Salı, Mayıs 25, 2010

AN 'LAR




Sil baştan yaşama şansım olsaydı eğer,
Oturup saymazdım eski yanlışlarımı.
Kusursuz olmaya çalışmaz, rahat bırakırdım yüreğimi.
Ve elbette çok daha coşkulu olurdu sevdalarım,
İçine az buçuk da ciddiyet katılmış.
Bu denli titiz olmazdım hiç, öyle bir şansım olsaydı eğer.
Korkmazdım daha çok riske girmekten
Daha çok yolculuğa çıkar,
Gündoğumlarını kaçırmazdım asla;
Hele dağlara tırmanmanın keyfini.
Hiç bilmediğim yerlere giderdim gidebildiğimce.
Doyasıya dondurma yer, boş verirdim kuru nimetlere.
Öyle bir şansım olsa idi eğer,
Dertlerim de yaşamın gerçeğini taşırdı,
Yanlızca düşlerin değil.
İşte hani onlardan,
Her saniyesini verimli geçirenlerden biriydim.
Aynı anlara geri dönebilseydim eğer,
Yanlızca iyi ve güzel olanları tatmak isterdim yeniden.
Yanında termometresi, bir şişe suyu, şemşiyesi ve
Paraşütsüz yerinden kıpırdamayanlardan biriydim.
Ama yeni baştan başlayabilse idim eğer,
İyice hafiflemiş olarak çıkardım yolculuklara.
İlkbahara yalınayak girer,
Sonbahara dek unuturdum pabuçlarla yürümeyi.
Hiç bilinmeyen yollara dalardım,
Tadını çıkarırdım gün ışığının,
Çocuklarla daha çok oynardım,
Sil baştan yapabilseydim eğer...
Ama heyhat, seksen beşindeyim artık
Ve biliyorum ki...
Ölmekteyim...


Jorge Luis Borges



Bu şiiri okurken içine giriyorum, içindeki satırları aralamaya çalışıyorum. Çoğu satırlara çoktan veda ettim. Ama en azından yaşanacak satırları içinden çıkarıp yaşamak gerek.

Seksen beşime gelmeden kurtarabileceğim satırları yaşamak için bir süreliğine gidiyorum. Hoşçakalın...



Pazar, Mayıs 23, 2010

BONCUK GÖZLÜME



Dün gibiydi; sanki hiç geçmemiş gibi onca yıl. Sıkı sıkı sarıp sarmalamış bir kundak içinde koydular kucağıma, içime yaydığın sıcaklık Mayıs güneşi gibi yumuşak ve sıcacıktı. Kundağın mineleri mavi işliydi, niye? bilmiyorum! Mavi erkek demektir diye bir düşüncemizde yoktu ve hiç olmamıştı, belki pembe rengini fazla sevmediğimden mavi işlemiştim kundağın minelerini. Geri kalan tüm giysilerin beyazdı, aynı beyaz bir yaşantıyı bugüne kadar bana yaşattığın gibi...
 
Zor geçen karanlık bir gecenin sabahında en güzel sabah ışıklarını getirmiştin bana. Simsiyah iki boncuk tanesi gözlerin o an "boncuk" lakabını adından önce işlemişti içime. O boncuk taneleri yüzüme bakarak "kurtar beni bu esaretten" der gibiydi. Ellerinin, ayaklarının o bez parçasının içinde bağlı olmasına dayanamadı yüreğim. Usulca açtım kundağını, içinden çıkan "o" küçücük bedene ben esir olmuştum artık...
 
İlk yavumdun benim, ilk can yoldaşım, ilk yol arkadaşım. Ben seninle yeniden doğmuş, yeniden yaşamaya başlamıştım...
 
İyi ki doğdun yavrum, iyi ki varsın ve iyi ki benim yavrumsun. DOĞUM GÜNÜN KUTLU OLSUN...
 
 

Çarşamba, Mayıs 19, 2010

BİR DAHA GEL, GEL SAMSUN'DAN

SARI SAÇLIM MAVİ GÖZLÜM NEREDESİN SEN

19 Mayıs Atatürk'ü Anma ve Gençlik ve Spor Bayramımız Kutlu Olsun..


NE MUTLU TÜRKÜM DİYENE!!!


*** "Gençler, Cesaretimizi güçlendiren ve sürdüren sizlersiniz. Siz, almakta olduğunuz terbiye ve kültür ile, insanlık değerinin, vatan sevgisinin en değerli örneği olacaksınız. Ey yükselen yeni nesil, gelecek sizindir. Cumhuriyeti biz kurduk; onu yükseltecek ve sürdürecek sizsiniz... benim naçiz vücudum elbet bir gün toprak olacaktır, ancak Türkiye Cumhuriyeti ilelebet payidar kalacaktır." Mustafa Kemal ATATÜRK

Pazartesi, Mayıs 17, 2010

BİR KAHVE MOLASI DİNLENCE


Yoğun günler geçiriyorum, yoğun ve yorgun. Huzurlu yorgunluk bu, bedeni yoran ama beyni dinç tutan. Zaten yapım icabı severim yoğunluğu; nefes aldığımı anlarım, yaşadığımı, zamana kafa tuttuğumu. Bir yerde mıhlanmış gibi durmak, tek bir şeyle uğraşmak bana göre değil. Dinlenmek için yorulmak gerek, düşünmek için okumak ve sahip olmak için çalışmak...
 
Kahveyi severim, herkes gibi ama en çok da kokusunu severim. Paketi açılınca, içime hazırlanınca, içerken. Özlediğim kokuyu yakalamaya çalışırım çoğu kez.


Sarı kahve değirmeninde çekilen çekirdek kahve kokusunu, bakır mangalda sacayak üstünde bakır cezvede pişirilen kahve kokusunu, içemediğim kahve kokusunu. "Çocuklar kahve içmez, kara olur" derlerdi, " koklayınca da olurmuyum" der içime çekerdim o nefis kokuyu. Beklerdim büyümeyi, büyüyünce kahve içmeyi. Sokaktan geçen esmer eskiciydi sabırla büyümeyi beklemek, çocukluğunda çok kahve içtiğini düşünürdüm...
 
Tek bir tür "Türk kahvesi" ve şimdi yaşamımıza giren onlarca çeşit kahve. Sevmeyen yoktur sanırım, herkes sever. Neden? Kokusu mu cezbeder yoksa içimi mi? bedensel istek midir, beyinsel istek mi?

Çok severim sevmesine de benim için sadece dinlencedir bir fincan kahve! Yolculukta mola gibi, satırlar arasında ki nokta gibi...
 
Bir kahve molasıydı yazım, bir kahve eşliğinde ve yorgunluktan gözlerim kapanırken...
 
 

Pazar, Mayıs 09, 2010

BİR ANNELER GÜNÜ VE EN GÜZEL LEYLAK DALI


Dünyalar güzeli iki küçük kız kardeştiler onlar. Çocukluklarının en güzel yıllarını çok sevdikleri bu güzel evde geçiriyorlardı. Bu ev; çok geniş bir bahçenin tam ortasında iki kat üzerinde kuruluydu.
İlk okulu bitirene kadar da bu evde yaşadılar. Her türlü meyve ağacının ve her tür çiçeğin bulunduğu bu bahçe onların çocukca mutluluk mekanlarıydı. Köpek ve kediler, kaplumbağa, kirpi arkadaşları olmuştu, saymakla bitmeyecek karıncaları doyurmakla geçiyordu günleri. Sabahları bülbül sesleri ile uyanırlar tavan arasında yuva yapan kuşların tıkırdılarını dinlerlerdi. Özgürlüklerini doya doya yaşadılar; her rengin bulunduğu bu bahçede ve karşılarında uzanan sonsuz mavide...
 
Yedi ve sekiz yaşlarındaydılar o yıl. Mayıs ayının ikinci pazar günü yani anneler günüydü, heyecandan sabah kahvaltısını bitirememiş fısır fısır konuşmaya başlamışlardı. Bir yandan da babaya bakıp gözlerle anlaşmaya çalışıyorlardı. Anne bunları görmemezlikten geliyor, biraz sonra karşısında elele tutuşmuş yavrularının bir ağızdan söyleyecekleri şiiri,
Anneciğim seni ben,

Çiçeklerden, yemişten,
Sarı saçlı bebekten,
Canımdan çok severim.
Gitme hep yanımda kal,
Beni kollarına al,
Pembe gülden daha al,
Yanağından öperim.

ve arkalarında sakladıkları hediyeyi bekliyordu...

 
Anne ve baba bahar temizliği için bir haftalık izine çıkmışlardı. Baba badana yapacak, anne evi temizleyecekti. O yıllarda badanacı nerde! şimdilerde camdan seslensen on badanacı bulursun ama o yıllarda herkes kendi evini kendi badana yapardı. Badanacı bulmak bir o kadar zor iken bir o kadar da pahalıydı çünkü.
Boyalar, fırçalar alınmış alt kata dizilmiş, boya yapılacak merdiven de hazır olsun diye de üst kata çıkarılmış, salonun eşyaları ortaya toplanmış, yani her şey hazır. Sabah kahvaltısı ve anneler günü kutlaması bitince babaya iş başı!!!
 


Çocuklarının heyecanını dindiremeyeceğini anlayan baba kahvaltısını bırakarak iki yavrusunla bahçeye indiler. Anne, sabah keyfi için çayını önünde uzanan maviye dalarak yudumlamaya başlamıştı ki!
Dışarıdan gelen çığlıklar ve ağlamalar ile yerinden fırladığı gibi, merdivenleri ikişer ikişer atlayarak bahçeye attı kendini. Bahçede karşılaştığı manzara ile bir an ne yapacağını şaşırdı. Korkmuş ve ağlayan iki yavrusu, yerde yatan baba ve babanın elinde her bir tomurcuğu gül gibi açmış (anneler günü için anneye verilecek) iri bir leylak dalı...
 

Sonuç;
Badana için üst kata çıkarılan merdiveni bir daha bahçeye indirmeye gerek görmeyen baba, en güzel leylak dalını koparabilmek için ağacın ince dallarına güvenmiş ve en güzel leylak dalı ile kendini yerde bulmuştu. Kalça çatlaması teşhisi ile bir ayda zor ayağa kalkabilmiş, bu arada raporlu sayıldığı için de yıllık izinden bir gün bile kullanmadığı gibi badana işinden de kurtulmuştu.

