Pazar, Nisan 26, 2009

HIZLA GEÇEN YILLAR


Hatıralar !

Dedi öykü atölyesi, bu kadar yaşanmışlığın içinde, onca hatıra. Acısıyla, tatlısıyla, gülümseten, hüzünlendiren, ağlatan onlarca hatıra. Unutan bir beynim olmadığından devamlı resmigeçit yapan hatıralar.

Bir kapı açtı öykü atölyesi, tüm hatıralar hızla doluştu içeri. Hatıralar serisi, 1, 51, 201, diye gider. Yaz yaz bitmez ki!
Ama yine de, kelime oyunları "hatıralar" anlamlı bir tarihe denk düştü.

37 yıl önce bu gün, saat 11.00 , günlerden de Çarşamba.
Nikah dairesinde olmam lazım, çünkü nikahım var.

Neden Cumartesi veya Pazar değil de Çarşamba. Neden saat 16.00, 17.00 değil de sabahın köründe saat 11.00 de.
O zamanlar istediğin gün, istediğin saat yok. Belediyeye müracaat edeceksin, birsürü evrak talep edecekler. Koşturmalı uğraştan sonra evrakları temin edeceksin, götüreceksin. Muhakkak bir eksik bulucaklar, döneceksin, tamamlayacaksın. Posta yoluyla kayıtlı olunan nüfus dairesinle görüşülecek, bilgiler kontrolden geçirilecek. Herkez kendi adına müracaat yaptığı için, iki kişi zamanını ayırıp koşturacak v.s.
Eeee sonra, herşey tamam da. Gününü de onlar tayin edecekler, hemde bir veya birbuçuk ay sonraya, belediyenin kendi istediği güne.

Ağlamıştım o günü aldığımda, bir ay sonraya, hafta ortasına, sabahın neredeyse kahvaltı saatine. Bir ay önemli değildi de gün ve saat çok sarsmıştı beni.

" Daha ileri tarih olabilir, yeterki hafta sonu, yok olmadı akşam üzeri olsun."
" Veremeyiz, sizin sıranız buna denk geliyor."

Nikah salonumu az vardı? evlenen mi çoktu? bilmiyorum. Ama teknolojinin bu günkü gibi olmadığını biliyorum.

Kuaförde, her sokağın köşesinde, her binanın altında, caddelerde adımbaşı olmadığından sorun orada başlamıştı bile.
Aramalarımız sonucu 5 km.lik uzaklıkta sabahın anca 8.00'de açabilecek bir kuaför bulabilmiştik nihayetinde.
Çok gerekli gibi benimle birlikte yedi kişi daha gelmişti yanımda. Topam sekiz kişi, kuaförde çalışan iki kişi!!
Neyseki öncelikliğimden iki saatin sonunda işim bitmişti. 37 yıllık evliliğimizde tek sabır gösterisi bu olan sevgili eşim de ağabeyim ile arabayı süsletmiş kapıda bekliyordu. ( hala merakımdır nasıl sabır göstermişti?)

Nikah vaktine kadar kalan bir saatlik zaman dilimi, neredeyse "vazgeçtim" e götürecekti beni.
Gelinliğimi giydiğimde, son üç gün içindeki koşturmacadan, üstümden dökülür hale gelmesi de cabası. Hiç istemediğim ve asla takmam dediğim, o zamanların olmazsa olmazı kırmızı kurdeleyi de takmak zorunda kalmıştım. Başka çarem kalmamıştı, gelinliğin belini toplamak gerekiyordu. Hazırda olmayan kırmızı kurdeleyi almak için süslenen gelin arabası gitmiş ve birtürlü gelmez olmuştu.

Nikaha onbeş dakika kala, babamın gözyaşları içinde, baba evinden, mutfağında ellerimle diktiğim pembe pötükareli perdesi ve pembe tülü olan yeni evime doğru yola çıkmıştım.

Ve acısıyla, tatlısıyla birlikte geçen 37 yıl.

Bu arada, nikaha bir saat önce gelen, nikah şahidim çok değerli, koca yürek, saygın patronum Kelebek Kontrplak'ın sahibi Dündar Buharalı'yı saygı ve sevgiyle anmadan geçmek istemiyorum.

