Pazar, Temmuz 27, 2008

D O Ğ A VE B E N








Tatil, (emeklinin tatili olurmu?) gezi, heyecan bitti. Şimdi yaşananların ve fotorafların kalıcı bırakma zamanı.

Evde geçen son akşamın heyecanı ile uykuyu dalamayaşımız, sabahın ilk ışıkları ile yola çıkma düşüncemizi aldı götürdü. Kolay değildi 900 Km. yol yapacaktık. Gecenin2.30 da evde oturmaktansa yola çıkmayı uygun gördük ve çıktık. Gerekirse bir yerlerde kalır bir gece geçirirdik.

Yolların rahatlığı, eşimin aceleciliğinle birleşince devam dedik. Kısa molalarla yolumuzu rahatlattık.


Karşı yönden gelen kamyonların arkasında sollamaya hazır arabaları gözlemek, sağ ve sol şeritteki arabaların hızını izlemek, dikiz aynasında gerideki arabaların ne yapacağını düşünmeye çalışmak dışında yol yorgunluğumuz olmadı. Bu arada arabayı ben kullanmıyor, sadece üstüme vazifeymiş gibi trafik kurallarını takip ediyordum. Eşimin " sen bari uyu" demesine karşın, uykusu gelmiştir diye devamlıda konuşuyordum.







İğdır ormanlarına gelince, yolculuğumuzun sonuna yaklaştık. Oktay Ekşi otoyoluna varınca da, köyümüzün bağlı olduğu İlçeye geldik. İlçeden köye yaklaşık 10 Km. kaldığında yorgunluğumuza rağmen mutluyduk.

(Aslında benim hiç köyüm olmadı, köy hayatını çok sevmeme karşın bu yaşıma kadar köy hayatını 3. kez tadacaktım. Gittiğimiz köy eşimin köyü ve tam bundan 14 yıl evvel gitmiştik. Eşim de köyünden ayrı yaşamıştı, hatta aileside. Çocukların tahsil ve çalışma hayatı için İstanbul'da yaşamayı seçmeleri anne, babayı da İstanbul'a yerleştirmişti. Yıllar sonra köydeki yaşamı özleyip dönmeleri, evlerini açmaları ve sadece yazlarını orada geçirmeleri, bizleri de oraya çekmişti. Sevinçle iki yıl üstüste gitmiş ve birdaha da gidememiştik. Zaten köy sadece yazları gidilen, benim deyişimle "köy yazlığı"na dönüşmüştü.
Kışları köyde beş aileden başka kimse kalmıyordu. Bu gün ise sadece üç aile kalmıştı. Yazın kalabalıklaşan köy, kışın üç aileyle sessiz ve hüzünlü oluyordur sanırım. Eşimin babası 86 yaşında 2002 yılında vefat etmesinden sonra eşimin annesi köyü hiç bırakmamış, mart ve kasım ayları arası yaşamını köyünde geçirmeyi tercih etmişti. Bugün 85 yaşına sağlıkla gelmesini oradaki yaşamına bağlamak gerek.

Kayınvalidem bizi görünce çok çok mutlu oldu. Yorgun olduğumuzdan, bizim için hazırlanan yemekleri yedikden sonra akşamı evde dinlenerek geçirdik. Nede olsa doğanın güzelliğine sarılmak için günlerimiz vardı.
















Bu köy ve belde gerçekten çok güzel. Doğa harikaları olan Türkiye'mizin ve doğa harikaları olan Karadeniz'in incisi Ordu'nun dağlarında oluşan onlarca köyünden biri.







İlk gittiğimde ve gördüğümde "cennet burası olmalı" diye düşündüğüm EĞRİCESU.


Etrafı çam ormanları ile çevrili, yeşil doğal çimenleri ile rengarenk doğal çiçekleri ve eğrile eğrile akan bir su, nereden başlayıp nerede bittiği belli olmayan bu su dağların doruklarından gelip, ormanın ortasından geçerek kendine yer etmiş tadına varılmaz bir su. Köy sahiplerinin kısa mesafelerle yaptırdığı çeşmelerden buz gibi suyu içmek sanki yaşam iksiri gibi birşey. Yaklaşık 2 Km.lik bu orman ortası, çok eskilerde hayvanlarının otlatılması için parsellenmiş köy sahiplerinin, şimdilerde orman odunlarından masalarının yapılması ile piknik alanına dönüştürülmüş inanılmaz güzel bir ovacık.



KABAKTEPE başını göğe dayamış tüm ihtişamıyla karşıladı bizi. Etrafı çam ormanları ile süslü, başı dik, kadife yumuşaklığında doğal çimenleri, tepesine varıldığında inanılmaz manzarası ile sanırım bir eşi daha yoktur. İlk gittiğimizde yürüyerek çıkmıştık ama bu sefer yolun yarısına kadar arabayla gittik. Ormanın aralarında yapılan araba yolu, orman bitiminde yürüyüş yolu olarak devam ediyor.Bizde kalan yolu yürüyerek tepesine kadar çıktık ve doyumsuz manzarayı izledik. Geri dönüşte çorba yapmak için "gücükdane" topladık. Gerçekten organik otla yapılan bu çorba enfes oldu.
Doyumsuz güzelliği geziyor, suyunu içiyor, hava ve su bizi devamlı acıktırıyor, bizde yanımızda getirdiğimiz yiyeceklerimize sarılıyor, yani deyim yerinde ise ye, iç, gez yapıyorduk.



Ve yaylaları!
Benim bir sözüm vardır, tarifini yapamadığım şeylere "anlatılmaz yaşanır" derim. İşte öyle bir şey, bu yaylalar anlatılmaz, yaşanır.






ERİÇOĞ tepesi, yaylaların doruğu. Oraya çıkılması imkansız, dik ve neredeyse tepesi göğe yerleşmiş. Ayrılmaz yeşil ve mavi olmuşlar. Giyimlerde ve kullanılan nesnelerde ikisi bir araya gelmeyen yeşil ve mavi bu kadar mı güzel olur? denecek kadar yakışmış birbirine. Tepesinde iki kızın mezarı bulunan bu dağın bir de efsanesi var. Peşindeki ermenilerden kaçan iki genç kız, çok yorulunca diz çöküp Allah'a yalvarmışlar. " Yer yarılsın, mezarımız olsun, esir düşmeyelim". Rivayete göre iki metre arayla yer yarılmış, içine düşmüşler ve aynı anda yer tekrar kapanmış. Çok sonraları mezarları yapılmış bu tepede ve adına da "Uzun kızlar mezarlığı" demişler.


Yayladaki sayısız koyunların, güzel gözlü buzağların arasında tadımsız saatler geçirirken acı bir haberle biraz da üzüldük. Eşimin ortaokul öğretmeninin, ani bir kalp krizi ile vefat ettiğini öğrendik. Yıllar sonra emekliliğinde köyde devamlı yaşamı seçen, kendini hayvanlara ve okumaya adayan bu ilim adamı, yatağında kitap okurken ölmüştü. Ebe olan eşinin acısı, "yiğidim ben varken sen niye gittin" yakarışları içimizi titretti.



Eşimin ilkokulu, orjinalliği hiç bozulmadan yenilenerek beldede bulunan yüksekokul yurduna dönüştürülmüş.


Köyde yaşam değişik, hiç kent yaşamına benzemiyor. Sabahları erken kalkılıyor, (uyumak istesende temiz hava buna fırsat bırakmıyor.) akşamları erken yatılıyor, (herkez yattığı için uyku olmasada yatılıyor, ben kitap okuyarak uyku saatimi dengeledim.) ciğerlerine dolan temiz hava insanı daha çok acıktırıyor, çarşı pazar hengamesi yok, günde bir sefer beldeden gelen ekmek arabası bekleniyor, (arabadan alacağımız ekmeği yiyemiyeceğimizi anladığımızdan, evde ekmek yapma girişimimle çok güzel ve temiz ekmekler yedik.) köy meydanında (İnanılmaz ama İst.Büyükşehir Belediyesine ait.) banklara toplanıp sohbet ediliyor.


Gündüz güneşin yakmadan ısıttığı sıcacık saatlerin ardından gece çöken ayazla yakılan kuzineler, üzerinde kaynatılan su güğümü ve çayın tadı ise bir başka güzeldi. Temmuz ayında gündüz yaz, gece sonbahar.



Gezdim, doymadım.
Kuzine tutuşturmak için ormandan gıcık, (çam kozalağı) topladık. Yıllarca kokusu ve kendisi bozulmayan sarı küçük çiçekler desteledik, dolma sarmak için kısa küt ağaçlarda oluşan malisan yaprağı kopardık, villalarıyla ve etiyle ünlü Çambaşı yaylasında, etimizi ocağın başında kendimiz pişirip kendimiz yedik.

Yıllar önce gördüğüm güzellik duruyor mu? diye bakmaya gitmiştim. Geçen yılların oralarda doğayı yok etmediğini aksine coşturduğunu gördüm. Minicik yavru çamlar, analarının dibinde büyümeleri, dikmekle olmayıp, korumakla olduğunu anlatmak istiyorlardı sanki.


Artık ormanlarımız yanmasın, doğa yok olmasın, yeşil ve mavi tükenmesin istiyorum.

Cumartesi, Temmuz 19, 2008

D Ö N Ü Ş

Gittim, gördüm ve döndüm.

Çok sevdiğim yeşili ve doğayı bırakmanın hüznü, SEVDİKLERİME kavuşmanın sevinciyle gölgelendi.

Not:
Resimlerimi yükledikden sonra gördüğüm güzelliği paylaşmak, geleceğe bir anı bırakmak bana mutluluk verecek.

Pazartesi, Haziran 30, 2008

H O Ş Ç A K A L I N














Çok uzun zamandır gidemediğim bu güzel yerleri,
yerinde duruyorlarmı? diye kontrol edip dönücem.






Pazar, Haziran 29, 2008

GÖKKUŞAĞIMIZ

Gökkuşağımızın iki ihtişamlı rengi

RENKLER

Renklerin de dili vardır, herkeze ve her göze ayrı hitap eder. Bakmakla görmek arasındaki fark gibidir renkleri tanımlamak.
Biz, siyah ve beyaz olarak bir yolun başındaydık. Önümüzde uzanan ve sonu görünmeyen bir yoldu bu. Bir korku sarmıştı yüreğimizi, hiç bilmediğimiz bir yolda yüreyecektik. Tanısak da birbirimizi iki yabancıydık aslında.

Sorduk, bu yoldan yürüyüp giden dostlara. "Nasıldır bu yol? nasıl gidilir? nelerle karşılaşırız?" Hep aynı cevapları aldık."Herkez aynı yoldan gider ama aynı yol değildir gidilen. Değişiktir tüm gidenlerin gördükleri. Sizde yürüyün, yürüdükce göreceksiniz nelerle karşılaşacağınızı, bu yolun size sunacaklarını."

Biz siyah beyazdık ve önümüzde sonunu görmediğimiz bir yol vardı.

Yürüyorduk elele, boştu yol. Gerçeği görme umuduyla hayallere dalmış giderken!

Yağmur yağdı bir ara, aynı anda güneş bulutların arasından kendini gösterdi. Gün ışığı yağmur damlasının içinden geçmiş, ışığı kırmıştı. Karşımızda gökkuşağı yükselmeye başladı. Çok güzeldi o an!
Bir rengimiz olmuştu. Gökkuşağının ilk rengi olan kırmızı. Yolumuza renk düşmüştü. İlk rengimizdi o " Su damlası " dedik adına.

Yol çok güzeldi artık, renk gelmişti hayatımıza.

Bulutlar karartmaya çalışsada, gökkuşağının ikinci rengi Turuncu da fazla beklememişti yolumuza girmek için. Turuncuların en güzeliydi. Hakim olmuştu sanki gökyüzüne, "gökyüzü" dedik adına.
Ufak tefek çalılar, dikenler yıldırmadı bizi. Yolumuzda en güzel renklere sahipdik. Yolumuza çıkan tüm engelleri renkli çiçeklerimizle aşmıştık. Renklerimiz, yolumuzun her bir dönemecinde bize ne kadar parlak olduklarını gösteriyorlardı.

Herşeyimiz olan bu iki güzel renk, gökkuşağının devamını hatırladı, yolumuza sarı ve yeşil renklerini kattı. Yol şimdi çok değişmiş ufak tefek ara yollara açılmıştı.