Hayatında hiç badana yapmayan, nasıl yapıldığını bile bilmeyen anne ( o anne bendeniz oluyorum) kolları sıvamış badana işine soyunmuştu. Yer yer dalgalar olsada yaptığı badanayı kendi adına çok beğenmiş ama hem badana hem de yatan babaya bakmaktan yorulmuştu. Bir haftanın sonunda işe gittiği zaman masasına oturduğunda geçen bir hafta içinde hiç oturmadığını düşündü. İzine çıkmak için gün sayan anne!!! işbaşı yaptığında kendini tatile çıkmış gibi hisetmişti.

Bu olanların kendi hataları olduğunu düşünen iki güzel yavru defalarca babadan, anneden özür dilemiş, vazoya konulan en güzel leylak dalını her gördüklerinde de dudaklarında oluşan tebessümleri ile güzelliklerine güzellik katmışlardı.


Ve bugün dahil hiç bir anneler gününde, baba, anne ve can yavrularım bu olayı unutmadı, sanırım unutamazlarda...




ÖNCELİKLE BİZİ ZAMANSIZ TERKEDEN ANNECİĞİMİN,
TORUNLARIMLA BENİ SONSUZ MUTLU EDEN CANIM YAVRULARIMIN,
CAN DOSTLARIMIN,
YOLU BLOGUMDAN GEÇEN
VE TÜM KADINLARIMIZIN ANNELER GÜNÜNÜ YÜREKTEN KUTLARIM...
 
 


Pazartesi, Mayıs 03, 2010

ELLERİMİ TUT ANNE



Ve hiç bırakma!
Senin yanında, senle, senin sütünle büyüyeyim. Senin yanında çocuk olayım, koynunda sıcaklığınla uyuyayım. Gülüşüne ortak, acına dermen olayım. Sar kollarınla beni, karnında taşıdığın gibi taşı, sen koruyamazsan beni kim korur? Bırakma beni anne, daha bir yaşındayım. Yaşamı hiç bilmiyorum, senden başka kimseyi tanımıyorum, bana sen öğret anne. Beni terkettiğin yabancı bir kapı önünde bana ne yaparlar hiç düşünmedin mi? Ya beni bıraktıkları o yuva evim olabilir mi? İçinde sen olabilirmisin? Üşüyorum anne, sevgiden yoksun nasıl ısınabilirim? Canım acıdığında "anne" diye ağladığımda sen olmayacaksın ki yanımda, düştüğümde kim kaldıracak beni, ateşim çıktığında sabaha kadar kim bekleyecek başucumda. Daha söylemeyi bile beceremediğim "anne" sözcüğünün eksikliğini kim tamamlayacak? Kime güveneceğim ben anne kime? Yarınım olmayacak benim anne, hep acı verecek yarınlar bana. Ben istemedim ki doğmayı, sen istedin sen bırakıyorsun, haksızlık bu anne!!!
 
Ve hiç bırakma!
Bırakma elimi anne, gönderme beni bakkala, gönderme kapı önünde oynamaya, bırakma beni bakmaları için kimseye. Varsın bayram olsun, şeker toplamaya kapılara gönderme beni. Ben daha çok küçüğüm, tüm insanları sen bilirim, kötülük nedir bilmem, öğret bana anne.
Yol çok uzun yoruldum anne, uykum var, üşüyorum. Şimdi canım acıyor, başkası tutuyor elimi, seninki gibi sıcak değil, karanlık burası, korkuyorum anne!!!
 
Ve hiç bırakma!
Yüzüme bak anne, sor bana neden gitmek istemediğimi. Kızma bana, konuş benimle, araştır gözlerimdeki buğulanmayı.Bendeki durgunluğu gör, gizli gizli ağladığımı farket. Giysilerime bak anne, bedenimdeki değişikliği anla. Korkularımı sevginle geçir, benim suçsuz olduğumu söyle bana. Sıkıca sarıl bana anne, sarıl ki sana canımı yaktıklarını anlatabileyim. Beni üzdüklerini, beni korkuttuklarını söyleyebileyim. Sen hep yanımda ol, kolla beni, koru beni. Sen yanımda olursan bana dokunamazlar dimi anne? Korkuyorum anne çok korkuyorum. "sus" diyorlar susuyorum. Susturma beni anne, konuştur anne, konuş benimle!!!
 
Ve hiç bırakma!
Bırakırsan dokunurlar, bırakırsan kaçırırlar, bırakırsan ezerler, bırakırsan yok ederler, BIRAKIRSAN EGOİZM VE ŞİDDET EYLEMLERİNE ALET EDERLER. Ellerimi tut anne ve hiç bırakma...


Son yıllarda artan çocuk istismarına dikkat çekmek için,
Birmilyonkalem Bir Gönül Yolculuğu' nun yeni ve çok anlamlı kampanyasına katılım adına hazırlanmıştır...

Cuma, Nisan 23, 2010

BU GÜN 23 NİSAN BAYRAMI HEPİMİZİN












23 NİSAN ULUSAL EGEMENLİK VE ÇOCUK BAYRAMIMIZ KUTLU OLSUN!!!
NE MUTLU TÜRKÜM DİYENE

Pazar, Nisan 18, 2010

ANILARDAN



Açık kumral saçları vardı, lüle lüle omuzlarına düşüyordu. Ufacık bir burun ve ağızla sanki bir çocuğu çağrıştırıyordu. Masum bakan gözleri saflığını vuruyordu yüzüne. İlk görüşte çok sevmiştim, içim ısınmıştı masumiyetine. "Hiç iş tecrübem yok." demişti. Önümde el yazısı ile doldurduğu müracaat formuna bakıp, "gördüm, bir yerden başlamadan iş tecrübesi olmaz," diye devam etmiştim.


Çalıştığım servise elemanlarımı ben seçiyordum, çoğalan işlerimiz için yeni bir eleman alacaktık. Müracaatların içinde iş tecrübesi olanların olmasına karşın ben onu tercih etmiştim. Sanki bana özel gönderilmiş gibi hissetmiştim, başka bir iş yeri onu yıpratır, harcanır diye düşünmüştüm.


Uzun yıllar birlikte çalıştık, ben o iş yerinden ayrılırken "o" çalışma hayatına alışmıştı, uçmaya hazır bir kuş gibiydi artık.
Ayrıldıktan sonra tabi ki görüştük, telefonlaştık. Ama yaşamın savruntuları herkesi kendi yaşamına hapsettiğinden yok oldu gitti bu beraberlik.


Otuz yıla yakın geçen zaman içinde ben onu hiç unutmadım. Hani herhangi bir obje veya bir söz birini veya bir olayı hatırlatır ya!
İşte Zinnur'la yaşadığım bir anı değil otuz yıl, kaç otuz yıl olursa olsun unutulacak gibi değildir.


İşe başlamasıyla önüne, biriken yığınla evrakımızı koymuş, tarih sırası ve dosyalama işlerini vermiştim. Heyecanla işine sarılmış umut vadediyordu ama çok çocuksuydu.


Geldiğinin ya ikinci yada üçüncü günüydü, günlerden cuma. Cuma günleri ödeme günü olmasından evraklarımız oldukca çok olur. Saat geç olmuş finans servisinden kasa evraklarımız gelmemişti. Titizlenmeye başlamıştım, evrakları kasaya işleyip, kasa defterini kapatıp mesaiyi geçe bırakmamak için Zinnur'a,
".....beyin odasından kasayı getirirmisin" dedim. Zinnur'cuk önündeki dosyalardan bunalmış bir halde, hiç soru sormadan aniden kalkıp gitti. Onu benim gibi herkes de çok sevmişti. Biraz sonra .....Bey Zinnur'u elinden tutmuş bir vaziyette kapıda belirdi. Zinnur'un yüzü kızarmış, biraz mahcup ama yine de dudaklarında hafif tebessümle, ....Bey ise kahkalarla girdiler odaya.
Meğer bizim Zinnur'cuk kasa evraklarını almak için gittiği finans odasının kapısında, ....beyin yanında duran iki metreye yakın, demir yığını kasaya bakıp da şaşkın bir vaziyette "Nur Hn. kasayı istedi ama ben bunu yanlız taşıyamam ki!" demiş.


Sonraları bu olaya kendi de dahil günlerce güldük. Ah! Zinnur'cuk şimdi nerelerdesin? seni bir kez daha ne çok görmek isterdim.
 

Şimdi bu anı nereden mi geldi aklıma?
Sanırım iş hayatını özledim, bir kere bile pazartesi sendromu yaşamadığım, her gün hiç bıkmadan severek gittiğim iş hayatını.
Son yıllarımda iş hayatına bilgisayar girse bile ben daha eskilerini, defter kokularını, dolma kalemlerimi, tozlu arşiv raflarını, şeritli hesap makinalarımı, kollu hesap makinası facit'timi, bir kuruş tutmasa bile tutturmak için günlerce uğraştığım bilançolarımı, akşam mesai bitiminde ince ince yerleştirdiğim çekmecelerimi, iş çıkışı koşarak eve gitmeyi özledim... 

Cumartesi, Nisan 10, 2010

BÜYÜYORLAR



Daha dün gibi, küçücük ellerin avuçlarımda büyümeye çalışıyordu. Bugün elimden tutmaya çalışıyorsun.
O gün bugün hiç bıkmadın kapınızdan çıkarken seni bırakıp gitmiyeyim diye beni bir şeyler bulup oyalamaya.
Dün feryatları koparırken o kapıda, bugün defalarca öpmeye...





Derin bakışlım, tatlı dillim, dünya güzelim benim. Gözlerin bakarken gözlerime sevgi kıvılcımları saçan ışıltım benim. Yanındayken elimi hiç bırakmayan, dizimden ayrılmayan ay yüzlüm. Gitmek istediğin ilk durağın ben, gelmesini istediğin ilk kişi ben. Senle geçen saatler sana da yetmiyor bana da cantanem...