Perşembe, Nisan 23, 2009

ULUSAL EGEMENLİK VE ÇOCUK BAYRAMI TÜM ÇOCUKLARIMIZA KUTLU OLSUN


Tertemiz yüreklerin, pırıl pırıl beyinlerin,
ışıl ışıl geleceklere ve nesiller boyu devam edecek 23 Nisan'larını kutlamaları dileğiyle...


"** Bütün ümidim gençliktedir."


"** Ey Türk Gençliği! Birinci vazifen, Türk istiklâlini, Türk Cumhuriyetini, ilelebet, muhafaza ve müdafaa etmektir."



"** Gençler cesaretimizi takviye ve idame eden sizlersiniz. Siz, almakta olduğunuz terbiye ve irfan ile insanlık ve medeniyetin, vatan sevgisinin, fikir hürriyetinin en kıymetli timsali olacaksınız. Yükselen yeni nesil, istikbal sizsiniz. Cumhuriyeti biz kurduk, onu yükseltecek ve yaşatacak sizsiniz. "

Bu çok özel gün
ATATÜRK'den armağan
En özellerimiz çocuklarımıza
Sevgilerle

Cumartesi, Nisan 18, 2009

ÜZGÜNÜM AMA UMUTSUZ DEĞİLİM



ATAM
Bakışlarındaki derin hüznün,
bugüne hüsranla baktığını
anlayamadığım, anlayamadığımız için üzgünüm...
.
Bizlere ve gelecek nesillere bıraktığın değerli emanetin CUMHURİYET'i korumakta güçlük çektiğim, çektiğimiz için üzgünüm...
.
Bizlere ve gelecek nesillere sağlam temeller oluşturması için, kısacık ömrünü feda ettiğin ilkelerinin yara almasını engelliyemediğim, engelliyemediğimiz için üzgünüm...
.
Dünya ülkeleri arasında çağdaş yaşamımızla yer almamız için laik düzeni korumaya çalışan, çağdaş gençlerin yetiştirilmesi, eğitilmesinde katkılarını esirgemeyen Prf.'lerimizi ilim ve bilimleri ile tanıtamamaktan. Bu değerli büyüklerimizi yargısız infaz ile çocuklarımıza, gençlerimize basın yoluyla tanıtılmasından üzgünüm, üzgünüz...
.
Senin devrimlerini korumaya çalışanlara, düşüncelerine saygı duyanlara, saygı duyulmamasından üzgünüm, üzgünüz...
.
Çocuklarımızı, yarınlarını emanet ettiğimiz eğitim kurumlarnın içine nifak sokulmasından. Çocuklarımızın, gençlerimizin guruplara bölünmesini, fikir ayrıcalığına dönüşmesini sağlayan düzene üzgünüm, üzgünüz...
.
Büyük eserin NUTUK'un her evin başköşesinde değil de, mahkeme salonlarında delil diye sunulmasından üzgünüm, üzgünüz...
.
Sana ve değerli İlkelerine sahip çıkacak nesillere, ancak boyumun eriştiği yere kadar ulaşabildiğim için üzgünüm...
.
Üzgünün ATAM ama umutsuz değilim.

" BENİM NACİZANE VUCUDUM ELBET BİRGÜN TOPRAK OLACAKTIR FAKAT TÜRKİYE CUMHURİYETİ İLELEBET PAYİDAR KALACAKTIR"

Sözünden ve vucudunun bulunduğu bu topakları, bu düzeni korumak için yetiştirdiğim, yetiştirdiğimiz çocukların sana olan minnetlerinden, sevgilerinden, ilkelerine saygılarından umutluyum.

Son nefesime kadar emanetini taşıyacağıma, taşıyacak nesiller yetiştireceğime söz veriyorum ATAM!!!

Sevgili Öykü çok değerli bir yazı mim'i başlatmış. Onur verici bu yazı kampanyasına katılmak ve dalganın yayılmasına katkıda bulunmaktan mutluyum.
...

Pazartesi, Nisan 13, 2009

ÇALIŞAN ANNE OLMAK




Zordur;
Nereden çıktı şimdi bu, emekli ben ve çalışan anne olmak.

Geçmiş geçmişliğinde kalmıyor ki! gelip yerleşiyor bazı anılar beynimin bir köşesine. Güncellikleri itip bir kenara, konmak istiyor en afilli yere.
Bazen bir koku, bazen bir resim, bazen bir söz, bazen bir gün. Geçmişe dönüyorum işte.