Yeni renklerimizde çok güzeldi ve yolumuza heyecan katmışlardı. Sevgileri, saygılarının içinde saklı iki güzel renk.

Sonra!
Gökkuşağı yolumuzun herbir yanını sararcasına bir parladı bir parladı ki!
Mavinin iki güzel tonu gökyüzünde tüm ihtişamınla yükseldi.(Birine pambe diyelim)

Hayatımız da yolumuz da tüm bu renklerdi artık. Bu yola çıktığımıza sevinmiş, renklerimizle yol yorgunluğunu unutmuştuk.
Yol uzun, sonuda görünmüyor.
Ama!

Gökkuşağımız çoğalıyor. Bir rengimiz daha olacak.
Yakında CAN'ımıza kavuşuyoruz.
Rengarenk yolumuzdan, gökkuşağımızdan çok mutluyuz biz.

Pazar, Haziran 15, 2008

B A B A M

Babamdın benim!
Her çocuğun bir babası olduğu gibi, sende benim babamdın. Çocuk için anne, annedir; baba da baba. Ne bilir çocuk! anne olmadan anneliği, baba olmadan babalığı. Olduğu gibidir annesi, babası, tanımaya çalışmaz. Varlıkları yeterdir onlar için. Onları başka bir insan olarak görmek, dışarıdan bakmak bir çocuk için çok anlamsızdır.

Ben seni ilk tanıdığımda bir vagondaydık; Giderken ne kadar mutluydum, sevinçle yerimde duramadığım, ababeyimin elini bir tutup bir bıraktığım ve yüzündeki o mahsun halini anlamadığım o gün! Bir köşke götürmüştün bizi, köşkün salonunda bir adamla konuşuyordun. Sonra sesleriniz yükselmeye başladı, bağırıyordun. "Hakkımı istiyorum sadaka değil" iki kardeş sessizce oturuyorduk bir köşede. " Şu gördüğün çocuklarımın ekmeği" diyordun. Anlamamıştım ama hakkımızı savunuyordun. Bir görevli bizi bahçeye çıkardı. Belki de daha fazla tartışmanın içinde olmamızı istememişlerdi. Sen aylarca alamadığın ücretinin peşine giderken götürmüştün bizi.
Geri dönüşümüzde, giderken ki sevincim yoktu artık. Ne olduğunu anlamamış, ağabeyimin elini bu defa sıkı sıkı tutmuş karşımda seni izliyordum. Çeketinin önünü sıkı sıkı kapıyor, gömleğine bulaşan kanın görünmemesi için ellerini önünde bağlı tutuyordu. İşte seni, aileni koruma gücünü tanıdığım gündü o gün. Hakkımız için, bizim için mücadeleni görmüştüm. Hakkımızı vermeyen o adamın karşısında jiletle göğsünü kestiğini sonradan öğrendiğimde, çocuk gözümde içim yansada kahraman babamdın benim. Nasıl dayanmıştın o acıya, eczaneye gitmeden çarşı gezmiş, alış veriş yapmış, okul çantalarımızı bile almıştın babam.

İlk genç kızlığa geçişimdi "ölüyorum çok hastayım" diye bağırarak ağlayışım, annemin hasta yatağından kalkıp gelişi ve anlam veremediğim bir tokatla şaşırdığımda sevgini, şevkatini tanıdım babam. Saçlarımı okşaman, böyle bir hastalıktan kimsenin ölmediğini hatta bunun bir hastalık olmadığını, annemin tokadının gelenek olduğunu nasıl yumuşacık bir dille anlatmıştın.

Mutluluğunu, yaşamın boyunca bir daha yaşayamadığın sevincini tanıdım o gün. Annem sabah çok erken kalkmış, kahvaltı hazırlamış ve seni uyandırmak için yanına yatmıştı. Kalktığımızda senin gözlerinin içi parlıyor, konuşurken sesin şakıyordu. "Anneniz iyileşti çok şükür, hastalığı atlattı, aramızda artık" demiştin. Sen hiç görmediğim kadar mutluydun babam.

Ne oldu sonra! annem gitti. Rüzgarlara kapılmış kuru yapraklardık herbirimiz, yavaş esen rüzgarlar bile savuruyordu bizi. Annem gitmişti sende gitmiştin, yoktun yanımızda. Sen gecelerini, annemin mezarının başında geçirirken ben o küçücük odamın camındaydım. Seni bekliyordum. "Annem bir daha gelmeyecek ama sen gel babam" diye yolunu bekliyordum. Çok çaresizdin, yaşama olan inancın bitmiş, ileriye bakmadan geride kalmayı seçmiştin.
Çaresizliğini tanıdım babam.

Günler sonra mezardan geldiğin o gün evden bir battaniye ile dükkanına gittiğinde geride kalanları hiç düşünmemiştin. Bana güvenmiştin, bir yük vermiştin sırtıma. Rüzgarları keserek, kuru yaprakları savrulmasına engel olurum sanmıştın, ben ise çok küçüktüm babam, rüzgarları göğüsleyecek gücüm yoktu.
Haftalarca yolunu bekledim, dönmeni, çaresizliği yenmeni bekledim babam. Döndüğünde, sen çaresizliği yenmiş, bense güçlü olmayı öğrenmiştim.
Bir yaşam kayığına binmiştik senle. Denizlere açılmış var gücümüzle var olmaya çalışıyorduk. Dalgalara birlikte göğüs geriyor, fırtınalarda birbirimize tutunuyorduk. Bakmakla yükümlü olduklarımızdan sorumluyduk birlikte, ve ben arkadaşlığını tanıdım babam.

O gün sokakta, şimdiki hayat arkadaşımla birlikte beni ilk gördüğünde, başını çevirmiş görmemezliktan gelmiştin. Çok sonraları sorduğumda " ben kızımı orduya bırakır, arkama bakmadan çıkarım" demiştin. Bana güvenin her zaman sonsuzdu.
Olgunluğunu tanıdım babam.

Kendi yaşamımı kurmaya çalışıyordum. Sizleri bırakmayacaktım ama yine de gidiyordum işte. Gelinliğimi giymiş, duvağımı kapamamıştım daha. Yaklaştın, alnımdan öptün. "Karım öldü bir yandım, kızım gidiyor bu ikinci yanışım" demiştin. Oysa sizi bırakmamıştım, iş dönüşü her akşam yanınızdaydım. Baba evinde.

"Evlen baba" demiştim sana. Hatta görmeye bile gitmiştim anne adaylarını. Sen hiç razı olmadın, hiç istemedin babam. "Annenin yanına temiz gitmeliyim, ona ihanet edemem" diyordun.
Sadakatini tanıdım.

Sen babamdın benim. BABAM!
Gerektiğinde çocuklarıma bakan, ben yatmadan yatmayan, üzüntülerimi gözlerimden okuyan, daima sessizliğini koruyan, kolay olmayan yaşamını sürdürmeye çalışan babam.

Affet babam! Son nefesinde yanında olamadığım için affet.
İlk yarı yıl karnesini almıştı küçük kızım. "Dedeme göstereceğim" demişti. İlk karnesiydi, dedesine gösterecekti . Sana gelecektik, onbeş gün birlikte olacaktık. Hazırlıklarımızı yapmıştık o gün. Akşamın geç bir vakti ateş aldı herbir yanımı. Senin kan basıncının beyin damarlarında patlaması anında sarmıştı içimi o ateş. İçimdeki ateş geçmemişti taki gece yarısı çalan telefona kadar. Hastalanmıştın, haberin geldi ben gelemedim babam. Sıkıyönetim elimi ayağımı bağlamıştı. Çıkamıyordum dışarı. "Babam hasta" yakarışlarını dinlemedi askerler. "İzin kağıdı" diye tutturdular.
Sabahı zor ettim ama yetişemedim babam. Belki de beni bekledin o hastane odasında, gelmemi bekledin. Ama işte yetişemedim. Son nefesinde yanında yoktum.
Sıcacıktın babam geldiğimde, seslendim, sen beni duymadın babam. Artık çok geçti.
Çocuktum annem gitmişti ve şimdi sende gitmiştin. Çok gençtim ve sana daha ihtiyacım vardı, ama sen gittin.
Bu gün hala yanındayım ve hala yanımdasın. Seni çok özledim, çok özlüyorum babam.
Babalar günün kutlu olsun...

Çarşamba, Haziran 11, 2008

İLK VE SON HAYAL

Elindeki gazeteyi dizlerine bıraktı biran, başını yukarı kaldırarak FISILTI diye düşündü. Sonra yavaş bir sesle "FISILTI" diye tekrar etti. Kulağa güzel geliyordu. Tekrar gazeteyi eline alarak incelemeye başladı onu bu kadar heyecanlandıran ilanı.
Yatağında bağdaş kurmuş, sabah tam okuyamadığı gazeteyi inceliyordu sayfa sayfa. Ama İlana takılmıştı işte!
Şimdi, gazete sanki bu ilan, bu ilan sanki gazeteydi. Yerinden kalktı yavaşca, bir kalem ve bir makas aramaya başladı. Aynı odayı paylaştığı kardeşini uyandırmamak için, başucundaki ışığın uzanamadığı yerlere elyordamıyla gidiyor, heyecandan sabahı bile bekliyemiyeceğini hissediyordu.
Makası ve kalemi bularak tekrar yatağına döndü, gazetedeki ilanı kesmeye çalışırken, çıkan seslerden kardeşi uyanmıştı.
"Yeter abla yat artık" demesi üzerine makasını kalemini ve gazeteyi alarak mutfağa yöneldi. Mutfağın tepeden ışığı onu daha rahatlatmıştı ama heyecanını geçirmemişti. Gazeteyi masaya yaydı, ilanı kesti. Şimdi sıra doldurmaya gelmişti.
" Yeni bir gazete çıkıyor ve ismini sizden almak istiyor. İsim sahibi olmak istiyorsanız ilgili formu doldurup postalamanız yeterli olacaktır.
İsim sahibi okurumuza .......tl.isim hakkı ve bir yıllık abone bedeli hediye edilecektir. v.b. "
İsmi bulmuştu "FISILTI"

Onu bu kadar heyecanlandıran para ödülü değildi, para da önemli bir ödüldü ama isim sahibi olmak daha çok heyecan vermişti ona.
Önünde bir ay vardı, bir ay sonra gazete çıkacak ve ismi ona ait olacaktı.
O kadar güveniyordu ki bulduğu isime, içinden gelmişti muhakkak kazanacaktı.
O bir ay zor geçti, hayaller hayalleri kovaladı. Yere göğe koyamadı bulduğu ismi. Kendinin bulduğu bir isimle gazete çıkacak, gazetede ismi çıkacak, belki gazetede bir köşesi bile olacaktı.
Hayaldi işte! Kimse hayalleri için onu kısıtlamıyordu.
Bir ay hayallerle uçtu genç kız.
O gün geldi, ayakları yere basmıyordu, uçar adımlarla FISILTI gazetesi almaya gitti.
Yeni bir gazete çıkmıştı GÜNAYDIN

* * *
Çok yıllar sonra yeni bir gazete çıktı. Adı FISILTI'ydı. Gazeteyi ilk gördüğü zaman gerilerde kalmış bir kaç kare canlandı gözünde, hafifçe gülümseyerek hayallerinin çalındığını düşündü.

Gün geldi bu genç kız evlendi, çocukları oldu, torunları oldu. Yaşamı dolu dolu hızla geçti. Zaman zaman yarışmalara katıldı, zaman zaman talih oyunları oynadı ama asla hayallerle oynamadı, hayal kurmadı. Tek bir gün ona hayal kurulmayacağını öğretmişti. Hep gerçeklerle yaşadı, yere sağlam basmaya çalıştı.
Hayal kurmak uçmaktı, gerçek yere basmaktı.