Hızla büyüyorsun miniğim, doymadım daha ıngalarına, çoraplarını çıkarınca ağlamanı kesmene, süt kokan ağzına.
Güler yüzlüm, sevgi dolu yüreklim.
Yarış halindesin büyüklerinle, ananenin peşinden koşmaya, ağlamaya.
Ayaklarıma sarılışın, yüzüme "albeni" dercesine yükselişin, omuzumdan çekiştirip, gideceğimiz yere yön verişin.
Sen Can'sın cancanımsın...
ZAMAN HIZLA AKIP GİDERKEN SİZ HIZLA BÜYÜYORSUNUZ
Güzelliklere karşı büyüyün, güzellikler yaşayın ve her gününüz bugününüze eşdeğer olsun canlarım...



Cuma, Nisan 02, 2010

NİSAN



Sen şarkılarını söylerken
Dilinde bir notayım ben
Sen eteklerini savurup gezerken
Esen hafif rüzgarınım ben
Bu umursamaz hallerine
Yine de vurgunum ben
Adını Nisan kaydum
İçimdeki çocukluğum
İçimdeki gençliğim
İçimdeki baharımsın sen




Fotoğraf:
Canım arkadaşımdan
İzinle alınmadır...

Cumartesi, Mart 27, 2010

2009 VE " MİM"




Dost blog arkadaşımız jivago tarafından mim'lenmişim, bu konuda beni düşünmüş olmasından dolayı çok teşekkür ederim. Mim'imizin konusu "2009 yılının neden iyi geçtiğine dair beş (5) madde".
 
Her gün olumsuzlukların çoğaldığı dünyamızda, 2009 yılı içinde iyi sayabileceğimiz beş maddeyi bulabilmek için 2010 yılını bitirmemiz gerekli aslında. Belki 2010 yılına göre, 2009 yılında iyi geçtiği vaysaydığımız seçe seçe beş madde bulabiliriz.



* Dünyada binlerce insanımızın yok olduğu depremlere bir yenisi eklenip "Marmara"ı depremi olmaması 2009 yılını suç almasından kurtarıyor. 2010 yılı ilk üç ayı ne yazık ki bu konuda suçlu. 1999 yılı da daha yaralarını bile sarmadığımız suçlu bir yıl. Ve geçen onbir yıl bu konuda hiç bir önlem almadan sadece bol bol konuşmalarla geçtiğine göre, giden yıllara depremi yaşatmadığı için iyi geçen yıllar sınıfına koyacağız. 2000 yılından sonra yapılan binalar alel acele çıkartılan bir yönetmelikle "depreme dayanıklı" olarak yaşamımıza girmesi, gözümüzü kapatıp görmek istemediğimiz binlerce ruhsatsız binanın içinde yaşayacak binlerce insanlarımızın sadece "ölü sayısı şu kadar tahmin ediliyor" ayrıcalığını düşünmeden "neyse bir yılı daha atlattık" diyerek yaşamı ertelemekten öteye geçmeyecektir.
 
* 2009 yılında 3G girdi yaşamımıza, bu iyi bir şeymi? Dünyamız ve benim için iyi bir şey değil ama milyonlarca vatandaşımız çılgınca sarıldığına göre 2009 yılının iyi geçmesine dair bir maddesine girer çünkü globalleşen dünyaya bir adım daha yaklaşmış oluyoruz. Burnumuzun dibindeki olur olmaz yerlere dikilen baz istasyonlarını düşünmezsek mutluluk tanımı bu, artık millet diye birşey kalmıyor, hepimiz avrupalıyız, hepimiz amerikalıyız.
Dünyayı yok etme mücaadelesine bir adım daha yaklaşmak benim için. "Ah çocukluğum, ne güzel di!" diyemeyecek, çocukluğunu özleyemeyecek nesillerin yetişmesi demektir benim için. Servisle okula giden, sokak kültürü alamayan, teknolojini karşısında sanal oyunlarla vakit geçiren, taşların sesini duymadan satranç, dama oynayan çocuklar büyüdüklerinde çocukluklarını özlemek gibi bir lüksleri olabilir mi? Yarışa sokulan çocuklarımız okul harici hızlandırılmış kurslara, ek eğitimlerle yetiştirmeye çalışırken, ana ihtiyacı olan doğanın tadına ulaşamazsa, kazanmadan harcamaya alışırsa, reklamlarla yaşarsa, modern kafe'lerden kahve kültürü alırsa ne çocukluğu ne gençliği kalır. Ve en acısı da TV dediğimiz aletle gören ama ulaşamayan evlerdeki çocukların düş kırıklarının, ulaşma bahasına yanlış yollarda aramanın yarattığı olumsuzluklar.

Tabi ki! teknolojiye karşı değilim ve hatta olması gerek biliyorum, gerekte merdivenin ilk basamağından son basamağına atlanmasına, eğitimini almadan kullanılmasına karşıyım. Uydu'ya bir adım daha yaklaşırken, geleceğe devredeceğimiz yaşadığımız dünyayı düşünmeyenlere karşıyım. Dünyayı yaşanmaz hale getirip ve bunu gören, kendine uydu'da yer arayan ve bu uğurda güçsüzlerin üzerine basanlara karşıyım.
 
* 2009 yılında neden iyi geçen bir madde de, "Ayakkabısı olmayan bir çocuğun çorapla okula gitmesinin ve müdür tarafından azarlanarak okula alınmama"sının ve bu günlerce medya manşetlerinde yayımlanmamasıydı. Benzer olaylarla karşılaşsakta bu denli acımasızı yoktu sanırım.

2009 yılında ve geçtiğimiz tüm yıllarda da ülkemizde bu yoksulluk vardı ve hatta daha acı yoksulluklar. Bu gün de olan ve yarınlarda da olacak olan bu yoksulluğu medya manşetlerinde günlerce yayımlayıp da sonuca gidilmemesi, bu olayları çocuklarımızı rencide etmeden çözüme ulaştırılması, bu kadar mı zor? Çevremizdeki yoksulluğu görmezden gelip, medya manşetlerinin gözümüzün içine, içine sokması mı gerek. Hem de üç gün sonra unutulması misali.
Bir taraftan yaşamın ne olduğunu bilmeyen çocuklar yetiştirirken bir yaraftan onur duygusunu çaldığımız çocuklar yetiştiriyoruz. Biz büyükler bugünün kavgasını yaparken yarının felaketini hazırladığımızın farkında bile değiliz.
 
* TBMM Genel kurulu'nda 1 Mayıs'ın "Emek ve Dayanışma Günü" adı altında tatil olmasına ilişkin kanun tasarısı kabul edildi.
"1 Mayıs Bahar ve işçi bayramı" 1923'den bu yana ülkemizde kutlanırken talihsiz bir kutlama sonucu korku tüneline girmiş ve yasaklanmıştı. Sonuç gerçekten çok acıtıcıydı. Sebep! yine "Balık baştan kokar" misaliydi. İnsanların isteklerini görmezden gelmek, isyanları kanla bastırmak ve işten atmak. Üniversitelere giren ikilik, işçi haklarına yasayla engel. Grevlere, sendikalara yasaklama getirmek.

Bugün, tüm bunları çözememişken işçilere ekmek yerine bir günlük tatillerini piknik yapsın diye geri vermek.
 
* İşsizliğin bugüne göre daha az olması.
Binlerce işçimizin 2009 yılında bir işi varken 2010 yılının daha ilk üç ayında bile bir işleri olmaması.
En azından 2009 yılında, milletvekilleri(miz) kırmızı ışıkta geçme ayrıcalığının akıllarına düşmemesi. (Çok merak ediyorum, yaya olmaları halinde kırmızı ışıkta geçerken plakalarını nereye takacaklar?)
HSYK'nın daha az yıpratıldığı.
Saçma sapan kahvaltıların daha gündemde olmadığını da sayabiliriz.
 
Benim için ise, 2009 yılı ne ifade ediyordu? diye düşünürsem, tek kalıcı ayrıcalık evimi
değiştirdim. Bu da gelecek yılarda, 2009 yılını anma adına kullanılabilinir ve iyi geçtiğine dair kalan dört önemli madde sağlık,sağlık,sağlık,sağlık!
 
Bende, yolu blogumdan geçen tüm okuyucu ve dostlara paslıyorum bu mim'i.

Herkes yazsın, yazsın ki belki birimizin unuttuğunu birimizin hatırlayacağı iyi geçen maddeleri bulup çıkarabilelim hep birlikte.
Savaşların, açlığın, aile içi şiddetin, intiharların, işsizliğin, tecavüzlerin, haksızlığın hergeçen gün arttığı dünyamızda (ülkemizde) bir umut ışığı bulmak için...
 
 
 
 

Perşembe, Mart 18, 2010

ÖZLEM





Gözlerime sor seni nasıl gördüğünü
Dilime sor seni nasıl bildiğini
Yüreğime sor seni nasıl sevdiğini
Özledim hemde çok özledim
Bilmiyorum
Seni mi
Yoksa sendeki beni mi
 

Cuma, Mart 12, 2010

NEDİR "GERÇEK"



Sevgili dünlük,
sanma ki seni unuttum, hem zaten görüyorsun gecenin bir vakti girip neyin var, neyin yok? kontrol ediyorum. En azından orada sağlam durduğunun ispatı, sayfanın sağ tarafındaki dostların linkleri vızır vızır İstanbul trafiği gibi işlemesi!

Kafam çok karışık dünlük, çok şeyi sorgular oldum bu aralar, cevabını bulamadığım bir sürü gereksiz düşüncelerin içindeyim. Düşünmek için o kadar çok neden var ki bu aralar yaşadıklarımda, okuduklarımda. Düşüncelerime eşlik etsin diye hemde harıl harıl örgü örmekteyim. Bloglar arası Mavi kuş harekatı var, çocuk, bebek üzerine birşeyler örüyorum. Elimden geleni yapmaya çalışıyorum onlar için. Bir,iki çocuğa ulaşabilirsem ne mutlu bana.
Örgü örerken düşünmek yapıcı mı, yıkıcı mı? onuda çözmüş değilim. Şişlerin birbirine vuruş darbesi (Balyoz darbesi değil, yanlış anlaşılmasın da, neme lazım.) ilmiklerin bir şişten bir şişe geçişi neler çağrıştırıyor zihnimde bir bilsen. İlmiklerle beynimin bağlantısı bedenimi mıhlıyor olduğum yere, bir şiş bir şiş derken zamana yenik düşüyorum da kolum, belim, boynum isyana geçiyor. Hemde bir yerde fazla oturamayan ben hiç kalkmadan bir saat üstüste oturabiliyorum.

