Benim ilkokul öğretmenim tüm öğretmenler gibi çok değerli bir eğitmendi, küçücük sıralarımıza, yanımıza oturup kirlenen elimizi, yüzümüzü cebinden çıkardığı poplin mendillerle silecek kadar da müşfik... Ne çok mendil taşırdı önlüğünün cebinde, o zamanlar bunun farkında değildik ama daha sonraları aklımız erdiğinde sebebini öğrenmiştik.
Onları müsamere günlerinde şık giyimleriyle görmek şaşırtırdı bizleri. Okulumuzun koskoca salonunda ve bahçesinde müsamere günleri, resmi bayramlar çocukların ve öğretmenlerin rengarenk kıyafetleri diğer günlerdeki siyah-beyazlığı alıp götürürdü...
İlkokul ve beş yıl, çok kısa geçen, yaşamımın en güzel zamanı, en güzel öğrencilik yıllarım...
24 KASIM ÖĞRETMENLER GÜNÜ
BAŞÖĞRETMENİMİZ ATATÜRK'ÜN YOLUNDA YÜRÜYEREK KARANLIKLARA IŞIK
TUTAN EĞİTİM GÖNÜLLÜSÜ ÖĞRETMEN ORDUSUNA KUTLU OLSUN...










.jpg)