Pazar, Haziran 08, 2008

SON BASAMAKLAR

Fotoğraf : Özlem Özel Gürbüz
Öykü atölyesi : Fotoğrafın dili

Başımdaki her gümüş tel
Karanlık günlerimin gecelerinden sonra güneşle doğan taçlarımdır
Yüzümdeki her bir çizgi
Çetelesini tuttuğum yıllarımın yadigarıdır
İki büklüm olmuş şu bedenim
Yükte ağırlığı olmayan taşıdığım ıstıraplardandır
Bakmayın derbeder, dağınık halime
Yıllarca toplu yaşamamın belki de bir isyanıdır
Bir zamanlar koşa koşa çıktığım bu merdivenler
Şimdi yoruldukça dinlendiğim tahtımdır
Son üç basamaktayım artık
Dokunmayın keyfime
Bilinmez bu son nefesim
Belki de son sigaramdır

Pazar, Haziran 01, 2008

ÇOK GEÇ OLMADAN

"Geri gelmeyecek hiç bir günü kaybetmeme dileğiyle"

Bir elindeki gazete ilanına, bir yatağının başucundaki komedinin üzerindeki gazete küpüründen kasilmiş ve özenle çerçeveye yerleştirilimiş fotoğrafa bakıyordu. Yaşlı yorgun gözleri iyi seçemiyormuydu acaba?
Gözlüklerini çıkarıp sildi, sildi ve tekrar gözlerine takarak incelemeye koyuldu gazete ilanındaki fotoğrafı. Yanılmasına imkanı yoktu, aynıydı.
Nasıl olabilirdi bu? bunca yıldan sonra, imkan varmıydı. Niye o değil de bir başkası? acaba?
İstemdışı yerinden kıpırdadı, sanki o güne dönmek istercesine. Başını yukarıya kaldırıp, uzayan sakallarını sıvazladı ovalar gibi. Gözlerini yarı aralık kapadı, oradaydı işte!
Bir adamlar gelmişti fotoğraf çekmeye, yoksulluğun fotoğrafını yada kaybolmuş hayatları. Oyunları yarım kalmıştı buyüzden. "Kızgınlıktan nasılda duvarın dibine gidip somurtmuştu" diye düşündü, hafifçe gülümseyerek. Sonra birgün babası getirmişti o gazete küpüründeki fotoğraflarını. Çok sevinmişlerdi ikiside. İlk fotoğraflarıydı onların, çünkü başka hiç fotoğrafları yoktu ki!
Tekrar gözleri gazetedeki ilana çevrildi.
" Bu fotoğrafın bir eşi kimin elindeyse irtibat kurmak istiyorum.
Tel.............."
Tekrar tekrar okudu, içine yerleştirmek istercesine, ilanın sol köşesinde bir not görünümündeki "annemin vasiyetidir" yazısı yüreğine ateş sarsada.
Deliçesine esen rüzgarlar o cılız ağaçları yerinden oynatamazken, hangi rüzgar onları savurmuştu biryerlere. Hangi değerlerin peşine düşmüşlerdi de asıl değerleri kaybetmişlerdi.
Birden başını kaldırdı elindeki gazeteden, iki büklüm olan bedeni dikleşti ve tekerlekli sandalyesini kavradı elleri sahip olurcasına.
Biraz sonra " idari amiri" yazan kapının önünde buldu kendisini. Kapıyı vurdu ve beklemeden içeri girdi.
"Telefon etmek istiyorum" dedi çoşkulu bir sesle. İdari amir başını kaldırıp gözlüklerinin üzerinden bakarak, şaşkın bir ifadeyle "kime" diye sordu.
"Yeğenime" dedi.
İdari amir daha da şaşırdı. "dokuz yıldır buradasın amca ve dokuz yıldır hiç kimsem yok, hiç kimsem yok diye hayatına kahreden sen değilmisin?"
Başını öne eğerek mahsunlaştı biran "yoktu" dedi ve sonra tekrar başını gururla kaldırarak gür bir sesle "yoktu ama artık bir ailem olacak" dedi.

Perşembe, Mayıs 22, 2008

BİR RESİM VE BEN

Ödüllü bir fotoğraf ve resmin dili


Gecenin kokusu sarmıştı bedenimi, sessizliğin hüznü
Gözlerimden iki damla yaş süzülürken yalnızlığıma
Birgün daha kaydı avuçlarımdan
Beni benle buluşturan bir gece vardı şimdi önümde
Yanımda en yakın dostum kahvem, sigaram
Sonra
Bir fotoğraf düştü önüme
Bak ve anlat dedi ne anlıyorsun?
İlk düşündüğüm
"Uzak olan hiç birşey yoktur istediğin güneş bile olsa tutabilirsin"
Yüreğim isyan etti hayır!
Bu bir fotoğraf
Geçmişte kalan acı, tatlı kırıntılar
Varlıkları yok olanlar
Senle yaşarlar, seni acıtırlar
Yakınındadırlar ama
Asla
Resimlerde bile tutulamazlar

Perşembe, Mayıs 08, 2008

İKİ " S O B E "

Sevgili Tabiat Ana "etkilendiğimiz 3 kadın" ve sevgili Tütü "yaşlılık" konusunda beni sobelemiş. Beni hatırlamış olmalarından dolayı kendilerine teşekkür ederim.
Blok dostlarımdan, iki sobeyi birarada yazacağım için de ayrıca özür dilerim

KADINLARIMIZ

1) Kalbinin güzelliği yüzüne yansıyan, hiç bir filmini kaçırmamaya çalıştığım, zamansız ve bir kaza sonucu ölen güzeller güzeli Monoko Prensesi GRECE KELLY beni her zaman etkilemiştir.

2)Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği Başkanı Prof.Dr.TÜRKAN SAYLAN ise çok takdir ettiğim, çalışmalarındaki başarısını kıskanır derecesinde sahiplenmek istediğim, doktorluğuna çok saygı duyduğum, yaşına ve hastalıklarına rağmen faaliyetlerini takdirle karşıladığım çok değerli bir Profösördür.

3)Son yıllardaki hayranım da Marmara Üniversitesi Rektörü Prof.Dr. NECLA PUR
Kadınlara yönelik çalışmaları, öğrencilerine yönelik yumuşak davranışları, üniversite bahçesine çimenlere oturup öğrencilerinle sohbet ederek sorunlarını araştırması ve hergün eve dönüşünde alt katta oturan 80 yaşını aşmış annesine uğrayarak birlikte kahve içip sonra evine çıkması. Çok yönlü ve bir o kadarda mütevazi bu insanı takdir etmemek mümkünmü?

Aslında bu üç kadını seçerken zorlandım.
Kadınlarımız! asla küçümsenmeyecek kadınlarımız..
Erkek egemenliği toplumunda varolmak için tüm çabaları ile bizde varız diyen kadınlarımız.
Nasıl yok sayarız hasta çocuğunun başında uyumadan, yemeden iyileşmesini bekleyen anneleri..
Nasıl unutabiliriz, acısını içine gömen ve yinede vatansağolsun diyen şehit analarını..
Savaşda, hastalıkta, acıda, yoklukta, ezilirken bile dimdik ayakta duran kadınlarımız..
Ve daha niceleri...


YAŞLILIK

Sobenin konusu "Nasıl yaşlanmak istersiniz, nasıl bir yaşlı olursunuz".
Gençlere sormuşlar ve tüm okuduğum bloglarda gördüğüm kadarıya çok güzel yazılar çıkmış ortaya. İstemek çok güzel, istemek sahip olmanın yarısıdır derler. Tüm geçlerin istemiş olduğu yaşlılığa, istedikleri şekilde varabilmeleri temennisiyle.
* * *
Yeni doğan oğlunu görebilmek için hastahane basamaklarını ikişer ikişer çıkan genç baba, arkasında bıraktığı babasının daha ikinci basamakta olduğunu görünce "yav baba alttarafı 10 merdiven çıkamadınmı daha" der. Elleri dizlerini tutaraktan basamakları çıkmaya çalışan baba cevap verir. "Geldim oğul geldim, bende yaşadım bu heyacanı, bende ikişer ikişer çıktım basamakları". Yanına varıncada eğilir kulağına oğlunun " Ben gençliğin ne olduğunu biliyorum a oğul ama sen yaşlılığın ne olduğunu bilmiyorsun ki" der.
* * *
Yaşam yürünmesi zorunlu bir yoldur.
Ben yürümedim bu yolda, hep koştum. "Dinlenecek bir yer vardır mutlaka" dedim koştum. Yorulmuyordum koşmaktan, nasılsa dinlenecek bir yer vardı ya! Daha o dinlenecek yeri bulamadım. Bulamadım ama koşmaktanda yorulmadım. Demek ki yaşlanmadım.

Aklın ve kalbin birlikte çalışmasının son derece önemli olduğuna inanırım. Akıl sağlığı kalbi güclendirir, kalp sağlığı ruhu. Bu düşüncenin bedensel olarak aktivitelerini daha kolay yerine getirdiğinin inancındayım. (Birde ağrılar olmasa)
Sporu çok sevsemde yapamıyorum. Yaptığım tek spor yürüyüştür. Yürümeyi çok severim, kısa mesafelerde taşıta binmek yerine yürüyerek gitmeyi tercih ederim.
Kalıtım tansiyonum var. Sağlığımla ilgili rütun kontrolleri yaptırsamda sağlığıma çok önem vermem, harvurur harman savururum. Nedense bedenimin bana ihanet etmeyeceğini düşünürüm. Hareketli bir yapım var, biryerde fazlaca hareketsiz oturamam. Devamlı birşey yapmam gerekiyormuş gibi gelir hep. Uykuyu sevmem ve fazlada uyumam. Yanlızlık beni sıkmaz, herzaman kendimi meşgul edecek birşeyler bulurum. Yeni uğraşılar bulmak, değişiklikler beni zinde tutar, yada buna inanmak isterim. Sevgim sınırsızdır, sevginin büyük güç olduğuna inanırım. Fazla konuşmayı sevmem, başkalarının işlerine de karışmam. ( inşallah daha yaşlandığımda da böyle olur.
Hiçbir zaman süslü ve frapan olmayı istemedim ve olmadım. Her zaman sade, spor olmayı tercih ettim. Renk benim için çok önemlidir. Karalı kuralı renkleri pek sevmem, açık renkler her zaman tercihimdir. Yüksek ökçeler benim için hiçbir zaman anlam ifade etmedi. Spor ve düz ayakkabılar idealimdir. Fazla makyajdan, takıp takıştırmaktan da hiç hoşlanmam. Az öz ve sade severim.
Okumayı çok severim, gazetenin tüm sayfalarını ve hatta taşıtta giderken tabelaları okurum. okuma beyni dinç tutar mantığı her zaman geçerlidir benim için.
Doğayı çook çok severim, yeşil ve mavi yaşamdır derim. Yok olmasını ve geleceğe kalmaması kaygısını taşırım.
Daha da yaşarsam hep böyle olmayı isterim.
İki çocuklu, iki torunlu böyle bir yaşlıyım işte...

"Önüm arkam sağım solum SOBE " diyeceğim ama kimseyi bulamadım ortalıkta. Sevgiler...