En çok da insanı düşünüyorum. Beynini, yüreğini, duygularını, düşüncelerini. Nasıl bu kadar farklı olunabilir, oysa etten ibaret iki organ. Birbirine bağımlı çalışır en masumane haliyle.
Çok çoook yıllar belkide 30 yıl kadar önce bir film izlemiştim. Şimdi ne adı aklımda nede oynayanlar ama filmin tüm sahneleri kare kare aklımda. Bir bilim adamı geliştirdiği bir cihazla küçülüp kana giriyor, aklın almadığı vücut işleyişini yerinde görmek için. Kana girdikten sonra kanın yürek ve beyin arasındaki faaliyetlerini, midenin, böbreklerin v.b. tüm organların işleyişlerini inceliyor, dışkılama ile bitiriyordu gezintisini. Bilim kurgu anlatımı ile soluksuz izlenecek bir filmdi.
Aklıma bu film düştü son zamanlarda, tüm insanların tüm organları aynı yerinde, kan ise vazifesini insan ayırımı yapmadan aynı düzende işliyor. Peki! o zaman yürekteki duygular, beyindeki düşünceler nasıl değişik olabiliyor. Saçma sapan biliyorum ama düşünüyorum işte.


Vicdan denen birşey varsa neden her insanda aynı değil. Parayla satılan birşey değil ki bu, herkes parasına göre alsın. Düşünmek mantıkla bağlantılı ise niye herkeste mantık aynı değil. Niye insanına göre mantık değişir ki? Mantık tek, vicdan tek değilmidir,azı çoğu neye göredir?İnsanın gelenekleri, görenekleri, yaşam koşulları değişik olabilir de! Bu akıl mantığını, yürek vicdanını etkilermi?
Kafam çok karışık dimi, sende hak verdin sanırım.

Dost blog yapraklar "Nedir tek gerçek" diye bir yazı yazmış. Okuduğumda zaten karma karışık olan kafam iyicene oldu allak bullak. "Ben benim doğrularım bu" diyememişimdir hiç bir zaman. Acaba! derim daima. "Düşündüğüm bu da, doğrumu acaba?" der, karşıya geçer bakarım.

Eee düşünce ayrı, hani mantık tekdi. Yok ben çıkamayacağım bu işin içinden dünlük, düşündükçe batıyorum.
Yapraklar "gerçek benim bildiğim sahici demektir, yaşam gibi" diyor. Ben "yaşamda tek gerçek ölümdür" diyorum. Ölümü sorguluyorum sonrada. Belki bir nefeslik yaşam, belki çok kısa bir yaşam ve belkide çok uzun bir yaşam. Sonu! ölüm. Kendimizi bildiğimiz andan itibaren ölümü biliriz ve bir gün öleceğimizi. Yaşarken öleceğimizi biliriz de ölümü hiç düşünmeyiz oysa. Her an da ölümü düşünürsek nasıl yaşam olur ki!
İleriye dönük hayallerimiz, planlarımız vardır. Gelecek için yaşarız çoğukez, günü yarın için yaşarız adeta. "Yarın ne yemek yapıcaz", "yarın şuraya gidecem", yarın alırım" "yarın yaparız" istediğimiz kadar çoğaltabiliriz bunları. "Yarın ola hayrola" kaç kişi derki? Ben çoğu kez "dur bakalım o zaman gelsinde" derim eşim hemen karşı çıkar "devlet memuru gibisin" der. Gülerek söyler ama ben kızarım. Sabah yedide kalmamız gerekliyse o gün beşte kalkar kendisi. Dur bakalım acaba saat yedi olacakmı? Son Elazığ depreminde bazıları için saat 4.30 oldumu?


Kızımın binasının altında bir eczane var, sahibi bir bayan. Haftanın en az dört günü görürüm onu, selamlaşırız. İki yıla yakın zamandır kanserle savaşıyor, dimdik ayakta, mücaadelesini veriyor. Saygı duyuyorum, gücüne hayranım! elinde olan birşeymi? onu bilmiyorum işte.
 
İki hafta önce görümcemin eltisi vefat etti. 70 küsür yaşlarındaydı. Hastalığı, hiç birşeyi yok, akşam yemeğini yedikten sonra mutfağını topluyor, bulaşıklarını yıkıyor. İşi bitince elma getirip soyuyor, eşinle birlikte yiyorlar. Biraz oturduktan sonra elma çöplerini atmak için kalkıyor, kapıya geldiğinde kapıyı tutup "bana bir şey oldu" deyip yere düşüyor. Eşi yanına geldiğinde çoktan ruhunu teslim etmiş. Anlattıklarına göre üç dakikalık bir ölüm süreci. Belki bir saat sonra yatmayı, ertesi gün pazara çıkmayı düşünüyordu.

Belki yaşından vücut biryerde bitti diyor! kabul edilir yanı bu.

 
35 yaşlarında sanırım, binamızın apartman görevlisi, günlerden pazar yani tatil günü. Kendini dışarı atmış iş yok ya! İki kişinin kavgasına denk geliyor, iyilikle aralarına girmeye çalışırken ne olduğunu bile anlamadan ölüm onu orada buluyor. Evden çıkarken düşünebilirmiydi böyle birşeyi? yada eşi kapıdan uğurladığında bir daha onun geri gelmeyeceğini? Üç masum kız çocuğu küçücük yetim kalacaklarını bile bilirmiydi?
 
Dün gece sokağımızdan asker uğurlandı, düğün alayı gibiydi. Eskiden askerler sesizce giderdi kışlasına, şimdi düğün alayınla gönderiliyor. Niye? Her anne oğlunu vatan kurtarmaya değil pisipisine bir mayına bir kurşuna gönderiyor sanki. Dönüşü varmı diye ve bir daha görecekmiyim diye düşünüyor. Ölümü heran ensesinde hissederek bekliyor.
 
Ya İstanbul depremi!
Ya da ben bunları yazarken kaç trafik kazası!
Gerçek hangisi?

Ben ilim,bilim bilmeden çıkamayacağım bunların içinden dünlük. Yazdım işte! belki bir kısmını atarım kafamdan diye...
 
 
 

Pazartesi, Mart 08, 2010

129 KADIN İŞÇİNİN ANISINA SAYGIYLA




Öncelikle insandır, ama illa anadır kadın; her doğan canlının, dağın, toğrağın, ağacın, kuşun, böceğin, çiçeğin anasıdır. Duygunun en yücesine sahiptir, emek kokar, ekmek kokar. Varoluş tarlasıdır, bereket saklar avuçlarında. Toprağını ekerken türkü, yavrusunu emzirirken ninni söyler, huzur saklıdır sesinde.
 
Yürektir kadın; sevmeyi bilen, sevilmeyi isteyen. Ekmeğini koruyan, bacasını tüttüren, ellerini yaşama feda eden. Tükenmeyen sabrın, azmin, sevginin bekçisidir. Düşlerini yüreğinde saklar, ayakları daima yere basar. Sahip olduklarına sıkıca sarılır; alın teri döker, emek verir, ömür tüketir ama asla vazgeçmez.
 
Eştir kadın; can yoldaşı, sırdaşı, hayat arkadaşı. Evinin direğine destektir, geçmez ne arkasına ne önüne hep yanındadır.
Doğadır kadın; çiçek gibi naif, ağaç gibi dimdik.
Anadır, eştir, bacıdır.
Aştır, işçidir, emektir.
AMA ÖNCELİKLE İNSANDIR...
 
 
DÜNYADA
1. Dünyadaki işlerin %66’sı kadınlar tarafından görülüyor.

2. Buna karşın kadınlar dünyadaki toplam gelirin ancak %10’una sahipler.
3. Dünya’daki mal varlığının ise % 1’ine sahipler.
4. Başka bir değişle dünyadaki işlerin % 34’ü erkekler tarafından görülüyor ama erkekler dünyadaki toplam gelirin % 90’ına ve toplam mal varlığının % 99’una sahipler.


TÜRKİYE'DE
1. Şehirlerde evli kadınların % 18’i, köylerde de % 76’sı eşleri tarafından dövülüyor.
2. Kadınların % 57,7’si evliliklerinin ilk gününde şiddetle karşılaşıyor.
3. Aile içi suçların % 90’ını kadına karşı işlenen suçlar oluşturuyor.