Bizim zamanımızda yılın özel günleri bir başka çoşkuyla geçerdi. Sanki daha değerliydi yaşam. Boşvermişlikler yoktu zaman içinde, insanlar daha bir olgun, daha güleryüzlü, daha barışıktı dünyalarınla.

"1 Nisan" şaka günü, tatlı aldatmaca günü. Bugünlerde sadece çocukların, bildik oyunlarından çok başka geldiği için, neredeyse bütün günü şakayla parselledikleri gün. (Prensesimde buna dahil)

Bende "1 Nisan" şakası yapacaktım bloğumda. "Hoşçakalın" diyecektim. Sonra dostlarımı sınamak olacağını düşündüm ve elime yüzüme bulaştırdığım çok eski 1Nisan şakası nasıl beni zorladıysa o hale gelecektim.

80' yıllardı, bir işyerine müracaat etmiş formumu doldurmuştum, ( O zamanlar CV gibi şeyler yok) antetli form, ne sorarsa cevaplıyacaksın. Ne istiyorlarsa yazdım, serde dürüstlük de var, en incesine kadar ayrıntılı.
Görüşmeye çağrıldım; görüşmeyi mali müşavir yapacak. Buyur edildiğim odada dünya tatlısı tonton biri. Sert görünümü altında, yumuşacık bir dost kalp. Sordukça sordu, sordukça sordu. Şu şöylemi? bu böylemi?
" Eeee Nur Hanım, iki küçük çocuğun varmış, nasıl yetişeceksin hem eve hem işe, yardımcın falan varmı?"
" Yok efendim, alıştırdık onları kendi kendilerine bakıyorlar."
" Güzeeel, yani öyle zırt pırt izin falan istemezsin dimi"
" Çok mecbur olmadıkça, hem ben işim konusunda sizlerden daha titizim"
" Güzeeel, peki üçüncü çocuğu düşünüyormusunuz?"

Eee bukadarı da fazlaydı hani, içimdeki yılan başkaldırdı. Esarete mi giriyordum, işe mi?
" Bu çok özel bir soru efendim, ama size söz düşündüğümüz an ilk sizin haberiniz olucak"
Ters tepki bekledim, hayret! daha bir tonton oldu. Sert görünme çabaları da boştu artık ve bir kahkaha.

Bu işimde çok sevilmiş ve hatta şımartılmıştım. Dünya tatlısı bir genel müdür, dünya tatlısı bir mali müşavir, ters mi ters bir patronu hiç umursatmıyordu bana.

Bir yılın üzerinden geçen bir kaç ay ve 1 Nisan, şaka günü.
Haftanın belirli günlerinde belirli saatlerde gelen mali müşavirimizin gününe de denk gelmişti bu gün. Ben bir istifa mektubu yazıp mali müşavirimizin masasına bıraktım. Düşüncemde beni çağırıp sorucak, bende "Üçüncü çocuğumu bekliyorum ve ilk size haber vereceğime söz vermiştim de" diyecektim.

Öğleden sona dahili telefonum çalınca "şimdi" dedim ve açtığımda patronun sekreteri (şimdi asistan deniyor) beni beklediklerini söyledi. Canım arkadaşım, sesi ağlamaklı çıkmıştı.
Patronun odasına girdiğimde, genel müdür ve mali müşavirin de orda olduğunu gördüm. 1 Nisan şakası elime yüzüme bulaşmıştı. Çare yoktu, gereğini yapacaktım, dönüş yok gibi.

Sorgu sual, ben de hık pık ama cevap yok!
Genel Müdür ayağa kalkıp istifa mektubunu eline aldı, evirdi çevirdi. İkiye katladı, olmadı dörde katladı, yine olmadı.
Tekrar açtı, hiç okumamış gibi tekrar okudu ve gözlerimin içine bakarak.
" Ben bunu 1 Nisan şakası olarak kabul ediyorum" dedi ve yırttı.
Ben de içimden bir ohhh çektim ki! Ama işten ayrılma kaygısıyla değil, o anın bitmesiydi sevincim.

" Taslağımda bekleyen bu yazıyı 1 Nisan'da yayım için yazmıştım olmadı.
12 gün geciken 1 nisan yazısının başlığıda bu yüzden değişti."