Cuma, Mayıs 02, 2008

U M U T

Umut'ları sıcacık ve doluydu yüreğinde
Yarın diyordu
Yarın'dı umut onun için
Çok şey değildi istediği
Huzurla mayalanmış biraz mutluluk
Gün geldi yarından vazgeçti
Artık birgün mutlaka birgün der olmuştu
Güçlüydü sabırlıydı beklerdi birgünü
Çok yıllar bekledi olmadı
Yıllar birgünleri yuttu gitti
Artık çok geçti
Sabrını bohça yaptı umutlarına
Sonra sandığına kilitledi
Elinde kalan anahtardı umudu şimdi
O songün
Yatarken hastane odasında
Anahtarı halen elindeydi

O anahtar benim tek mirasım
Sandığı açarım zaman zaman
Sabıra sarılı umudum
Durur hep yerinde
Yer yer sararsada asla kaybolmayan

Pazartesi, Nisan 28, 2008

KİTAPLAR VE BEN



Sevgili Sessiz Balık beni KİTAPLAR konusunda sobelemiş.
Beni hatırlamış olması ve bu konuda yazma önümü açmasından dolayı çok mutlu oldum.
Sobe'nin konusu kitaplar, takip ettiğim bloglarda gördüğüm kadarıyla açılımı yok. Bu yüzden sanırım uzun bir sobe yazısı olacak.
* * *
Blog açmak ve yazı yazmak! Beni oldukça heyecanladırmıştı. Torunlarıma ve "belkide" onların çocuklarına geçmişten anılası birşeyler bırakabilecek, unutulmayacak, aynı zamanda bugünü birileriyle paylaşabilecektim. Yıllarca parmaklarım çalışmış, birilerine hizmet etmişti. Bugün artık kendim için parmaklarımı oynatacak içimden ne geliyorsa yazıp kendimi ifade etmeye çalışacaktım.
Doğru, yanlış, iyi, kötü, sadece içimden geldiği gibi.
Konumuz kitaplardı şimdi buraya nerden geldik?
"Önceki bir yazımda da belirtmiştim" bir kelime üzerine yazı yazmak, düşüncelerimi anında biryerlere götürüyor, yazmadan da geri getirmiyor.
"Kitaplar" bugün de var ama ben yine geçmişe bir yolculuk yapacağım. Sanırım geçmiş içimde yığılmış. Bu yığılmanın üzerine "bugünüm" kelebek kadar hafif kalıyor ve ömrü kelebek kadar kısa oluyor. Nerdeyse dünü unutur oldum, çok önceleri en ince ayrıntısına kadar hatırlamama karşın. Yazdıkça yığılmaların azaldığını, hafiflediğimi hissediyorum...
* * *
İlk kitabım, ilkokul 4. sınıf sömestir tatilinde okuduğum ÇALIKUŞU romanıydı. Kıyıda köşede, her bulduğum yerde iki gün içinde bitirmiştim koca kitabı. Çok ağlamıştım Feride'ye, aşkından mı? yoksa çektiği haksızlıklardan mı? bilmiyorum. Sonra POLLYANNA. Yaz tatilini zor etmiştim yeni bir kitap okumak için.
Kitabı bitirdiğimde çocuk aklı ile "keşke önce bunu okusaydım, o zaman Feride'ye bu kadar üzülmezdim" düşüncesi beni üzmüştü.
POLLYANNA beni o kadar etkilemişti ki, yaşamı böyle kurmalıyım " her kötülükte bir iyilik haberi vardır " diye düşünmüştüm ve o gün bugün hiç değişmemiştir bu düşüncem. Sonra ufak tefek birsürü çocuk kitabı, çok sevdiğim DOĞAN KARDEŞ dergileri.
Daha sonraları çağımızın unutulmaz yazarları ve kitapları aldı zamanımı. KERİME NADİR, MUAZZEZ TAHSİN BERKAN, REŞAT NURİ GÜNTEKİN, HÜSEYİN RAHMİ GÜRPINAR, PEYAMİ SAFA.
Kitap okumaya doymuyordum. Kuzenlerim ve arkadaşlarımla sık sık kitap alış verişi başlamıştı. Kitaplarımız hiçbir zaman kaldığımız yeri bulmak için köşesinden kıvrılmazdı. Çok değerliydi kitaplarımız, okuyunca hemen sahibine iade edilirdi. Şimdiki gibi çok kitap ve kütüphane bulunmazdı evlerimizde. Herkezin durumuna göre beş veya on kitabı olur ama elden ele dolaşırdı. Semtimizin ve okulumuzun kütüphanesinden temin ederdik çoğu kitapları. En büyük zevkim ise, kitaba ara verdiğimde bir sonraki okuyacağım kitabı düşünmek olurdu. Gündüz bahçe, ev, rahattı kitap okumak ama gece olunca çok zordu. Şimdiki gibi süslü gece okuma lambaları nerde! Tavan ışığını açmak gerek. Kardeşlerimle yattığım odada bu çok zordu. Sokağımızın köşesinde bulunan sokak ışığı odamıza sızıyordu ve ben divanımı camın önüne getirmiş, sokak ışığına yakınlaşmıştım. Rahattım artık, perdeyi yarım açıp, içeri sızan ışıkta geceleri de kitap okuyabilmeyi başarmıştım. Hatta bu oda şeklinin değişikliği, kardeşler arasında ufak bir patırdıyada sebep olmuştu.
Zamanla kitaplarım ve yazarlarım değişmeye başladı. RIFAT ILGAZ, AZİZ NESİN, FAKİR BAYKURT, YAŞAR KEMAL, girdi sıraya, asla yok olmuyacak eserleri ile.
Günümüzün yazar ve kitaplarına haksızlık etmiş olmak istemiyorum. Ama bizim nesil ölümsüz eserlerle tanıştı. (belki de bana öyle geliyor) 70 li yılların başında (otuz lira) ile almış olduğum klasik kitaplarla, ufak çaptaki kütüphanemi genişletmiş ve çok değerli bu ölümsüz eserlere sahip olmuştum...
Ve unutamadığım kitaplar;
EMİLE ZOLA ; MEYHANE: Kenar semtlerde, fakir işçi ailelerinin yaşadığı dramı, ahlak çöküşünü, yokluğun acı sırlarını anlatmış yazar. Yazdığı bu kitap sonraları dert olmuş yazarın başına çevrelerce. Aslında kitap bir ahlak dersi. Kısa aralıkla "iki kere" okuduğum tek kitaptır.
VİCTOR HUGO ; SEFİLLER : Karın doyurmak için çaldığı ekmek yüzünden kürek mahkümu olan, yaşamı özgür ve mahkümiyetle gelgitleri yaşayan bir insanın ciltlere sığmayan serüveni.
MAKSİM GORKİ ; ANA : Okuması yazması olmayan bir ananın, oğlunu girdiği yoldan döndürmeye çalışırken, oğlunun ve arkadaşlarının konuşmalarına kulak verip, binbir çabayla okuma yazma öğrenerek oğlunun yanında yer alması.
DOSTOYEVSKİ ; SUÇ VE CEZA : Suç işleyen ve bu korkuyla kaçan, vicdanınla cezasını cekmek çok ağır gelerek teslim olan bir adamın ibret dolu iç muhasebesi.
MADAME BOVARY, VADİDEKİ ZAMBAK, KELEBEK, ZORBA asla unutulacak eserler değildir.
Evliliğim, kitaplarımla aramda hiç bir sorun yaratmamıştı. Eşimde bir o kadar okumayı seviyordu, artık birlikte okuyorduk.
İlk kızıma hamileliğim, doğum için izine ayrılmam boş vakit yaratmıştı. Neredeyse 9 ay devamlı kitap okudum. Fazla arkadaşım yoktu. Ailem, evim, işim ve kitaplarım...
Sonra elime "iki küçük" kitap geçti ve tüm kitapların en güzelleriydi onlar. Kitap okumak bitmişti artık, "iki güzel" kitap yazmaya başlamıştım...
Kitaplarla mesafe girmişti arama. İşim, çocuklarım, evim vaktimin çoğunu kaplamıştı.
Mesleğimin gereği artık yalnız kanun kitapları, resmi gazete, dünya gazetesi okuyordum. Pek zevkli olmasada!
Tekrar okumaya başladığımda ise, çocukluğumda okuyamadığım çocuk kitapları ile tanıştım. Çocuklarımıza kitabı sevdirmek, okumalarını sağlamak için devamlı kitap alıyorduk. İkiside okumayı çok sevmişler, devamlı kitap ister olmuşlardı. ŞEKER PORTAKALI, KÜÇÜK PRENS, OLİVER, ALİS HARİKALAR DİYARINDA.
Evet! ben bunları otuzlu yaşlarımın başında çocuklarımla beraber okudum.
* * *
Tekrar okumaya başladığımda eski hızım kalmamıştı. Artık çocuklarım kitap alıyor, ben onların kitaplarına ortak oluyordum. Halen de öyle...
Günümüzün yazarlarından, gerçekleri romana dönüştürmesini ve anlatımını çok sevdiğim yazar AYŞE KULİN'dir. Tüm kitaplarını soluksuz okumuşumdur. Bosna savaşını anlatan SEVDALİNKA ve ilk Türk seramik sanatçısını anlattığı FÜREYYA ise unutamadıklarımdandır.
İz bırakanlar;
ELİF ŞAFAK ; BABA VE PİÇ
BUKET UZUNER ; KUMRAL ADA MAVİ TUNA
SUNA KIRAÇ ; ÖMRÜMDEN UZUN İDAALLERİM VAR
Yeni Başlamış olduğum ADAM FAWER'in OLASILIKSIZ ise bende iz bırakacağa benziyor.
İşte;
Size uzun gelecek ama benim için kısa olan kitaplarla yaşam hikayem.
Bende bu konuda kabul ederlerse İncegül'ü ve Sanem'i sobeliyorum.

Cuma, Nisan 25, 2008

DOSTUM " S I R "


Sır'rını söyleme dostuna,
dostu vardır gider söyler dostuna.
" Hadis-i Şerif "


Bir sırrım var deryaya karşı
Oturmuş keyif çatıyor
Rahat mı rahat bir yer bulmuş
Çünkü benimle yaşıyor
Kendinden emin sahibini bile aramıyor
Sıkılınca bedenimde yaralı ceylan misali
Dolaşıyor
Gezmedik hiçbir yerimi bırakmıyor
Bazen beni deniyor
'Sır'lığını kaybetme pahasına
Gelip dilimin ucuna yerleşiyor
Dostluğumuzu bozmak için
Günlerce yayılıp kalıyor
Açılmayan sabır dudaklarından bıkıp
Gülümseyerek
Köşesine geri dönüyor
'Keşke', 'Pişmanlık' silahlarını alıp
Karşıma geçtiğinde
Anlıyorum ki canı
Savaş istiyor
Öldüremiyor ama yaralıyor
'Sabır', 'Hoşgörü', 'Sevgi' silahlarımın
Savaşın sonu olacağını o çok iyi biliyor
'Sır'lığını kaybetme 'Konu'ya dönüşme hastalığından
Çok korkuyor
Yalvar yakar boynuma sarılıp
Yanına kimseyi istemiyor
Beni bende sahiplenmek
Çok hoşuna gidiyor
Biz iki dostuz
Birlikte var olduk
Birlikte yok olacağız

Pazartesi, Nisan 21, 2008

ÇOK GEÇ OLMADAN

Kutuma gelen bir mail, paylaşmak istedim...

Herkesin hırsız oldugu bir ülke varmıs,ama istisnasız herkesin. Gece olunca, insanlar maymuncukları nı ve fenerlerini yanına alır ve komsusunun evini soymaya gidermis. Gün dogarken geri döndüklerinde yüklerini alırlarmıs. Ama her seferinde kendi evlerini de soyulmus bulurlarmıs. Ülkede kimse kaybetmezmis, çünkü herkes birbirinden çalar ve bu dolasım son kisi ilk kisiden çalana kadar sürermis.Bir gün, nasıl olmuşsa, dürüst bir adam ortaya çıkmıs. Gece oldugunda, çanta ve fenerle dısarı çıkmaktansa evinde kalıp çalışmayı tercih edermiş. Hırsızlar geldiğinde evde ışık yandığını görüp soymak için içeri girmezlermiş. Ve bu durum bir süre devam edince, ahali bir konunun açıklığa kavuşmasını istemiş:'Çalmadan yaşamak senin tercihin, ama başkalarını bir şey yapmaktan alıkoymaya hakkın yok.' demişler.Bunun üzerine dürüst adam, geceleri evinden çıkar, fakat hiçbir şey çalmaz, döndüğü zaman evini hep soyulmuş bulurmuş. Adamın bir haftadan daha az bir sürede, yiyecek tek bir şeyi kalmamış ve ülkeyi terketmek zorunda kalmış.Daha iyi soygun yaparak zenginleşenler kendileri için soygun yapmak üzere maaşlı hırsızlar tutmaya başlamışlar. Zengin fakir ayrımı giderek çoğalmış. Zenginler mallarını korumak için polis teşkilatı ve hapishaneler kurmuşlar ve kendi mallarının çalınmasını yasa dışı ilan etmişler. Ancak yoksulların mallarını çalmak hala serbestmiş. Bir süre geçtikten sonra, artık kimse soymaktan ve soyulmaktan söz etmez olmuş. Çünkü yoksulların çoğu ya açlıktan ölmüş ya da ülkeyi terketmişler. Zenginler ve maaşlı soyguncular ise soyacak kimse kalmadığı için servetlerini yitirmeye başlamışlar.Sonunda zenginler eski düzeni yeniden sağlamak için dürüst adamı başa getirmeye karar vermişler.Ancak dürüst adamın evine gittiklerinde sadece yerde yazılı bir kağıt varmış.Kağıtda şunlar yazıyormuş: ' Bir insan sadece dürüst olduğu için aranıyorsa her şey için çok geç olmuş demektir...'