8 Mart 1908 de diri diri yanan 129 kadın işçinin anısına saygıyla...

DÜNYA KADINLAR GÜNÜ (MÜZ) KUTLU OLSUN

Pazar, Mart 07, 2010

BİR KADINI AĞLATMAK


Bir kadını ağlatmak çok zor değildir aslında. Kadınlar her şeye ağlayabilir; bir filme, bir şarkıya, bir yazıya... En az erkekler kadar yani! Ama bir kadını yürekten ağlatmak zordur. Eğer bir kadın yürekten ağlıyorsa, ağlatan onun yüreğine ulaşmış demektir. Ama o yüreğin değerini bilememiş olacak ki ağlatan, gözünü bile kırpmadan teker teker batırır iğnelerini yüreğe! - İşte o zaman koca bir yumruk gelir oturur boğazına kadının. Yutkunamaz, nefes alamaz; çünkü o koca yumruk canını çok acıtır. Gözleri buğulanır kadının sonra. Ağlamayacağım, der içinden. Ama engel olamaz işte. Çünkü yüreğine ulaşmıştır birileri ve iğneler saplamaktadır.. Bu acıya ne kadar karşı koyabilir ki bir kadın. İnce ince süzülür yaşlar gözünden; önce birkaç damla, sonra bir yağmur seli... Ve kadın ağlar; hem de çok! Sanmayın ki gidene ağlar kadın! Gidenin giderken koparttığı yerdir onu ağlatan, orada bıraktığı yaradır. O yaranın hiç kapanmayacağını, kapansa bile izinin kalacağı bilir kadın; o yüzden ağlar. Ama bilir misiniz, ağlamak kadınları olgunlaştırır. Her damla, daha çok kadın yapar kadınları. Her damla bir derstir çünkü. Bazen kadınlar ağladığında çoğu insan, ağlama niye ağlıyorsun ki, değmez onun için derler. Bilmediklerindendir böyle demeleri. Çünkü yürekleri acıyan kadınlar ağlamazlarsa, ölürler. İçlerindeki zehirdir onları öldüren! Ağlayarak o zehirden kurtulur kadınlar, o irini temizlerler yaralarındaki! Çünkü bilirler, o irin temizlenmezse iltihaba dönüşür yaraları. Dönüşmemesi lazımdır oysa. O yüzden de bolca ağlarlar. Zaman geçer sonra. Kadınlar kendilerine sarılmayı öğrenirler. Umarım öğrenirler, yoksa ruhlar sapkın yollara çarpar kendini. Sapan ruhların doğru yolu bulması da yeni acılar demektir. Bunu bilir kadınlar, o yüzden eninde sonunda öğrenirler kendilerine sarılmayı... Çok ağlayan kadınlar, bir çok şeyden vazgeçen kadınlardır aslında. Her damla olgunlaştırır kadınları evet ama olgunlaştıkça o safça inandıkları aşk gerçeği onların gözünde küçülür. Küçüldükçe değerini yitirir ve işte o zaman kendilerine sarılıp, yeni bir kadın yaratırlar kendilerinden. Güçlü, yenilmez, mağrur ve aşka inanmayan... İnsanlar soruyorlar çoğu zaman neden bu kadar çok bekar kadın var diye; hepsi kariyer derdinde olan. Çünkü inançlarını yitirdi o kadınlar. Zamanında yüreklerine o kadar çok iğne saplandı ki, o kadar çok ağladılar ki! Artık kendilerinden başka bir doğru olmadığına inanıyorlar, o yüzden kendilerine sarılıyorlar. Çünkü biliyorlar ki sarıldıkları adamlar onları hak etmedi; hem de hiçbir zaman! Hep bir çıkarları oldu sarıldıkları adamların. E.. o zaman niye sarılsınlar ki! Niye sarılalım ki! Etrafınızda yürekten ağlayan bir kadın varsa bilin ki olgunlaşıyordur. Bilin ki, gerçekleri kabul etmeye başlamıştır. Bilin ki, artık aşkın olmadığına inanmıştır. Bilin ki, sarılacak tek bir doğrusu kalmıştır. O da kim, ne diye sormayın artık. Çok ağlayan kadınlar, eninde sonunda kendilerine sarılırlar çünkü!
AZİZ NESİN




8 MART DÜNYA KADINLAR GÜNÜ TÜM DÜNYA KADINLARINA KUTLU OLSUN

Pazartesi, Mart 01, 2010

RENK BEKLERKEN




Bembeyaz bir sayfaydı yaşam
Kara kalemle yazdılar
Kırmızı başlık koymadılar
Mavi çizgileri de hiç olmadı


Rengarenk çiçeklerle bezenmiş
Kenar süsü yoktu
Sayfalarımın

Düşlerim hep devam işaretli
Umutla bekledim
Pembeyi maviyi yeşili


Sayfalarım tükendikçe
Devamlı kara kalemle
Rengarenk bir SON yazısı
Hep hayalimde...




Öykü Atölyesi
Fotoğrafın dili çalışması

Cumartesi, Şubat 27, 2010

TÜM YÜREĞİMİZLE YANINIZDAYIZ


*
HEPİMİZ İŞÇİYİZ
*
HEPİMİZ EMEKÇİYİZ
*
VE TÜM YÜREĞİMİZLE YANINIZDAYIZ, SONUNA KADAR!!!
*
BİR TIK YAPALIM DESTEK OLALIM...
*

Cuma, Şubat 26, 2010

BU NE ŞİMDİ!!!







Emin ol dünlük, bende bilmiyorum...




Her işini sırasıyla yapardı Hatice
Sırasını şaşırmazdı hiç nedense
Kurulu bir saat gibi işler
İşlerini saate dizerdi
Bir gün şaşırdı Hatice
Ekmek yoğuracaktı turşu kurdu
Sofrayı hazırladı ekmek yoktu
Ortaya turşu koydu
"Bu ne" dediler "şaşırdım" dedi
Şaşkınlığını kabul etmediler
Ekmek diye direndiler
Oysa ekmek yoktu
Dinletemedi Hatice
Şaşırmak senin neyine
Ekmeği hemen koy yerine
Hatice ekmek yaptı
Yaptı da ama sırası şaşmıştı bir kere
Bulguru sabah koydu kahvaltıya
Kahvaltıyı hazırladı akşama
Kendi de şaşırdı buna
Düzeni şaşınca yaşamı karıştı
Aklı yaşama takıldı
"Neydi" diye düşünürken
Denk geldi tam saatine
Buldu kendini ekmek teknesinde


Hah şimdi oldu!!!

Salı, Şubat 23, 2010

SENDROMLAR ZİNCİRİ



- Aaaanneee, ben bunu giyeceğim.
- Yok yavrum, giyemezsin hava soğuk.
- Ama ben giymek istiyorum.
- Üşürsün ama.
- Olsun giyicem işte.
- Hasta olursun kuzum, hava soğuk dedim ya!
- Giymek istiyorum ama.
- İyi aman giy, giy!
- Ama sen istemiyorsun!
- Ben istemiyorum ama sen istiyorsan giy.
- Giymeyeceğim, çünkü sen istemiyorsun.
- Peki o zaman giyme.
- Bak istemiyorsun işte....
Giyme, giyeceğim. Giy, giymeyeceğim, böyle sürer gider. Anne çoktan pes etmiştir ama yavrunun pes etmeye hiç niyeti yoktur, en azından yarım saat mücaadelesini verir bu durumun. Ortada bir sorun yoktur da, tutturmuş olmak değil mi? maksadı.
Önemli değil altı yaş sendromu!
Şimdilerde yaşama merhaba ile başlıyor sendromlar, ilk üç ay gaz sendromu. Anne bu ilk üç ayın bitmesini nasıl, nasıl bekler, gaz sorunu önemli.
Bebek ağlar, anne ağlar. Ah bir geçse!
Anne bilmez daha ileride karşılaşacağı sendromları, hele ilk bebeği ise. Bilse önünde ki sendromları çoktan razı olacak ilk üç aya.
Daha sonra; iki yaş, dört yaş altı yaş. Bitmedi oniki yaş, onsekiz yaş sendromları; aradakileri saymazsak.
Nişanlanılır, evlilik sendromu başlar. Hamilelik sendromu, lohusalık sendromu. Kırklı yaşlara yaklaşılırken, yaşlanıyorum sendromu. Menopoz, antropoz sendromları. Yaş ilerledikçe, ağrılar başlayınca "hastalık hastalığı" sendromu.
Belkide bunlar fiziksel sendromlar! Hadi kabul edilebilinir. Bir de kendi kendimize yarattığımız sendromlar vardır. Pazartesi sendromu, rejime başlama sendromu, yaz tatili dönüş sendromu, evde temizlik yapılacak sendromu v.b.


Eskiden ya sendrom sözcüğü çok bilinmezdi ya da sendrom diye birşey yoktu.
(Tamam kabul ediyorum fazla sendrom kelimesi geçti.)

 
Çocukluğum bahçe veya sokakta oynamakla geçti, bütün çocukların en büyük eğlencesiydi toplanıp sokaklarda, bahçelerde oynamak. Dört duvar arasında oynanan cicili bicili, rengarenk binbir çeşit oyuncaklar nerde?


Hulahop, topaç, ip, seksek, top. Hepsi sokak ve bahçe oyunları. Oyna, at stresi eve girince yorgunluktan sendrom yaşayacak güçmü kalır. Büyüklerinde sendrom yaşayacak zamanları yoktu sanırım. Elde çamaşır, elde bulaşık, çarşı pazar, yemek. Kalan zamanlarda komşu gezmeleri, bol bahçe muhabbetleri, elişleri.
 

Hani Elif Şafak bir kitabında hamilelik ve lohusalık sendromunu yazmış ya! Okudum, sığdıramadım aklımın hiçbir köşesine. "Hadi canım, olacak şey mi?" diye düşündüm. Belki oluyordur ben bilmem, çünkü ben iki hamilelik iki lohusalık geçirdim de bu sendromlardan nasibimi alamadım. Sonra kırklı yaşlara gelince "yaşlanıyorum" sendromu da yaşamadım.
 
Benim çocuklarım da iki yaş, altı yaş gibi sendromlar yaşamadı. Çünkü onlarda bahçe çocuğu, bahçesinde hertürlü meyve ağacının,asmanın, güllerin, leylakların, ufacık bir süs havuzunun, kedilerin, köpeklerin, kirpinin, kaplumbağanın bulunduğu bahçede attılar oniki yaşa kadar olan tüm sendromlarını. Eh başlamayınca da ondan sonraki sendromlar yormadı onları.
 
Şimdi sendromlar büyük küçük herkesi, hepimizi sarmış durumda, yok yok yani.



En başta trafik olmak üzere, ilerleyen teknolojinin doğada her aktivitenin çevreyi etkilediğini düşünürsek, doğayı canlıları ve yaşam koşullarını değiştirmesi, havaya yayılan elektriğin üzerimizdeki olumsuz etkisi sendromlar zincirinin suçlusu olsa gerek...





*
*Yukarıdaki resmin yazıyla hiç bir ilgisi yok,
zaman zaman sendromlar yaşayan prensesimin çizdiği "Macbeth"

 
 
 
 

Cumartesi, Şubat 20, 2010

TEK SUÇLU HAVALAR MI?



Bu aralar internet dünyasına "günaydın" ile "iyi geceler" demem arasında bir saatim geçiyor. Çocuklara verilen zaman kadar yani.

Bunun da yaklaşık 40 dakikasını (Olmazsa olmazlarım) interner sayfalarını gezmekle geçiriyorum. Geri kalan zamanda biraz face, biraz blog, bir iki blog yazı okuması! oldu işte bir saat.

Yorgunmuyum?
Evet yorgunum ama yine de dünden farklı bir durum yok.