Cumartesi, Nisan 11, 2009

MASAL VE ÇOCUK

Masallarım masal içinde saklı
Topum
Topacım
Çemberim, ipim
Bebeğim...

Kucağımda kardeşim
Kavalın ucunda nefesim
Kavrulan toprakta
Tüten bacada
Çalınan çocukluğum

Çok değil istedikleri; sadece öz hakları, çocuklukları. Almayalım ellerinden yaşasınlar; yaşam yolundaki en güzel günlerini.
Dil, din, ırk bilmez onlar, ayrımları yoktur. Tek dil, tek yürektir. Hepsi bir melektir.
Çocukluklarını yaşayamayan nasıl büyür ki! Doğarken büyük ünvanı takılmıştır altın nazarlık yerine. Beşiğinin yanında bir başka çocuk ellerine yada bir peşkir içinde tarlanın ortasına. Bilir mi büyümek ne demektir?
Tüm yaşamında açık bir yara gibi taşır çocukluğu, her daim kanayan, kabuk bağlamayan.
Masalları yoktur onların, hayalleri yoktur.
Gelin hep birlikte bir dünya armağan edelim onlara. Masallarını geri verelim, kitaplarını geri verelim. Hayallerini geri verelim.

Bir Milyon Kalem'in öncülüğünde başlatılan HER ÇOCUĞUN BİR MASALI OLMALI KİTAP KAMPANYASI'na Sevgili Uzağa Giden Kadın, bloğunda tanıtımını ve genişçe yer verdiğini gördüm.

"Çocuk" kelimesi bile yüreğimi acıtır. Onlara tertemiz hakettikleri bir dünya kurma gücüne sahip olmayı ne çok isterdim!
Daha geniş bir kampanya için katılmayı istedim, bloğumdan yolu geçenlerin bu kampanyaya duyarsız kalamayacağından eminim. Bu konu hakkında bilgiyi buradan bulabilirsiniz.
Bir Milyon Kalem'e böyle bir kampanya başlatığı için şahsım adına çok çok teşekkür ederim.



İşte adresler..
HER ÇOCUĞUN BİR MASALI OLMALI KİTAP KAMPANYASI Psk. Dr. A. Şebnem Soysal Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Çocuk Nöorloji Bilim Dalı 10. Kat Beşevler- ANKARA 0312 202 60 02
HER ÇOCUĞUN BİR MASALI OLMALI KİTAP KAMPANYASI Yeşilovacık Belediyesi Yeşilovacık-MERSİN

Cuma, Nisan 10, 2009

SMART BLOGGER ÖDÜLÜM


Ödül değerlidir, hatırlanmak mutluluk, dağıtmak huzur...
Tanımaktan mutluluk duyduğum Zerrin'cimden değerli bir ödül aldım ve çok mutlu oldum. Şimdi dağıtmanın huzurunu yaşayacağım...
Bu ödülün 3 kuralı varmış ve uyulması zorunluymuş, hiç zorlanmadan uyulmuştur...
1. Ödülü veren kişinin linkini yayınlamak...
2. Ödülü dağıttığın dostlara haber vermek...
Sevgili Gülen
Sevgili Nunu
Sevgili Can dostum
Sevgili Sennur
Sevgili Berrin
Sevgili Belgin
Aslında bu liste böyle uzar gider gitmesine de dağıtımı açısından sayılı olması gerekli diye düşündüm. Dostlardan dostlara dağılmalı ve her blogger bu ödüle sahip olmalı...
3. Bu ödülü dağıttığın blogger'lerin linkini yayımlamak...
Bunlarda dostların linkleri...
Çok teşekkür ederim Zerrin'cim....

Pazartesi, Nisan 06, 2009

BEN KİMİM !

Sevgili Haccecan " kendimi tanıtmam" adı altında mim demişti bana.
(17 Mart) ve bu gün!
Geç olmasından dolayı Haccecan'ımdan özür dilerim.
Önce, bir insan kendini nasıl tanıtır düşündüm. Bu bir iş CV'si olmamalıydı tabiki.
Sonra "ne yazabilirim" dedim.
Kendimi yazarken tarafsız olma imkanım var mı?
Kendime gerçek gelenler, karşıdan da gerçek görülüyormudur? Bu yaşa kadar ben kendimi nasıl tanımlamıştım ki!
Ve bir kopya çekmeye karar verdim...