Perşembe, Nisan 17, 2008

BİR İYİLİK YAP DÜNYAN DEĞİŞSİN

17 NİSAN

İyilik yapma günlerimiz başladı.
Bugün hiç tanımadığımız bir kişiye, hiç beklemediği bir iyilik yapacağız.
Hiç karşılıksız, hiç koşulsuz, hiç beklentisiz...
Bugün "hiç" olacağız.
Bugün kelebek olup, kelebek etkisi yaratacağız.


Ve;

18 - 19 NİSAN

Üç gün sürecek iyilik yapma günlerimiz.


Bloğuma uğrayan konuklar, siz de katılın iyilik yapma günlerimize.
Bir çocuğun başını okşayabiliriz, yolda gidiyorsak yanımızdan geçen birine tebessümle selam verebiliriz, sokakta çalışan görürsek "kolay gelsin" diyebiliriz, çoktandır ihmal ettiğiniz bir yakınımıza telefon edip hatır sorabiliriz, çevremizde bir hasta varsa bir kase çorba götürüp "geçmiş olsun" diyebiliriz. Taşıtta oturmuş gidiyorsak bizden daha ihtiyacı olan birine yer verebiliriz...

"LÖSEV" en duyarlı vakıflarımızdan biridir. Herhangi bir banka şubesinden, gölde bir damla olmak için bağış yapabiliriz.

Mendil satmaya zorlanmış çocuklarımız var. Elindeki bütün mendilleri satın alıp, satım için ayırdığı zamanı çocuk parkında geçirmesini sağlayabiliriz.

Ben çöplerimin geri dönüşümlülerini ayırarak topluyorum. Bu üç gün geri dönüşümlü çöplerimizi ayrı ve temiz toplarsak, düşünün çöp toplayan çocuklarımızın, karışık çöplerin içinden değil de ayrı ve temiz çöp bulma sevincini!

Bu gün iki simit alıp bir parkta kuşlara vermemiz bile bizi mutlu edecektir. Karşılık beklemeden yapacağımız her iyilik ben inanıyorum ki kısa sürede bize huzur olarak geri dönecektir.

Kendimizi zorlamadan yapacağımız bir iyiliğin, bize vereceği huzur ve mutluluğun, günle sınırlı kalmadığını göreceğimizi umut ediyorum.

Bize bu yolda önder olan "bir iyilik yap" bloğuna kendi adıma çok teşekkür ederim.

Sevgilerimle...

Pazar, Nisan 13, 2008

DÜŞÜNEN CANLI " İ N S A N "

Kelimelerle oynamayı seviyorum. Harflerin ilk çağrışımları gibi, kelimlerin ilk çağrışımları etkiliyor beni. Kelimeyi ilk duyduğumda aklıma düşeni, ne kadar başka çağrışımlar yapsın diye yüreğimle oyun oynasamda yönelmiyor bir başka yere. "İNSAN İNSANLAR" dedi kelime oyuncuları, ben anında çok geçmişe gittim ve bir daha dönemedim bugüne.
İnsanların yokluklar içinde insanca yaşadıkları, yüzlerin güldüğü, saygının tüm duyguların önünde durduğu geçmişe.

Her günün bir önceki günü aratması, insanların akıl almaz davranışları geçmişi daha bir özletiyor bana.
En özlediklerimden biridir vapurlarımız; Boğazın sularında süzülerek bir iskeleden bir iskeleye uğrayan seferleri ile yumuşacık yanaşıp yolcularını toplayan vapurlarımız. Yolcular birbirlerini ezerek değil, saygıyla birbirlerine yol vererek binerlerdi. Çımacısını selamlayıp, kaptan küşkünden el sallayan kaptanına güleryüzle bakarlardı. Yolcu salonunda herkes birbirini selamlar, çok tanıdık olanlar tatlı bir sohbete dalarlardı. İnişlerde binişler gibi saygılıydı. Hiç kimse "ben öne geçeyim" düşüncesine kapılmaz kimse kimsenin ayağına basmaz, kimse dirseğiyle bir başkasını rahatsız etmezdi. Vapurda herhangi bir eşyanı kaybetmen imkansızdı. Unutulan eşya bir sonraki gün kaptanın kamarasında sahibini beklerdi.

Ayakkabılar bile çamur olmazdı eski İstanbul sokaklarında, bugünün para akıtılmış yapay yeşillikleri ve modern yolları yoktu ama çamuruda yoktu.

Semtlerin ekmek fırınları, ekmeğin çıkış saatinde ortalığa ekmek kokusunu yayardı. Ekmek, ekmek gibi kokardı benim çocukluğumda.
O zamanlar daha "çıkar" ve "benlik" sarmamıştı insanları. Onlarca kişinin "bu yanık, bu pişmemiş " diye ellemediği tertemiz ekmeği yerdik içimize sinerek. Buğdaydan yapılan un, katkı maddesi varmı? diye bir düşünce olmazdı. Bildiğimiz buğday, un ve ekmek. İnsanoğlu katkı maddesini keşfetmemişti daha.

Balıklarımız her zaman tazeydi, denizden tutulur ve canlı canlı sunulurdu insanlara. Ölü balıkları kimse taze diye satmazdı. Zaten denizleri daha kirletmemişlerdi insanlar ve balıklar ölmezdi fabrika atıklarında.

Sebzelerimiz "bu hormonlu, bu organik" diye bir ayrıma düşmemişti. Sebzeydi işte! şehir suyuyla sulanmış, mis gibi topraklarda yetişmiş sebze, kimyasal ilaçlarla ilaçlanmamış ağaçlarda yetiştirilen meyve. Parlaklığı yoktu elmanın, domatesin. Gözalıcılığı yoktu ama tadı vardı. İnsanoğlu hormonu da keşfetmemişti daha.

Teknolojimiz iki düğmeli radyo ile sınırlıydı. "Arkası yarın"lar vardı. Ailece dinlenir, yorum yapılırdı. Görsellikten uzak hayallerle süslüyebildiğin radyo tiyatroları... Müzik saati, haberler, sohpetler. Çevir düğmeyi dinle. Kavgalara neden olan uzaktan kumandalar yoktu. Görsel reklamda gördüğünü, yaşamı aynı olacakmış gibi satın alımda yoktu.

İnsanlar "radyasyonu" ellerinde, ceplerinde dahası günün neredeyse on saati kulaklarında taşımazlardı, Haberleşme "haberleşme" sınırında kalır, zamanlar gereksiz harcanmazdı.

Okuma merakı vardı, gazete, kitap çok okunurdu o zamanlar. Kültür seviyesi daha yüksekti. Sinemalar, tiyatrolar halka hitap eder, seyredilmesi sağlanırdı. Her eve gazete girer, okunur ama asla ziyan edilmezdi. Toplanırdı biryerlerde mahallece, kesekağıdı yapımı için. Hem eğlence hem kazançtı çocuklara. Un ile yapılan yapıştırıcı kullanılır, kesekağıdı yapılırdı. Manavlara, bakkallara satılır,çocuklar harçlıklarını çıkarırdı. " Zararlı" diye kullanımı terk edilmiş naylon poşetler başka ülkelerden bize gönderilmemişti. Kesekağıtları ve fileleri yok etmemişlerdi daha insanlar.

Çeşit çeşit deterjanlarımız yoktu, marka kaygımızda... Sabunlarla yıkanan çamaşırlarımız bembeyazdı ve hiçbir yumuşatıcıyla değişilmeyecek kokuları vardı. Sabun kokardı vücut temizliği, saçlarımızın bakımı has zeytinyağı ile yapılır, sabunla yıkanırdı. Sabun saflığını kaybetmemiş, kimyasal katkılarıyla, cicili bicili tasarımlarıyla şampuanı keşfetmemişti daha insanoğlu.

Tüm bakir topraklar, tüm insanlar içindi. Dağlar, tepeler, sahil, orman. Doyasıya gezilir, doğayla içiçe yaşanırdı. Nefes alınırdı, zehir solunmazdı. Yer kapma, ağaç kesme, sahili parselleme açlığına düşmemişti daha insanoğlu.

Alışveriş çılgınlığı, yeme çılgınlığı, sahip olma çılgınlığı sarmamıştı ortalığı. Gerektiği kadar alım yapılır, tüketilmeye özen gösterilirdi. Cebindeki parasını kullanırdı insanlar, kredi kartının limitini zorlamazdı.
Çöplerde yemek artığı olmaz, gereksiz alımlarla dolaplar dolmazdı.

Kimse kimseyi giyiminden dolayı hor görmez, garipsenmezdi giyimler, tasarımı ve temizliği göze hitap eder, saygı yaratırdı. Mini eteğin moda olduğu yıllarda bile nahoş görünümler olmazdı. Aşırıya kaçan giyim ise hiç yoktu. Çarşafı bırakmıştı ama dekolteyi keşfetmemişti daha insanoğlu.

İnsanların yoklukları vardı ama mutluydu. Gülen yüzleri, teknoloji hayalleri vardı.

Sonra! Ne mi oldu?

Kısa zamanda hayatımız değişti. Çok şeye sahip olduk. Eğitimini alamadığımız teknolojiyle tanıştık, kullanmasını bilmediğimiz kolaylıklara sıkı sıkı sarıldık. Benlik hakim oldu ruhumuza, hırs bürüdü bizleri, daha çoğuna sahip olabilme hırsı. Sevgiyi, saygıyı bırakıp "nasıl sahip olabiliriz, nasıl büyüyebiliriz" hesabını yapar olduk. "Düşünen canlı" denen insan düşüncelerimizi yanlış yerlerde kullanır olduk.

ÖNEMLİ DEĞİLDİ ARTIK İNSAN, KENDİYDİ İNSAN İÇİN ÖNEMLİSİ

Yaşamın kıyısında derki; Bu kadarla bitmezdi ama!

Cuma, Nisan 11, 2008

DÜŞLERDE ZAMAN

BAZEN ben ben olmak istemiyorum kendimden ayrılmak yok olmak istiyorum

BAZEN bir güç olmak istiyorum dünyayı avuçlarımla tutmak dönmesine engel olmak
Varsın yıkılsın tek bir tuğla kalmamacasına dışına çıkıp yok olmasına bakmak
Acımasızlığın sonsuzlukta kaybolduğu gülen yüzlerin bulunduğu mutlu bir dünyada varolmak

BAZEN Semazen olmak istiyorum Mevlananın ruhuna inmek varlığına dokunmak
Ney eşliğinde rabap eşliğinde dönmek dönmek dönmek benliğimden sıyrılmak
Kopmak istiyorum yüreğimden ruhum çırılçıplak Allah'a kavuşmak

BAZEN Yunus olmak istiyorum elimde kuru bir dal parçası beni tamamlayan
Dağ bayır dolaşmak aç açık kalmak kula kul olmadan bıkmadan yol almak
İçimdeki aşkı ağaçlara göklere toprağa dizelerle haykırmak boşlukta kaybolmak

BAZEN bir ağaç olmak istiyorum dağın yamaçlarında asırlık bir çınar
Yanımda koca bir dağın kuvvetini hissederek başımı alabildiğine göğe uzatmak
Fırtınalara aldırmamak yağmurda yıkanmak rüzgarlarla okşanmak

BAZEN bir taş olmak istiyorum duygu taşımamak basıp geçenlere aldırmamak
Bir balyozun vuruşlarıyla binbir parçaya ayrılmak dağılmak toprağa karışmak

Ben benden gayri düşlerimdeki zamanda kalmak

Pazar, Nisan 06, 2008

BİR İYİLİK YAP DÜNYAN DEĞİŞSİN

Çok güzel bir blogla karşılaştım, paylaşmak istedim ve aynı zamanda yayılmasına belki yardımcı olabilirim dedim.
* * * * *
*
Nisan ayının üç güzel günü:
17-18-19 Nisan
Bu günlerde hiç tanımadığımız bir kişiye, hiç beklemediği bir iyiliği yapacağız...
Hiç karşılıksız, hiç koşulsuz, hiç beklentisiz...
O gün "hiç" olacağız...
O gün kelebek olup, kelebek etkisi yaratacağız... *

http://biriyilikyap.blogspot.com/
Ziyaretten memnun kalacağınızı, katılmaktan mutlu olacağınızı düşündüm.