Hastamıyım?
Hayır, enazından beni bu beyaz camın karşısından kaldıracak kadar değil.

Bıktım mı?
Sanmıyorum.

Sıkıldım mı?
Yooo hayır asla!

Yazacak birşey mi yok?
Olurmu! ne kadarçok şey var yazmak istediğim. Hem yazmazsam da dostlarım var dolu dolu okunacak.

Zaman yetersiz mi?
İstediğim de zaman yaratabildiğime göre! Ve hatta yeni Türkçe'yi de öğrenmiş bulunuyorum. Türkçemizdeki sesli harfleri kaldırıp yazsam zamanı yarıya indirmiş olurum ki! zaman sıkıntısı da değil.

Uykuyla barıştım mı?
Yok yok, uykuya muhakkak bir ortak yaratırım.

Olsa! olsa!
Havalardandır! Baharı çok özledim, artık gelsin istiyorum. Balki onun için önceden başladım, bahar yorgunluğu yaşıyorum...
*
"Havalardandır"
Hani yani havalar da benden bıktı, dizlerim ağrıyor "havalardan, yağmur yağacak" başım ağrıyor "havalardan, lodos çıkacak" belim ağrıyor "havalardan, çok soğuk" içimde bir sıkıntı var "havalardan, poyraz çıkacak" Bitkinlik! havalardan, yorgunluk! havalardan. Yaşamımda ki tüm olumsuzlukları yükledim havası var sesi yok havalara, sanki tek suçlu havalar...

*
"""Beni bu güzel havalar mahvetti,
Böyle havada istifa ettim
Evkaftaki memuriyetimden.
Tütüne böyle havada alıştım,
Böyle havada aşık oldum;
Eve ekmekle tuz götürmeyi
Böyle havalarda unuttum;
Şiir yazma hastalığım
Hep böyle havalarda nüksetti;
Beni bu güzel havalar mahvetti. ORHAN VELİ KANIK"""
*
Fotoğraf:
İznik'de bir bahçe, elceğizlerimle çektim...

Pazar, Şubat 14, 2010

SEVGİ NEDİR?



Sevgi'nin günü, gecesi varmıdır? ya da sevgi nakit alım gücü kadarmıdır? Sevgi bir paket değerinde ve bir gün içinde tüketilecekse tanımı nasıl yapılır?
Yoğun yaşamın içinde unutulan diğer duygular gibi en azından bir gün anlam kazanması, birgün tüm günlük koşuşturmayı bırakıp sevgi duygusunun kana kana yaşanması belki de olması gerek. Ama bunu birinin hatırlatması, birgün üzerinde durulması sevgi sözcüğünü de yaralamaz mı?


Yine de sevgi'nin yüce duygusu karşısında tüm sevenlerin, sevgilerin yara almadan bir ömür boyu sürmesini dilerim...

Cumartesi, Şubat 13, 2010

PAMUK ŞEKERİM

Sevgili dünlük,
Sana hep dünü yazdım, daha doğrusu dün için açmıştım sayfalarını. Bugün istedim ki güzel geçen bir günümü yazayım. Yok olmadı! bak yine dün oldu!


Güzel bir gündü bugün. (yani dün)
Sabahın ilk ışıkları ile uyandım, bir doktor kontrolüm vardı, bu sefer ertelemeyecektim, karar kesindi.
Biz kadınların rejime başlama günü olan her pazartesine ertelediğim, pazartesi de olunca vazgeçip bir hafta sonrasına ertelediğim, randevu alıpta iptal ettirdiğim bir kontrol işte. Haftalar aylara dönüşüp, ayları yıla dönüştürmeye başlayınca, birde
pamuk şekerimin yüreklendirmesiyle "dönüşü yok artık" diyerek hastanenin yolunu tuttum.
İnternet kanalıyla üç gün önceden aldığım randevu 8.30 da ve 1 numara idi. 1 numaranın verdiği gururla doktor odasına ilk girmenin sevincini de yaşadım bu arada. 9.00 gibi işimin bitmesi ile bir oooooh! çektim ve karşıki dağlara baktım, karşımda dağ falan yoktu ama binalar hafiften sallandı sanırım...

Poliklinik evime marketten daha yakın olmasından, sözleştiğimiz üzre 10.00 gibi gideceğim mükellef sabah kahvaltısı ve fevkaladenin fevki bir sohbet öncesi evime geldim. Sokak ve poliklinik mikroplarından arındıktan sonra kuş gibi olmuştum ve uçmamak için camları sıkı sıkı kapattım. (Tamam! sevinç göstergesi bu kadar yeter.)
 

Onu tanıdığımda, 13 yaşlarında çocukluktan gençliğe geçmeye çalışan, gözleri ile gülebilen, narin ve ufacık şen kahkalarıyla, yaşından umulmayacak olgunluğuyla sokağımızın güzel kızlarından biriydi. Birbirimizden bağımsız ama birbirimizi de o derece yakından ilgilendiren ortak konularımız oldu. Aynı sokağı, aynı havayı, aynı dost evleri ve boğazın en güzel manzarasını paylaştık onunla. Sabahları koşa koşa ben işe giderken o formasını giymiş koşa koşa okuluna giderdi, karşılaştığımızda gülen gözleri ile selam vererek. Uzun bir süre sonra biz başka bir semtte ev'lenerek ayrıldık sokağımızdan, kısa bir süre sonra da onun
BİR DUT MASALI'nı yaşamak için sokağımızdan ayrıldığını duydum. Güzel, çok güzel yıllardı!
 
Saat 10 gibi, hazırladığı sofralarla, tatlı diliyle gönüllerde taht kuran pamuk şekerime doğru yola çıktım. Mükellef bir kahvaltı sofrası ve tadına doyulmayacak sohbeti ile
Nunu'mla geçirdiğimiz saatler çok keyif vericiydi. Çok teşekkür ederim pamuk şekerim, dostluğun, kardeşliğin için...
Zaman sayacının hızlı ilerlemesinden, okunması çok keyif veren bir derginin ana başlıklarını okur gibi daldal dala atlayan sohbetin gerisindekileri daha sonraya bırakarak ayrıldım oradan...
 
İşte dünlük, yıllar önce sokağımızda bıraktığım o güzel kız yıllar sonra bir tesadüf (mü) bilmiyorum! senin sayende yeniden hayatıma girdi, yaşamıma renk vererek, yine aynı sokağı paylaşarak...
 
Günün geri kalan kısmında, okumaya doyamayan kızımı okula göndererek torunlarımla geçirdim. Ve kızımın temizlik günüydü, yani elk.süpürgesinden dert günü. Can elk. süpürgesine hayran, elinden almak mümkün değil. hın hın hın diyerek elk.süpürgesinle evin içinde araba sürüyor. Kadıncağız temizliği nasıl yapacağını şaşırıyor. Bir sürü oyuncak araba alındı yok! illa elk süpürgesi hastası. Miniğim benim, ay yüzlüm...

Can oynar da abla dururmu?

 
Akşam emeklimlen balık keyfi, sonracıma "Hanımın çiftliği" işte dünlük, günlük yazayım derken yine oldu dünlük...
 
 
 

Pazartesi, Şubat 08, 2010

ESKİ DEFTERLER...


Öykü Atölyesinin her kelime oyunu bana zevk verirdi, her kelimesini atlamaz yazardım. Şimdi duruldum mu? yoruldum mu? Bilmiyorum...

İki yıl önce yazdığım "VURGUN SÜRGÜN" kelime oyununla, geçmişten bir ses, biraz nostalji olsun istedim...


***
Sabahın ilk gün ışıklarıyla kalkmıştı, evdekileri rahatsız etmemek için çok dikkatli davranıyor, parmak uçlarında geziniyordu. "Çok yorgunum," dedi mırıldanır gibi. Gece hiç uyuyamamıştı, geç gelmiş ve biraz da aldığı alkolün etkisiyle, kafasına üşüşen düşünceler serseme çevirmişti geceyi. Uyumaya çaba göstermiş ama uyuyamamıştı. Sağa sola döndükçe kafasının altındaki yastık bile isyan edercesine dertop olmuştu."Keşke kalkmasaydım, bir-iki dönüşten sonra belki uyuyabilirdim," diye düşündü. O ne yapmıştı peki? Yataktan kalkmış, üstüne de bir şey almadan camın cumbasına oturmuş, kafesi de yarıya kadar açmış ve sigara üstüne sigara içmişti."Ah bugünü ve geceyi bir atlatsam..." Yine kendi kendine mırıldandığını hissetti. Başı çatlarcasına ağrıyordu.Yeleğini giymiş, köstekli saatini de cebine yerleştirmişti, çıkmaya hazırdı artık.

Tahta merdivenlerin gıcırdamaması için destek alırcasına elini duvara dayadı."Kahvaltı etmeden mi çıkıyorsun?" diyen ablasının sesiyle durdu. Ablası sabahlığının kuşağını bağlarken bir taraftan da çıplak ayaklarına giymek için terlik arıyordu. "Niye erken kalktın, bu saatte dükkanda ne yapacaksın, akşam da geç geldin, bir türlü konuşamıyoruz, bu meseleyi bitirelim, böyle olmaz oğlum, kaçmakla bir yere varılmaz, dur sana çay yapayım, çay içerken konuşuruz ," diye arkası gelmez bir şekilde sözcükleri sıralıyor, cevap beklemeden günlerce konuşmak istediklerinin özetini yaparcasına konuşmasına devam ediyordu. "Çok iyi bir kızcağızmış, kimi kimsesi de yokmuş, iyi eş olur diyorlar, bugünlerde bir gidip göreyim diyorum."Bir ayağı merdiven başında, bir ayağı ilk merdivende, ablasının hem terliğini araması, aynı anda bir saatlik konuşmayı bir dakikaya sığdırması başının ağrısını artırmıştı. "Abla!" diyebildi sadece. Ablası devam ediyordu. "Böyle olmaz, artık otuz yaşına geliyorsun, evin barkın olsun, sen de çoluk çocuğa karış istiyorum."Başım çok ağrıyor, dükkan da kirli, biraz erken gidip temizlemek istiyorum, müsade ederseniz, akşam gelince konuşmamız mümkün mü?" diyebildi sadece. Ayağına terliğini bularak giyen, sabahlığının kuşağını da en nihayet bağlamış olan abla, kardeşinin yanına gelip yanaklarını öptükten sonra, "Hayırlı işler olsun, akşam bereketinle dön," diyerek yolcu etti kardeşini. Aynı zamanda arkasından yine iki lafı eklemeden edemedi, "Akşama erken gel konuşalım."