""İlke: Düzen, Olumlu uygulama: Başarı, Olumsuz uygulama: Fırsatçılık

Özellikleri: Sorumluluk sahibi, pratik, disiplinli, organize, görev duygusu gelişmiş, sistematik, olgun, güvenilir, çalışkan, üretgen, gerçekçi, yönetici, planlayan, sabırlı, düzenli, metodik, verimli, dikkatli, kontrollü, tutumlu, mücadeleci, başarılı, hırslı, tutucu, katı, materyalistik, cimri, karamsar, korkak, katı, duygusuz, soğuk, melankolik, hesaplı.
Oğlak toprak elementi ve öncü nitelik taşıyan bir burçtur, yöneticisi ise Satürn'dür. Disiplin gezegeni Satürn kısıtlayıcıdır ve sorumluluklar verir. Oğlak insanının hayatta bir amacı vardır, ayaklarını yere sağlam basar ve ne yöne gittiğini iyi bilir. Amaçlarını planlı bir şekilde uygulamaya başlar, düşünerek hareket eder ve asla acele etmez. Azimli, inatçı, sabırlı Oğlak simgesi olan dağ keçisi gibi dağın zirvesine tırmanır. Hiçbir burç, hedefine ulaşmakta bu kadar kararlı değildir. Öncü niteliğinin yanında sabır, inat ve diğer özellikleri birleşince bu tip eninde sonunda en tepeye çıkar.
Oğlak burcu insanı çok hırslıdır. Olayları başlattığı an sonuçları zaten kafasının içinde hazırdır. Hangi işi, mesleği ya da konuyu seçerse seçsin, daha başladığı anda yönetimi eline almayı düşünmektedir.Oğlak en çalışkan burçlardan biridir. Yöneticisi Satürn ona nefes aldırmadan yapması gereken işleri ve sorumlulukları hatırlatır. İyi plan yapmasını, ayrıntılara dikkat etmesini, genç yaşta olgunlaşmasını sağlar. Hayatı fazla ciddiye alır ve bu ciddiyet onu çocukken bile olduğundan daha büyük gösterir. Kendinden büyük kimselerin dostluğunu tercih eder ve genç kuşaklarla pek anlaşamaz.
Oğlak insanı yaşlandıkça kendini bulur ve daha çekici olur. Başka etki almadıysa, fiziksel olarak çok sağlam sayılır. Genellikle yalnızdır, enerjisinin büyük bölümünü işine harcadığından manevi bazı şeyleri yaşayamaz. Yengeç gibi karamsardır. Herkese güvenmez, sadece kendisine güvenir. Zıt burcu Yengeç'in yuvasında aradığı güveni, Oğlak meslek ve statüyle bulmak ister. Çok zor dost olur ama dost olduğu kimseye ömür boyu güvenir.Geçmişe, geleneklerine bağlı ve tutucudur. Ailesine karşı sorumluluk duyduğu için aile bağları kuvvetlidir. İlk bakışta soğuk görünen Oğlak, üstün bir eş ister. Böyle birini bulunca da onun maddi manevi her istediğini vermeye çalışır ve ona hayat boyu bağlı kalır. Nefesinizi kesecek ateşli bir sevgili değildir belki ama sadık ve güvenilirdir.

Oğlak burcu işi sayesinde saygın olmak ister ve statüye çok önem verir. İyi bir semtte iyi bir ev, iyi bir araba ve seçkin klüplere üye olmak ister. Para konularında dikkatli, tutumlu hatta cimridir. Fazla maddeci görünebilir ama onu asıl motive eden şey para kazanmaktan çok toplum içinde saygın olmaktır. Yükselmesine engel olacak her şeyi bir kenara atabilir ve harekete geçtikten sonra bir adım bile gerilemez.
Oğlak insanı genellikle arzu ettiği serveti elde eder.Güvenli ve düzenli gelir getiren işleri sever. İşine Başak burcu kadar düşkündür. İmzasını attığı her işi en iyi şekilde yapmak ister. Çabuk zengin olma yollarına sapmaz, düzenli ve planlı hareket eder. Lider olabileceği işlerde çalışmak, isim yapmak ve tanınmak ister.
Oğlak burcu hiyerarşik düzenin olmadığı yerlerde karmaşa olacağının bilincindedir. Emir-komuta zincirini iyi anlar ve hiyerarşiye saygı gösterir.Bu yüzden de devlet içinde, büyük kuruluş ya da şirketlerde yönetici ve yetki sahibi bir kişi olur.""