Cumartesi, Nisan 05, 2008

AFFETMEK KOLAY MI ?

HATA ve AFFETMEK çok güçlü iki kelime.
Dans ederken, figürler arası bir hata yapıp kavalyesinin ayağına basmak ve sonra "affedersin" demek kadar da kolay değildir açıklaması.

Bilerek yada bilmeyerek yapılan hata, yaşam üzerinde kapanmayacak yaralar açıyorsa, kendinden başkalarının yaşamlarını sarsıyorsa dahası yok ediyorsa bunun affı olamaz!

Affetmek büyüklük olsa bile, hata yapılması ne kadar kolay ise o denli çok zordur affetmek.

Düşüncesini özgürcene söyleyenlerin, yıllarca parmaklıklar arkasında kalıp yok olmalarına karşın, onlarca çocuğa tecavüz edip yaşamdan koparanların
affedildiği bir dünyada, bu kelimelerin bana çağırışımlarından kopup, dört satır mısra ile kaçmak istedim.
Affola!


Gözlerimin hatasıydı seni ilk görmeleri
Ayaklarımın hatasıydı sana ilk gelmeleri
Ellerimin hatasıydı sana ilk dokunuşları
Yüreğimin hatasıydı seni ilk sevmesi
Boynuma taktığım hata zincirinin ilk halkasıydın sen
Affetmedin ne bu hataları ne beni
Ne de ben kendi kendimi

Bu şiir bir dost, bir arkadaşıma ithafımdır.

Perşembe, Nisan 03, 2008

ÇAĞRIŞIMLAR SOBE'Sİ

Sevgili Geveze Kalem'im, "yavrum" beni ÇAĞRIŞIMLAR sobesine davet etmiş. Zevkle hemen cevaplıyorum.
Okumuş olduğum blogların çoğunda bu sobe mevcut olduğundan kimseye sobe yok.

A - Anacığım ( Hiç unutamadığım )
B - Barış ( canımın kuzusu, şu anda başka B yok benim için )
C - Cesaret
Ç - Çocuk
D - Deniz ( bildiğimiz deniz, çok severim )
E - Emek
F - Feryat
G - Güneş
Ğ - Sağırın Ğ'si
H - Hayat
I - Ispanak ( Böreği çok güzel olur )
İ - İde ( Prensesim)
J - Jiklet ( Sakız, Prensesime şekersiz falım )
K - Kitap
L - Lale ( En güzeli sarısı )
M - Hz. Mevlana
N - Nur ( İsmim )
O - Oyun ( Çocuk oyunları hala çok severek oynarım )
Ö - Özlem ( Sıkça duyduğum duygu )
P - Pul ( Çok biriktirmiştim bir zamanlar )
R - Reyhan ( Kardeşim )
S - Yavrularım ( İkisininde adının ilk harfi )
Ş - Şevkat ( Herkezin sığındığı )
T - Top ( "Op" Prensesimin ilk sözcüğü )
U - Umut
Ü - Ülkem
V - Vazife
Y - Yavrularım
Z - Zaman

Pazar, Mart 30, 2008

CANIM BEYLERBEYİ'M


Bu gece sana gelmek istedim tüm özlemlerimle
İçimdeki sızıyla gözümün yaşıyla
Beni sende bulmak istedim haykırışlarımla
Tüm acılarımı gören sevinçlerime ortak olan sen
Hani heyecanlarımı saklamıştın bağrında
Gözyaşlarımı emanet etmiştim ya çıkmazlarına
Seni sende bulmak umudu varya eskisi gibi

Bulamam sende bıraktıklarımı biliyorum
Belki kıyıda köşede kalan bir nefes
Belkide ağaçların gövdesinde bir çizik
Bu gece yollarında yürümek istiyorum yalınayak
Köşeleri tutmuş zayıf sokak ışıklarında
O direğin o sokak ışığının altında oturup
Saatlerce ağlamak
Üstüme üstüme gelen duvarlar sende yıkılsın istiyorum
Sana bıraktığım iki katlı ahşap evleri
Seni sevenlere sakladın belkide gelirsem bulurmuyum
Seni sende bulma umudu varya eskisi gibi

Sana emanet ettiğim sevdiklerimi
Sende bıraktığım çocukluğumu gençliğimi
Bu gece sana gelsem bıraktığım yerde olurmusun
Yine gelirmi sekin onsekiz vapuru
Yine çalarmı kaptan düdüğü yetişin diye
İçimdeki haykırışları duyarmısın sana gelsem bu gece
Seni sende bulma umudu varya eskisi gibi

Zaman hiç acımadı ne sana ne bana yok etti tüm geçmişi
Biliyorum sende sen değilsin artık
Değişmeyen tek yerin o yamaç o taş dikili toprak
Sevdiklerimi sakladığın toprağına kapansam
Saatlerce ağlasam
Seni sende bulsam bu gece kucak açarmısın
Seni geçmişi çok özlediğimi söylesem beni duyarmısın

Çarşamba, Mart 26, 2008

ACIMASIZ GECELER

Sessizliğin verdiği sıkıntı, yorgun olan yüreğini daha bir sıkmıştı bu gece. Yine zor bir gece başlıyordu, sabahı zor eden gecelerden biri... Yanında yatan ablası uykuya direnememiş, yarı açık gözleriyle dalmıştı az önce. Sıkıntıyla kıpırdadı, çok fazla hareket edip ablasını uyandırmak istemiyordu. Yattığı yerden gözlerini tavana dikti, beyaz kirece boyalı tavanda geçmişini arıyordu sanki. Gece lambasının hafif aydınlığı, tavanda istemediği oyunlar sergiliyordu gözlerine. İşte yine oraya sinmiş bakıyordu. Zor geçen gecelerden birinde düşlerinde görmüştü onu ama şimdi gerçekti işte! Gelmiş, karşısında olanca yalın haliyle duruyordu.
Onu düşünde gördüğü gece çocukluğu gelmişti aklına. Ne güzeldi köyleri! Taşlıktan çıkılan kapı önü, çiçeklerle dolu ön bahçesi, arkada uzanan üzüm bağları, ailesi... Neşe dolu, cıvıl cıvıl bir hayat... Evin en küçüğü olmasından dolayı sevgileri hep üzerinde taşımıştı. "El bebe gül bebe" büyümüştü. Çok söylemezlerdi sevgi sözcüklerini ama hissettirirlerdi bakışlarından, anlardı çok sevildiğini.
Sonra babaannesi, hep sırtında taşımıştı küçüklüğünde. Sırtından indirse bile kucağına alır, dizlerinde hoplatır, yerlere bırakmazdı hiç. Onu okula da babaannesi hazırlamıştı. Hazırlanmak!. Ne tuhaf hayatta her şeye önceden hazırlanıyor insan, yarını bilmeden, geleceği düşünmeden.
"Bir an sonrası yokken, bir gün, bir ay, bir yıl sonrası için bile hazırlanıyoruz" diye sessiz bir şekilde mırıldandı.
Yanında yatan ablasının sağından soluna dönerken, ışığın görüş alanı değişmiş, beyaz tavanda geçmişinden başka günleri getirmişti gözüne.
Ne hayallerle hazırlanmıştı evliliğe, mutluydu çok mutlu. Sevdiği adamla evlenecek, sıcacık bir evi olacak, çocuklarını büyütecekti. Oysa gelinliği onunla alay eder gibi tavanda takılıydı şimdi. Kısa bir nişanlılık dönemi geçirmiş, hep evliliğe, giyeceği gelinliğe hazırlamıştı kendini.


Saate takıldı bir an gözleri, daha çok erkendi, sabaha, günün ilk ışıklarına daha çok vardı. "Ne farkeder ki? Belki sabah bile olmaz bu gece," diye düşündü.
Küçük yaşta evlenmişti, sevdiğine kavuşmak için bekleyememişti fazla. Mutlu geçen evliliğini çocuklarla doruğa çıkarmak istiyor ama olmuyordu. Hazırlık yapıyordu devamlı, "işte şimdi" der olmuştu her ay. Ne çok giysi, oyuncak almış, alamadıklarını da kafasında hazırlamıştı.
Üç yıl beklemişti oğluna kavuşmak için. "Tam kaç yaşında şimdi?" diye düşünüyor olduğuna kızdı birden. "Oğlumun yaşını unutacak kadar da değil artık!"
Sesli konuştuğunu ablasının uykudan uyandığını hissettiğinde anladı. Ablası uyanmış, ses etmemiş, sadece kardeşinin elini sıkı sıkı tutmuştu. İçine bir sıcaklık yayıldı. "Uyumaya çalış," diyordu ablası fısıltıyla. Uyarısına uymak için sıkıca kapadı gözlerini, belki karanlık daha kolay yapacaktı sabahı, belki de alışması gerekliydi.
Evinden koparıp apar topar getirmişlerdi baba evine. Sevgi yumağı içerisindeydi ama kendi evinde olmayı tercih ederdi. Ne olacaksa olsun! kendi evinde olmalıydı belki de. Üç yaşına gelen oğlunu yuvaya vermeye hazırlanıyordu. Evini taşımayı düşünüyor, eskiyen eşyalarını değiştirmek istiyordu. Gelecek için hayalleri, planları vardı her genç gibi.
Gözlerini açtığında sabahın ilk ışıkları perdenin kıvrımlarından içeri sızmaya çalışıyordu. "Bu gece de bitti," diye düşündü. Yarın olmuştu işte. Bir yarın daha... Yarını var mıydı? Bilmiyordu.
Yarınlarına hazırlık yapmıştı hep, her düşüne bir hazırlık!
Ama ölüme hiç hazırlık yapmamıştı! Kim yapardı ki ölüme hazırlık.

Ölüm onu hazırlıksız yakalamıştı. Şimdi artık yarın, belki yarından da yakın yaşamı bitiyordu.
Gözleri, perdelerle kapalı pencerenin ardından güneşin doğuşunu hissediyordu.

Ve dizelere dökülüyordu düşünceleri...


Aynalar yüzüme bakmıyor artık
Işıltısını kaybetmiş her biri
Gerçeği haykırmaktan korkuyor
Yollar geçit vermiyor şimdi
Önümde düşen yapraklar kuruyan dallar
Çıkmazlarını gizliyor mahçup gibi
Oğlum yanıma gelemiyor
Dökülmüş saçlarıma bakamıyor
Geleceğinden korkuyor sanki
Dışarıda yağmur yağıyor
Anam gözyaşlarını yağmura gizlemiş
Dudakları gülümserken
Gülüşleri ağlıyor bakışları ağlıyor belli
Ölüm kapıda bekliyor
Ellerimi uzatıyorum gel diyorum
İnat ediyor yüzüme bakamıyor
Başı önünde bekliyor
Gençliğimden utanıyor belki

Cuma, Mart 21, 2008

"M İ M" ÇOCUK İSTİSMARINI DURDURUN

Sevgili Berrin çok anlamlı bir konuda beni "mim" lemiş.
Herkesin bu konuda yazması, sesimizin yükselmesi açısından çok önemlidir.
Çocukluğunuzdaki hatırladığınız ilk şarkı, şu anda dinlediğinizdeki hissettirdikleri;
Çocukluğumdan aklımda kalan ilk şarkı,
"Biz Heybeli'de her gece mehtaba çıkardık
Sandallarımız neşe dolar mehtaba dalardık"
Şu anda dinlediğimde, çocukluğumu ve evde annemin mırıldanarak söylemesi, genç yaşta hayata veda edişi ve onu çok özlediğimi hissettirir.
* * * *

Dünün çocukları, bugünün gençleri, bugünün çocukları yarının gençleri.