Kardeşi çıktıktan sonra abla, eşi ve okula gidecek çocukları için kahvaltı hazırlıklarına başladı. Aynı zamanda kardeşinin erken gidişi hakkında kendi kendine yorum yapmaya başladı. "Sokağın kızlarından mı kaçıyor acaba, yoksa yoksa yine o kadın için mi bunca sıkıntısı? Nesi var bu çocuğun? Allah'ım günlerdir bir hayalet gibi gelip gidiyor".Çok yakışıklıydı kardeşi, onun geliş gidiş saatlerini bilen sokağın bütün kızları kafes arkalarına üşüşür geçişini seyrederlerdi, her fırsatta. "Abla, abla?" derler kendi peşini de bırakmazlardı. "Şu güzel kızlardan birine gönül vermedi de gitti dul bir kadına gönül verdi," diye hayıflandı. Neyse ki geçenlerde bittiğini söylemişti. "Hem büyük, hem dul, benim kardeşime göre değil!" Kendi kendine bir söylenip, bir düşünüp çayı demledi, kahvaltıyı hazırladı.

Marangozhaneye girdiği zaman gerçekten çok dağınık bırakmış olduğunu gördü ama toplamak temizlemek yerine kafasını iki elinin arasına alarak bir tahtanın üzerine çöktü. Başının ağrısını geçirmeye çalışarak şakaklarını hafif hafif ovaladı, yok geçmiyordu bir türlü...Aradan ne kadar zaman geçti bilmiyordu. Kalktı kapıya doğru yürüdü, tam kapıdan çıkmak üzereyken, dükkanın açıldığını gören kahveci çırağı çay getirdi. "Ben de çay içmeye geliyordum, çok iyi oldu" dedi ve ekledi, "Dur biraz, iki satır yazı yazayım da, benim aşağıdaki eve götür." Kahveci çırağı hafif tebessüm ederek, "Tamam abi, zaten o tarafa yolum var, veririz yengeye," dedi.Kahveci çırağı çıktıktan sonra çayını bitirdi ve kaçınılmaz olan dağınık dükkanı toplamaya başladı.Kafasına düşüncelerin bir gidiyor biri geliyor, bitirmek istediği işi kendine mazeret arar gibi, sorularının cevaplarını da kendi veriyordu.

"Bitirmeliyim artık, bir sene oldu nerdeyse.""Zaten başlaması hataydı, oldu bir kere.""Hiç bir ümit vermedim ama, o herşeye razı oldu."

Çok sevmişti onu genç kadın, o da sevmişti, sevmişti de keşke bu türlü olmasaydı. Bu şekildeki birliktelikleri hiç hoş değildi. Genç kadının ona olan sevgisi, hiçbir karşılık beklemeden evini açışı, beraberlikleri hepsi bir anda olmuştu. Kendi de kapılmıştı işte. Sonra aradan geçen zaman ikisini de sevgiye boğmuş, değer yargılar önemsenmemiş, kimseleri umursamaz olmuşlardı. Her beraberliklerinin sonunda, "Bu son olsun," düşüncesiyle ayrılmış sonra yine sevgisine yenik düşüp ona dönmüştü. Evlenmek istiyordu genç kadın, sevgilisini sıkmadan arada bir dile getiriyor, alacağı cevabı bildiği için hemen susuyor, başını öne eğerek, "Bu sevgin de yeter bana," diyordu. Çok acı konuşmuştu sevdiği kadına karşı, onu sıkan buydu."Bugün benimle hasapsız birlikte olan birini nikahıma alamam, karım diyemem, ben bu güveni duyamam!" demişti.

Her şeye razı olacak kadar çok seviyordu genç kadın onu. Bunu fırsat bildiği için de kendi kendine kızıyor, sona erdirmeye çaba gösteriyor ama sevgisi de bunu engelliyordu.Başının ağrısı geçmemiş daha da artmıştı sanki. "Bu gece bu işi bitirmeliyim, hem ona hem kendime yazık ediyorum, kangren olan parmağı keserler," düşünce kararlığı biraz içini rahatlattı.

Kapının tokmağını çalmış açılmasını beklerken içeriden seke seke gelen neşeli ayak sesleri biraz içini burktu. "Hayır vazgeçmemeliyim," diye düşündü. Kapı açıldığı zaman içeriden nefis yemek kokuları geliyordu. Genç kadın kahveci çırağının getirdiği pusuladan sonra akşama hazırlık yapmış ona güzel mezelerle dolu bir akşam sofrası hazırlamıştı.
Birliktelikleri ikisine de huzur veriyordu, birlikte yemek yiyorlar, biraz alkol alıyorlar, eğer denk düşerse radyodan yayılan fasıla eşlik ediyorlardı.Genç kadın beraber oldukları geceler hiç uyumaz sabaha kadar sevdiğini seyrederek geçirirdi.
Yemeğin sonuna doğru bir kadeh daha içmek istedi."Çok oldu," dedi genç kadın."Bırak içeyim, bu gece sana vedaya geldim. Artık ayrılma zamanıdır, uzadıkça daha çok çıkmazlara giriyoruz, her son dediğimiz yeni başlangıçlara giriyor," diyerek içmesine devam ediyor, başı önünde mezeleri çatalının ucuyla karıştırıyordu.
"Bırak gideyim, sonu yok bunun hem ben senin sevgine layık değilim, hem de bu durumda sana da kötülük yapıyorum." Yavaş yavaş içkinin verdiği uyuşuklukla devam etti " bu gece son daha sonrası yok."
Gözleri nemli dinlemişti genç kadın bütün bu söylenenleri, konuşmaya çalıştı birkaç kere ama hiç sesi çıkmamıştı. Sonra yavaşca yerinden kalkıp sevdiğinin yanına geldi, başı önünde konuşan sevdiğinin yüzüne eğilerek, "Ben sana her şeyimle, yüreğimle vurgunum. Sen beni sürgüne yolluyorsun, haksızlık bu!" diyebildi.


Sabah burnunun ucuna hafif hafif esen bir rüzgarla uyandığında gün ağarmıştı. "Sızıp kalmışım," diye düşündü. Kendini toparlamaya çalıştı, ne olduğuna anlam veremiyordu, kendine tam gelememişti henüz. Akşam ne olmuştu diye düşünmeye çalışırken onu gördü.Tam başucunda boynuna geçirdiği bir iple kendini asmıştı sevdiği, asıldığı yerde sallanıyor, sallantısı yüzüne doğru esinti yapıyordu.

Ve bitmişti beraberlikleri işte, yıllarca sürecek bir vicdan azabı bırakarak.

...

Perşembe, Şubat 04, 2010

BİZ HİÇ ZENGİN OLMADIK Kİ!

Geçen hafta bir yazı başlamış, bitirememiş, zamana yaymıştım. "Biz hiç zengin olmadık" başlığı altında bir yazıydı bu. Halkın büyük çoğunluğunun ve bizim hayatımızın, daha doğrusu emekçi halkın yaşamıydı. Bizde her emekçi gibi yaşamın zorlukları içinde çırpınışlarımızı, bu ülkeye yararlı olma mücaadelemizi ve yarınlar için yetiştireceğimiz çocuklarımız için verdiğimiz mücaadele yoluydu anlatacaklarım. İşe giderken küçücük çocuklarımı dadı ve piyano hocalarına değil de evde yanlız başlarına bıraktığımdan bahsedecektim. Çok genç yaşta, iş yaşamımın başında ikinci çocuğuma hamile kaldığım için "iki çocuklu kadın verimi az olur" düşüncesiyle işten çıkarıldığımı, muhasebe müdürünün bu görüşü karşılığında "bu ülkede kadın olma zorluğu"nu, tek memur maaşınla yaşamaya terk edilişimizi yazacaktım...
 
"Biz hiç zengin olmadık, bizim triplex villalarımız yok. Garajında sıkılınca değiştireceğimiz kişiye özel otolarımız da yok, biz Esma Sultan yalısını bilmeyiz, Çırağan sarayında gidebileceğimiz hiç düğünümüz olmadı, taşıyamayacağımız kadar takılarımız da yok!" diyecektim. "Çocuklarımızı zorlukla okuturken başarılarının karşılığında ne yazık ki onlara dörtyüzbin Tl.lık araba hediye edemedik. Sevgimizim yanında verdiğimiz sadece manevi destekti!" diyecektim. Bu yol yaşam yolu, yolda ayağımıza takılanlarla mücaadele etmenin gururuydu anlatacaktım...
 
TEKEL İŞÇİLERİ'mizdi bunları bana düşündüren. İlk günden itibaren kendim İstanbul'da olmama karşın yüreğim hep onların yanında oldu, sabahtan akşama her saat başı haber kanalı aradım onlardan haber alabilmek için. Haklarını arıyorlardı! doğal haklarını! İstedikleri neydi? sıcak bir oda, sıcak bir tas çorba ve VERİLEN HAKLARI. Emeklerinin karşılığında onlara tanınan hakları, tanınanlar tarafından insafsızca geri alınmak istenen hakları!!!
Oysa iş kanunu "kazanılmış hak geri alınmaz" der. Sonradan sayfalar dolusu resmi gazete yayımları bile ana maddeyi değiştiremez.
Kaybetmek istemedikleri de emekleri karşılığında kazanılmış hakları, sadece boğaz tokluğu mücaadelesi, boğazda yalı mücaadelesi değil onlarınki...


Oldukça uzun bir yazı olacaktı, dediğim gibi zamana yaymıştım ki!
Bir yazı çıktı karşıma, "EKMEK VE LOR PEYNİRİ" düşündüklerim çok akıcı ve gayet içten bir dille yazılmıştı. Tercihimi bu yazıdan yana kullanarak post yaptım. Çok okunmuş bir yazıydı, okumayan olmuştur diye paylaştım. Ben ağlaya ağlaya okudum ve gelen yorumlardan siz dostlarımında aynı duyguları yaşadığınızı anladım...



Bu posta bir yorum geldi "Adsız" adı altında;


""yukarıdaki durumu yaşamış biri olarak göz yaşlarımı tutamadım..... bizde eşimle devlet memuruyduk ama aldığımızın çoğu kira,bakıcı,yol parası vs.bize birşey kalmıyordu.kiradan o kadar bıkmıştıkki bir koop.girdik.ondan sonra yokluk daha fazla olmaya başladı.çocuklar küçükler beslenmeleri lazım tavuk boynu alırdım çorba yapmak için(hala tavuk boynu görmek istemiyorum)kasaptan kemik alırdım para almazlardı.2 tane muz alır çocuklara yarım muzdan muzlu süt yapar içine pekmez koyup türlü hikayelerle onun ne kadar beslsyici olduğuna inandırırdım.kıyafetlerimizi kendim dikerdim.ucuz olan sebzeleri alıp değişik şekilde pişirirdimbirgün oğlum markette yeni çıkan içinden oyuncak çıkan çikolatadan istemiştide alamamış onun ne kadar zararlı birşey olduğunu anlatmıştım ona.çocuklardan görüp kola istemişler bir şişe alıp ikisine pay etmiştim oğlum hala hiç şişeyi kafama dikip birşey içmedim hep bardakta azıcık diye sitem eder bana.çocuklarımın her isteğinde şu evin taksidi bitsin alırız dediğimden evde hala alay konusudur.oğlum şimdi 30 kızım 27 yaşında evliler allaha şükür durumları iyi.biz hala emekli maaşı ile nereden kısabiliriz durumlarındayız.blokları okuyorum iananamıyorum yukarıdaki insan manzarasının ve hatta daha kötü durumda olanlarında olduğu türkiyede bu akşam şuraya gittik hafta sonu şuradaydık,şunu yedik bunu içtik, evler, arabalar,tatiller,hatta yurt dışı falan nasıllll..... ben yaşadıklarımla gurur duyuyorum şimdi çocuklarım beni diğer memur aileleri ile kıyaslayıp onun annesi babasıda memurdu ama evlerine herşey kasayla geliyodu,tatile gidiyolardı,çocukları kantinden çıkmazdı diye suçlasalarda...o kadar sıkıntıya rağmen biz yapamadık beceremedik sadece bir ev ve emekli maaşımız oldu diyebiliyorum. haaa aynı yerde çalışıp emekli olup 2-3 evi yazlığı kışlığı son model arabası olup devamlı seyahat eden arkadaşlarımızda var vallahi onlara brova diyorum biz beceremedik beceriksizis işte......""


Cevap yazdım, çok duygulanmıştım. Postumun içinde kullanabilirmiyim diye izin istedim. İkinci bir yorumu geldi;


""Sevgili nur ve yazınıza yorum yazan arkadaşlar biliyorumki üç aşağı beş yukarı aynı şeyleri yaşadık aynı engebeli yollardan geçtik ve biliyorumki çoğumuzun buna benzer hikayeleri var,vardır...Ne mutlu bizeki nikah memurunun söylediği gibi varlıkta,yoklukta,hastalıkta, sağlıkta çok kötü günlerimizde dahi kendimize mutluluk verecek olaylar yarattık beterin beteri vardır bugünümüze şükür dedik.Ailece kenetlendik kimseye halimiz budur demedik.herzaman başımız dik sanki herşeyimiz dört dörtlükmüş gibi yaşadık.Bunda çocukluğumunda buna benzer yokluk içinde geçmesinin payı vardı sanırım.Bu şartlarda nasıl yaşamamız gerektiğini küçükken öğrenmiştik.ilkokula başlarken okul önlüklerimiz büyük dikilirdi 5 sene giyilecek gibi.Benim 4 ncü sınıfta önlüğümün dirsekleri açılmıştı.annem 1 sene için önlük alınmaz diye yama yapmıştı dirseklerine ben sınıfta sobanın yanında oturmama rağmen 1 yıl üzerimden hırkamı çıkarmamıştım kimse yamasını görmesin diye.hayatım boyunca hep üşümem bundanmı bilmem.sadece önlükmü hayır çoraplarımız bile yamalıydı.temiz ve yamasız olanları misafirlikte giyerdik.Rahmetli babaannem' eskisi olmayanın yenisi olmaz' derdi ve eskileri evde giyin dışarı çıkarken temiz tertipli çıkın diye tembih ederdi.çokmu fakirdik bilmiyorum babam öğretmendi... Belki babaannemin sözündendir aldığım kıyafetleri bozulmadan yıllarca bugün alınmış gibi giymem. Bende anılar bitmez yorumumu kullanmak için izin istemişsin teşekkür ederim tabiki kullanabilirsin sevgiler..""
 
Benzer yaşamlardı, bizleri de "eskisi olmayanın yenisi olmaz" "sahip olmak için ihtiyacına bak" sözleriyle büyütmüşlerdi...



Daha sonra, "sevgili yavrum canım kızım"ın hiç ummadığım çok güzel bir yorumu geldiğinde yürüdüğümüz yol ne kadar taşlı olursa olsun birlikteliğimizin ve bana yaşadıklarımızın ne kadar gurur verici olduğunu bir kez daha hatırlattı...
 
 
RENKLİ TASARIMLAR dedi ki...
""Memur babanın, işçi annenin iki çocuğundan küçük olanıyım ben. Babam gibi annem de çalışmaya mecburdu. İki maaş, iki çocuk... Eh, anca dengeleniyor işte... İlkokulda kaybettiğim ev anahtarının sayısını hatırlamıyorum; henüz çok küçüktük bu sorumluluğu almak için ama çalışan anne çocuğu olmak bunu gerektiriyordu. Evi anahtarınla açacaksın, sobanı yakacaksın, yemeğini ısıtıp yiyeceksin ve dahası... Ne mutlu bana! Ne mutlu ablama! Yaşam boyu iki ayağımızı sağlamca yere basmamızın ilk temel taşlarıydı bunlar. Kendi gücümüzü fark edebildiğimiz, sorumluluk bilinci geliştirebileceğimiz en erken dönemlerdi. Mecburiyetin bir insan evladına kazandırdığı en önemli değerlerdendi... Sağolsun devlet politikaları! Babam memur, annem işçi... emekliler şimdi... Oyuncaklarımızı iki kardeş kendimiz yapardık. Kartondan bebek keser, kâğıtlardan elbiselerle süslerdik. Bulduğumuz kutulara evler yapardık. Fena mı oldu? Bak anneciğim, ben tasarımcı oldum ablam mimar! Evimize giren kıt kanaat maaşlarla yaşanan en büyük lükslerden biri günlük gazete ve kitap alışverişleriydi. Klasik bir pazar günü fotoğrafıdır babamın divanda bıyıklarını burka burka kitap okuduğu saatler. Memurdu babam, çok okurdu. İşçiydi annem, çok okurdu. Yoklukta bile vazgeçilmez olan şeyin, 'okumak' olduğu kazındı zihnimize o günlerden. O gün bugündür okuyoruz, yazıyoruz, söz söyleme hakkımıza, her tür fikri ifade hakkımıza 'dilimizle' sahip çıkıyoruz. Ve 'dilimize' de, çocukluktan beri bize Büyük Türk olarak anlatılan Atatürk'ümüzün öğrettiği şekliyle sahip çıkıyoruz. İçine ne Avrupa'nın, ne Amerika'nın, ne de "ARABİSTAN"ın sözcüklerini katmadan kullanıyoruz, ne mutlu! Her şeyin değerini anlayarak büyüdük. Yokluğu da bildik bolluğu da... Her şey bize, daha küçücükken 'birey' olduğumuz varsayılarak özenle anlatıldı. Bu yüzdendir ki, yoklukta bulduğumuzla yetinmeyi ama bolluğu da kendimizden uzak tutmamayı öğrendik. Ne cimri olduk, ne savurgan... Değerli olduğumuz hem sözlerle hem sevgiyle öğretildi bize. Ve biz bu kadar değerli olan kendimizden hiçbir bolluğu sakınmamayı yazdık aklımıza. Ve yokluk gizli konuşmalarla saklanmadı bizden. Eğer saklansaydı yokluğun sadece bir 'durum'dan ibaret olduğunu anlayamazdık. Utanmamız gereken bir sıfat haline dönüşürdü içimizde. Biz ne sahip olmadığımız maddi değerler yüzünden utandık, ne de sahip olduğumuz maddi değerler yüzünden! Ama işte öyle değerlerle yetiştirildik ki, tıpkı bu yazıda geçtiği gibi, ülkenin başbakanı insan değerini bilmiyor diye biz insanlığımızdan utandık! İnsanoğlunun adaletsizlikte, umursamazlıkta, bencillikte, alçaklıkta, hainlikte, kabalıkta, değer bilmezlikte, soysuzlukta, arsızlıkta, namussuzlukta geldiği noktadan utandık! Geçen gün biri anlatıyordu; çocuğunun öğretmeni sınıfta herhangi bir yerlerden 15 tane kalem toplamış. Bunlar kimin diye sorduğunda hiçbir çocuk ortaya "benim!" diye çıkmamış. Kendilerine ait kalemlerin sayısını bile bilmiyorlar! Kendi yaşadığım bir örnek geldi aklıma bunu duyunca. "Bu kimin?" diye sormuştu öğretmenimiz, bende bir tane daha var diye "benim," diyememiştim, "Sevda'nın," çıkmıştı ağzımdan. Onun yoktu. Yoklukla varlığı o kadar iyi anlamıştık ki, 'paylaşmayı' öğrendik. Ne 'hep bana', ne 'benden uzağa'... Biraz sana, biraz bana... adalet, hak, herkes için... Biz, ekmek ve lor peyniriyle bu ülkenin değerlerine sahip çıkacak birkaç önceki nesildik. Arada başbakanın buyurduğu gibi 4-5 çocuk doğurmadığımız için sayımız azaldı, ama olsun.:) Nasılsa güç dediğin özden gelir...

Anneme sevgilerimle...""


Bu post için ..... Arkadaşıma ve sevgili yavruma çok teşekkür ederim...


LinkWithin

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...