Geleceğimiz çocuklarımız...
Çocuklarımızın ilk durağı olan evleri ve aileleri yetişmeleri açısından en önemli etkendir. Güvenli, saygılı, kendini aşmayı bilen bireyler yetiştirmek aileye düşen ilk görevdir. Doğduğu andan itibaren birey haklarına sahip olan çocuklarımız, haklarını bilerek yetiştirilmeli, savunmasını öğrenmeli, sözlerinin dinlendiğini bilmelidirler.
Ebeveyinlerin çocuk ihmali çocuk istismarlığını getirir.
Fiziksel cezalar alan çocuklar, kaba gücün etkin bir yöntem olduğuna inanarak büyürler. Aile içi geçimsizlik, yoksulluk, şiddet ve alkol ile tanışarak büyüyen çocukların, ruh sağlığı yaşamı ve kişiliği üzerinde çok önemli etkisi vardır.
Ailelerin yetersiz olduğu durumlarda devletin yardımı gereklidir. 1990 yıllarının sonunda hayatımıza giren "çocuk hakları sözleşmesi" ne yazık ki sözleşme olarak kalmış, icraat Türkiye sınırları içinde yerini bulmamıştır.
Yokluklarla mücaadele eden aileler, yoksulluklarının yanısıra çok çocuk yaparak körpecik fidanları hiç acımasızca ayak altına almaktadırlar.

Dünyada "çocuk istismarı" çok yapılan bir ülke olduğumuzdan, bizlere düşen görev eğitim, eğitim, eğitimdir.

Markete sigara almaya gönderilen çocuk uyuşturucuyla tanışır.
Oniki yaşına gelince, tekstile çalışmaya gönderilen çocuk yanlış cinsellikle tanışır.
Kağıt, kalem yerine oyuncak tabancayla oynayan çocuk şiddetle tanışır.
Oyun parkları yerine mendil satmaya gönderilen çocuk hırsızlıkla tanışır.

Lütfen bakacağımız kadar çocuk sahibi olalım ve lütfen her çocuğa birey olarak saygı duyalım.

Ne yazık ki çocuk istismarlığı geleceğimizi hızla karanlığa götürmektedir.
doctus
Yeter artık! ve "ÇOCUK İSTİSMARINI DURDURUN" diyelim ve elbirliğiyle durduralım.

Bende yaşamın kıyısında olarak Sevgili GEVEZE KALEM, Sevgili ZEVZEK ZEVZEK ve Sevgili ADMİN'i "mim"liyorum.

(Bu mimi yanıtlarken yazınızda lütfen ÇOCUK İSTİSMARINI DURUDURUN sloganına yer verin ve banner'ın sevgili artemis'in sayfasındaki kodunu sayfanıza kopyalayın.)

Çarşamba, Mart 19, 2008

" S O B E "

Sevgili arkadaşım Hatice beni "Sobelemiş"
Sevgilerimi iletir, memnuniyetle cevaplamaya çalışacağım.

Yemeği ve yapmayı en çok sevdiğiniz yemek;
Aslında yemek yapmayı ve yemeği seven bir yapım olmasına karşın, bunca yıldan sonra "bıkkınlıktan olsa gerek" ne yemek yapmayı seviyorum nede yemek yemeği.
Yine de sarma ve köfte her zaman tercihimdir.


Evliliğiniz evlenmeden önceki beklentilerinizi karşıladımı? Şimdiki aklınız olsa yine evlenirmiydiniz?
Evlenmeden önce ne evlilik hayalleri kurdum ne beklentiler düşledim. Çünkü idaallerim çok değişikti, hiç evlenmeyecek idallerime kavuşmak için mücaadele edecektim. Olmadı!
Şimdiki aklım olsa "hiç evlenmezdim" düşüncesi bile hemen dikkatimi, evliliğimden şu anda sahip olduklarıma çevriliyor. Onlarsın bir yaşam olmazmış diyebilirim.


Seçme şansınız olsaydı başka bir ülkede yaşamak istermiydiniz?
Başka ülkeler görmek, gezmek, aylarca da kalmak isterdim. Devamlı gidip gelmek çok çok güzel olurdu. Ama asla devamlı yaşamak istemezdim.

Günün en çok hangi vaktini seversiniz? Neden?
Günün son saatleri olan 22.00 ila günün ilk saatleri olan 2.00 saatleri arasını çok severim. Kendimin kendine daha çok zaman ayırdığı için olsa gerek.

En son okuduğunuz kitaplar hangisi? Tavsiye edeceğiniz başka kitaplar varmı?
Şu anda okuduğum Ayşe Kulin'in "Veda" isimli kitabı, çok güzel bir anlatımla Osmanlı tarihinin sonlarında yaşananlara değiniyor Ayşe Kulin ve Murat Bardakçı'nın tarihi arşivinden yararlanarak, aynı zamanda büyük dedesinin yaşadıklarını anlatıyor.
Bir evvelki ise, "Ömrümden uzun ideallerim var" kitabı. Vehbi Koç'un kızı Suna Kıraç'ın başladığı ama rahatsızlığı dolayısiyle sonlarının eşi İnan Kıraç'ın yardımlarıyla tamamladığı kitap. Çok saygı duyarak okuduğum bu kitapı herkese tavsiye edebilirim.
Sekiz yıl evvel geçirdiği ALS hastalığı nedeniyle dünya ile ilişkisi sadece iki gözü olan Suna Kıraç, babası Vehbi Koç'un gençlik yıllarından itibaren yaşamını kaleme almış, kendi çocukluğunu, gençliğini, ideallerini, çalışmalarını yazmış ve hastalığına uzanan bedenini gözleriyle anlatmış.

Sevgilerle,

Perşembe, Mart 13, 2008

SÜRGÜNE GİDEN GÖNLÜ VURGUN


Sabahın ilk gün ışıklarıyla kalkmıştı, evdekileri rahatsız etmemek için çok dikkatli davranıyor, parmak uçlarında geziniyordu. "Çok yorgunum," dedi mırıldanır gibi. Gece hiç uyuyamamıştı, geç gelmiş ve biraz da aldığı alkolün etkisiyle, kafasına üşüşen düşünceler serseme çevirmişti geceyi. Uyumaya çaba göstermiş ama uyuyamamıştı. Sağa sola döndükçe kafasının altındaki yastık bile isyan edercesine dertop olmuştu.
"Keşke kalkmasaydım, bir-iki dönüşten sonra belki uyuyabilirdim," diye düşündü. O ne yapmıştı peki? Yataktan kalkmış, üstüne de bir şey almadan camın cumbasına oturmuş, kafesi de yarıya kadar açmış ve sigara üstüne sigara içmişti.
"Ah bugünü ve geceyi bir atlatsam..." Yine kendi kendine mırıldandığını hissetti. Başı çatlarcasına ağrıyordu.
Yeleğini giymiş, köstekli saatini de cebine yerleştirmişti, çıkmaya hazırdı artık. Tahta merdivenlerin gıcırdamaması için destek alırcasına elini duvara dayadı.
"Kahvaltı etmeden mi çıkıyorsun?" diyen ablasının sesiyle durdu. Ablası sabahlığının kuşağını bağlarken bir taraftan da çıplak ayaklarına giymek için terlik arıyordu. "Niye erken kalktın, bu saatte dükkanda ne yapacaksın, akşam da geç geldin, bir türlü konuşamıyoruz, bu meseleyi bitirelim, böyle olmaz oğlum, kaçmakla bir yere varılmaz, dur sana çay yapayım, çay içerken konuşuruz ," diye arkası gelmez bir şekilde sözcükleri sıralıyor, cevap beklemeden günlerce konuşmak istediklerinin özetini yaparcasına konuşmasına devam ediyordu. "Çok iyi bir kızcağızmış, kimi kimsesi de yokmuş, iyi eş olur diyorlar, bugünlerde bir gidip göreyim diyorum."
Bir ayağı merdiven başında, bir ayağı ilk merdivende, ablasının hem terliğini araması, aynı anda bir saatlik konuşmayı bir dakikaya sığdırması başının ağrısını artırmıştı. "Abla!" diyebildi sadece. Abla devam ediyordu. "Böyle olmaz, artık otuz yaşına geliyorsun, evin barkın olsun, sen de çoluk çocuğa karış istiyorum."
"Başım çok ağrıyor, dükkan da kirli, biraz erken gidip temizlemek istiyorum, müsaade ederseniz, akşam gelince konuşmamız mümkün mü?" diyebildi sadece. Ayağına terliğini bularak giyen, sabahlığının kuşağını da en nihayet bağlamış olan abla, kardeşinin yanına gelip yanaklarını öptükten sonra, "Hayırlı işler olsun, akşam bereketinle dön," diyerek yolcu etti kardeşini. Aynı zamanda arkasından yine iki lafı eklemeden edemedi, "Akşama erken gel konuşalım."
Kardeşi çıktıktan sonra abla, eşi ve okula gidecek çocukları için kahvaltı hazırlıklarına başladı. Aynı zamanda kardeşinin erken gidişi hakkında kendi kendine yorum yapmaya başladı. "Sokağın kızlarından mı kaçıyor acaba, yoksa yoksa yine o kadın için mi bunca sıkıntısı? Nesi var bu çocuğun? Allah'ım günlerdir bir hayalet gibi gelip gidiyor".
Çok yakışıklıydı kardeşi, onun geliş gidiş saatlerini bilen sokağın bütün kızları kafes arkalarına üşüşür geçişini seyrederlerdi, her fırsatta. "Abla, abla?" derler kendi peşini de bırakmazlardı. "Şu güzel kızlardan birine gönül vermedi de gitti dul bir kadına gönül verdi," diye hayıflandı. Neyse ki geçenlerde bittiğini söylemişti. "Hem büyük, hem dul, benim kardeşime göre değil!" Kendi kendine bir söylenip, bir düşünüp çayı demledi, kahvaltıyı hazırladı.

Marangozhaneye girdiği zaman gerçekten çok dağınık bırakmış olduğunu gördü ama toplamak temizlemek yerine kafasını iki elinin arasına alarak bir tahtanın üzerine çöktü. Başının ağrısını geçirmeye çalışarak şakaklarını hafif hafif ovaladı, yok geçmiyordu bir türlü...
Aradan ne kadar zaman geçti bilmiyordu. Kalktı kapıya doğru yürüdü, tam kapıdan çıkmak üzereyken, dükkanın açıldığını gören kahveci çırağı çay getirdi. "Ben de çay içmeye geliyordum, çok iyi oldu" dedi ve ekledi, "Dur biraz, iki satır yazı yazayım da, benim aşağıdaki eve götür." Kahveci çırağı hafif tebessüm ederek, "Tamam abi, zaten o tarafa yolum var, veririz yengeye," dedi.
Kahveci çırağı çıktıktan sonra çayını bitirdi ve kaçınılmaz olan dağınık dükkanı toplamaya başladı.
Kafasına düşüncelerin bir gidiyor biri geliyor, bitirmek istediği işi kendine mazeret arar gibi, sorularının cevaplarını da kendi veriyordu.
"Bitirmeliyim artık, bir sene oldu neredeyse."
"Zaten başlaması hataydı, oldu bir kere."
"Hiç bir ümit vermedim ama, o her şeye razı oldu."

Çok sevmişti onu genç kadın, o da sevmişti, sevmişti de keşke bu türlü olmasaydı. Bu şekildeki birliktelikleri hiç hoş değildi. Genç kadının ona olan sevgisi, hiçbir karşılık beklemeden evini açışı, beraberlikleri hepsi bir anda olmuştu. Kendi de kapılmıştı işte. Sonra aradan geçen zaman ikisini de sevgiye boğmuş, değer yargılar önemsenmemiş, kimseleri umursamaz olmuşlardı. Her beraberliklerinin sonunda, "Bu son olsun," düşüncesiyle ayrılmış sonra yine sevgisine yenik düşüp ona dönmüştü. Evlenmek istiyordu genç kadın, sevgilisini sıkmadan arada bir dile getiriyor, alacağı cevabı bildiği için hemen susuyor, başını öne eğerek, "Bu sevgin de yeter bana," diyordu. Çok acı konuşmuştu sevdiği kadına karşı, onu sıkan buydu.
"Bugün benimle hesapsız birlikte olan birini nikahıma alamam, karım diyemem, ben bu güveni duyamam!" demişti.
Her şeye razı olacak kadar çok seviyordu genç kadın onu. Bunu fırsat bildiği için de kendi kendine kızıyor, sona erdirmeye çaba gösteriyor ama sevgisi de bunu engelliyordu.
Başının ağrısı geçmemiş daha da artmıştı sanki. "Bu gece bu işi bitirmeliyim, hem ona hem kendime yazık ediyorum, kangren olan parmağı keserler," düşünce kararlığı biraz içini rahatlattı.
Kapının tokmağını çalmış açılmasını beklerken içeriden seke seke gelen neşeli ayak sesleri biraz içini burktu. "Hayır vazgeçmemeliyim," diye düşündü. Kapı açıldığı zaman içeriden nefis yemek kokuları geliyordu. Genç kadın kahveci çırağının getirdiği pusuladan sonra akşama hazırlık yapmış ona güzel mezelerle dolu bir akşam sofrası hazırlamıştı.
Birliktelikleri ikisine de huzur veriyordu, birlikte yemek yiyorlar, biraz alkol alıyorlar, eğer denk düşerse radyodan yayılan fasıla eşlik ediyorlardı.
Genç kadın beraber oldukları geceler hiç uyumaz sabaha kadar sevdiğini seyrederek geçirirdi.

Yemeğin sonuna doğru bir kadeh daha içmek istediğinde,
"Çok oldu," dedi genç kadın.
"Bırak içeyim, bu gece sana vedaya geldim. Artık ayrılma zamanıdır, uzadıkça daha çok çıkmazlara giriyoruz, her son dediğimiz yeni başlangıçlara giriyor," diyerek içmesine devam ediyor, başı önünde mezeleri çatalının ucuyla karıştırıyordu.
"Bırak gideyim, sonu yok bunun hem ben senin sevgine layık değilim, hem bu durumda sana da kötülük yapıyorum." Yavaş yavaş içkinin verdiği uyuşuklukla devam etti " bu gece son daha sonrası yok."
Gözleri nemli dinlemişti genç kadın bütün bu söylenenleri, konuşmaya çalıştı birkaç kere ama hiç sesi çıkmamıştı. Sonra yavaşça yerinden kalkıp sevdiğinin yanına geldi, başı önünde konuşan sevdiğinin yüzüne eğilerek, "Ben sana her şeyimle, yüreğimle vurgunum. Sen beni sürgüne yolluyorsun, haksızlık bu!" diyebildi.

Sabah burnunun ucuna hafif hafif esen bir rüzgarla uyandığında gün ağarmıştı. "Sızıp kalmışım," diye düşündü. Kendini toparlamaya çalıştı, ne olduğuna anlam veremiyordu, kendine tam gelememişti henüz. Akşam ne olmuştu diye düşünmeye çalışırken onu gördü.

Tam başucunda boynuna geçirdiği bir iple kendini asmıştı sevdiği, asıldığı yerde sallanıyor, sallantısı yüzüne doğru esinti yapıyordu.
Ve bitmişti beraberlikleri işte, yıllarca sürecek bir vicdan azabı bırakarak.



Pazartesi, Mart 10, 2008

İYİ Kİ DOĞDUN PRENSESİM

Hoşgeldin Prensesim...

Sevinç ve heyecanla geçen bir gecenin gün doğumu... Bir başka doğmuştu güneş, o çok güzel ilkbahar sabahında, kuşlar bir başka ötüyor, ağaçlar hafif esen rüzgarla bir başka oynaşıyordu.

Biz ise çok karışık duygulardaydık. Kalbimiz bulunduğu kafesin içine sığamayacak şekilde çırpınıyor, nefesimiz yayılan dudaklarımızın kenarından ıslık çalar gibi çıkıyor, sana kavuşmaya koşuyorduk.

Hoşgeldin Nar Çiçeğim...

O an! hemşirenin kollarında girdin bebek odasına. Dışarıdan bakan bizler, aklımız henüz ameliyathanede bulunan annende olmasına karşın, sevinç çığlıklarıyla karşıladık seni. İşte şimdi oradasın yıkanıyorsun, şimdi saçın taranıyor, süslüyorlar seni nar tanem bize beğendirmek istiyorlar sanki.

Sen mi? Çığlık çığlığasın! Bağırışların bebek odasını kaplamış. Tüm bebekler, "Geldinse geldin! Biz de geldik biraz önce. Ne bağırıyorsun?" dercesine susmuşlar.

Sen durmak nedir bilmiyorsun, bizlere dönüp "Daha bu ne ki? Neler göreceksiniz daha, durduğunuz yerde duramayacaksınız, peşimi hiç bırakmayacaksınız. Yanımda getirdiklerimi hele bir tadın, nasıl bir şeymiş bir görün, öğrenin sevginin bu çeşidini de," dercesine bağırışlarına devam ediyorsun.

İşte, teyzen şu köşede çığlıklarının hiç bir karesini kaçırmamacasına 'kameramancılık' oynuyor, deden beni yeni görmüş gibi gelip gidip sarılıyor, benim ise gözüm sende, tanrıya dua ediyorum. Bir tarafta büyükbaban, babaannen...

Şimdi sen babanı sorarsın, evet canımın içi, baban da seni aylardır bekliyordu ama o an yanında yoktu çünkü yıllardır elini hiç bırakmadığı, bırakmayacağı annenin yanında yine elini tutmuş toparlanmasını ve birlikte seni kucaklayacakları ânı bekliyordu. Artık hiç ayrılmayacak bir üçlüsünüz meleğim.

Hepimizin en yeni duygusuydun, hiç tatmadığımız bir duyguydun sen prensesim. Gelirken getirdiğin sevgiye hiç doymuyoruz meleğim.

Seni sana anlatamam nar tanem, sen anlatılamaz yaşanırsın.
Ben seni sevmiyorum ilk tanem ben sana aşığım.

Durusun dupduru, dağların doruğundaki kar misali
Güzelsin çok güzel, gözlerin iki boncuk tanesi
Sevgisin sevgilisin, sevgi dolu minicik yüreğinle
Doldurdun yaşamımı o ufacık bedeninle, sen canımsın
Ufacık ellerin büyürken avuçlarımda içimdeki sıcaklıksın
İyi ki doğdun iyi ki bizim torunumuzsun, iyi ki varsın...

Beşyıl geçmiş nar çiçeğim, geçen sanki beş dakikalık zaman
Kum taneleri kadar çoğalsın ömrün, sağlıklı, mutlu yaşam
İçimize verdiğin huzur, mutluluk, sevgi seninle olsun
İyi ki doğdun iyi ki varsın iyi ki bizim torunumuzsun
Prensesim nice güzel yıllara, DOĞUM GÜNÜN KUTLU OLSUN!

Bak, dedeni de getirdim sana, o da sevgisini dökecekmiş satırlara;

Canımıza, Yaşama Sevincimize, gülen yüzümüze ve...
Bizi bu dünyada en mutlu eden biriciğimize İde'mize...
Can yavru, seni anlatmak, seni yazmak öyle çok kolay değil. Sen bize, hele hele dedene neler yaptın bir tanem. Önce benim gibi huysuz bir adamı muma çevirdin, yetmedi kırk yıllık takımımı değiştirttin. Daha da ileri gider misin bilemiyorum ama, neyse...

Gamze yanaklı, ben çevremdeki dedelere sordum, "Yaşlanmaktan memnun musunuz?" diye. Aldığım cevap hep "Hayır," oldu. Senin arkadaşların da bu soruyu dedelerine sorabilirler, büyük ihtimalle alacakları cevap "Hayır," olacaktır. Halbuki senin deden yaşlanmaktan son derece memnun ve mutlu. Çünkü ben yaşlı olmasam senin gibi dünya güzeli bir torunum, küçücük bir tapınağım olamazdı ki.

O yüzden iyi ki doğmuşsun küçük boncuğumuz, iyi ki varsın ciğerparemiz...

Seni çooook ama çoooook seven Deden..."

Cumartesi, Mart 08, 2008

DÜNYA KADINLAR GÜNÜ KUTLU OLSUN

8 Mart 1908 de yanan 129 işçi kadının anısına Saygıyla,

Perşembe, Mart 06, 2008

DUVAR OLABİLİR MİYİZ?

Elindeki kitaba çok dalmış gözükmesine karşın, gözleri satır boşluklarında geziniyordu. Her okuduğu üç satırı anlamak için tekrar başa dönüyor, okuduğu yeri bir daha okuyor, her satırı anlamak istercesine kendi kendine tekrar ediyordu. Bahçeye açılan kapı eşiğine oturmuş, eşiğin alçak oluşundan uyuşan bacaklarını hareket ettirmek için ritimle ayaklarını yere vurur gibi yapıyordu.

Eylül ayının hafif rüzgarı, oturduğu yerden vücuduna ürperti vererek bir gidip bir geri geliyor, üşütüyordu ufacık narin bedenini. "Üstüme bir hırka almalıyım," diye geçirdi içinden. Evet almalıydı, hiç içeri girmek istemese de, "olsun," dedi kendi kendine, "uyuşan ayaklarımı da açarım biraz," diye düşündü.

Yeri kaybolmasın diye bir parmağını kitabın arasına sıkıştırmış, bir eline de hırka almış kapı eşiğine dönerken üst katta yatan annesinin çığlıklarını, bağırtılarını duydu. Adımlarını hızlandırarak koşarcasına bahçeye açılan kapı eşiğine döndü, kitabını eline aldı ve eşiğin dip köşesine kendini sıkıştırırcasına oturdu.
Tekrar kitabını okuma çabasına dalmışken duyduğu bir ayak sesi ile başını kaldırdı, yanına gelen annesinin uzak akrabalarından olan teyzesiydi. Genelde sert bakışlı olan bu teyze bu sefer daha bir sert bakıyordu kendisine.

"Annen içeride son günlerini yaşarken sen burda oturmuş kitap mı okuyorsun?" diye azarlar bir ses tonu ile çıkıştı.

Sararmış bir yüzle bakışlarını dikti teyzesinin yüzüne. Ne istiyorlardı ki? Daha bir hafta evvel annesinin öleceğini, istemiyerek kulak misafiri olduğu konuşmalardan duymuş, ağlamış, çırpınmış, gözyaşları geceler boyu sürüp gitmemiş miydi? Ne demişlerdi o zaman, "Sakın ağlama, annen duymasın daha çok hasta olur, üzülür. Onu bu durumda üzmek istemessin sen, kuvvetli olmalısın, kardeşlerinin sana ihtiyacı var." Şimdi ise bu kızma nedendi?

Teyze ses tonunu biraz daha alçaltarak,
"Sanki karşımda duvar var, duvarla konuşsam daha iyi," diyerek söylene söylene içeri geri döndü.

Daha on dört yaşındaydı, ne büyük ne küçüktü. Çok fazla yük bindirmişlerdi üzerine, büyük sanıyorlardı onu. Ama teyze iyi bir söz söylemişti. Duvar gibi olmak... "Niye olmasın, belki çok daha kolay olur her şey," dedi içinden bir ses. Olunabilir miydi?

Duvar gibi güçlü olmak... Olunurdu tabii, sırtını yaslayanlara güç verir duvarlar yerinden hiç kıpırdamadan.
Duvar gibi koruyucu... Sıcaktan, soğuktan, kaçışlardan, kötülüklerden korur duvarlar. Ona ihtiyacı olanları daima korur, hiçbir karşılık beklemeden.
Duvar gibi sırdaş, duyup da duymamak, görüp de görmemek gibi. İçinde kalır her bir şey, saklar gördüklerini, söylemez duyduklarını, isyanları yoktur kabullenirler herşeyi.
Duvar kadar soğuk, tüm duyduklarına tüm gördüklerine karşın asaletini korur duvarlar, dimdik ayaktadırlar. Soğukluğu sadece yüzeydedir, içine girilince harçları, tuğlaları, kireçleri sıcaklık verir, hissetmek istiyenler için.
Ve duvar kadar rengarenk, isteyen nasıl görmek isterse o renk.

Yumuşacık dokunuşlarla yenilenir duvarlar, tüm yazılmış, çizilmiş, hırpalanmışlarını içinde bırakarak.

Yerinden usulca kalktı küçük gençkız, elindeki kitabı nerede kaldığına bakmadan özenle kapatarak içeri doğru yürüdü, yerine bıraktı. Sonra annesinin yattığı odaya girdi ve annesi son nefesini verene kadar yanından ayrılmadı. Annesinin tüm çığlıklarını, bağırışlarını içine atarak beşinci duvar olmuştu bu dört duvarlı odada.

Yaşamın kıyısında der ki, her duvarın ayrı bir yaşamı vardır, içinde yaşanılanlarla saklı kendisine ait.

LinkWithin

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...