Ben bir Oğlak burcuyum ve Oğlak burcunun %80 özelliklerini taşımaktayım...
Karar beni tanımak isteyenlerin...

Salı, Mart 31, 2009

Ö Z L E M

Sevgili dostum, kardeşim Gülen'im, beni bir mim'le cezalandırmış. Cezalandırmış diyorum, çünkü sırada bekleyen mim'lerim var. Ama bu öyle bir mim ki!
Düşünmeye zaman vermiyor. Mim'i aldın ve aklına ilk gelenleri yazacaksın.
Düşünmeye zaman ayrılırsa anlamını yitiriyor.
İşte aklıma gelen ilk satırlar.
Neden mi?
Çünkü; ben devamlı özlemle savaştım.


Hani!
Özlemler vardır, gözkapakları uykuya yenik düşerken, uyku düş arası çıkar karşına.
İki damla yaşa geçit vermeyen boğaz yumruğu, acı tebessümle yayılır ya dudaklara.
Uzanamadığım özlemlerimdir, anıları sımsıcaktır, saracak kadar yakın...

Hani!
Özlemler vardır, yakında çok yakınındadırlar, uzanınca tutabileceğin.
İki damla yaşla kor gibi düşen yüreğe, dokunsan buz gibidirler ya.
Dokunamadığım özlemlerimdir, benim ama benim olmayan...

Hani!
Özlemler vardır, hayalini kurarsın ya, hayal bile olsa mutlu olduğun.
Düşleyemediğim özlemlerimdir ...

Hani!
Özlemler vardır,
Bir "an"dır mutlulukla yaşadığın, bir daha asla sahip olamayacağın.
O "an"ın peşinde koştuğum özlemlerim...


Ben de okuyan herkezin, ilk aklına gelenleri yazmak isteyenleri mim'liyorum.

Pazar, Mart 29, 2009

BU KURTULMA YOLU MU?

Asiye nasıl kurtulur !
Çok eski bir tiyatro oyunudur.
Döndük mü Asiye'ye,

SEÇİM SONUÇLARI VERİLEMİYOR
ELEKTRİKLER KESİLİYOR
BİLGİSAYAR SİSTEMLERİ ÇÖKTÜ
PROBLEM BÜYÜK
MERAK YOK GİDERİLECEK
ÖNCE SANDIKLARDA, SONRA YSK'DA
HESAP KİTAP İŞİ BU, HESAPLAR YAPILSIN!!!!

22 Temmuz seçimlerini veren bilgisayarlar çok becerikliydi...
Kısa sürede işini bitirmişti...

Cumartesi, Mart 28, 2009

"LÜTFEN GİTMEYİN, SİZLERE İHTİYACIMIZ VAR ..."



Tiyatrocu Rasim Öztekin, kalp rahatsızlığını tedavi eden Siyami Ersek Hastanesi'ne gazete ilanı ile teşekkürü.

“Kalbimin hasta olduğunu öğrenince pijamamı, terliklerimi bir valize doldurup taksi çağırdım. Şoföre ‘Doğru Cleveland’a çek’ dedim. Şoför, ‘Buyur abi?’ dedi. ‘Yok bişiy, rüyamın etkisindeyim, tartıştık, beni ikna etti. Sen boşver Cleveland’ı, ben seni dünyanın sayılı hastanelerinden birine gönderiyorum oğlum, dedi. Sen doğru Siyami Ersek’e çek!’ dedim. Şoför hiçbir şey anlamadı. Ama tam acilin girişinde fren yaptı ve ben indim. Kafamı kaldırdım, kocaman yazıyordu. Siyami Ersek Göğüs Kalp Damar Cerrahisi Eğitim ve Araştırma Hastanesi. İyi ki de bu ismin kanatları altına sığınmışım...”


Çok güzel, unutulmasını istemedim...

-

Cumartesi, Mart 21, 2009

ZAMANDA BİTEN BİR HAFTA DAHA




Sevgili arkadaşım,
Bu hafta...........

Böyle başlardım hatıra defterime "sevgili günlük" diye hiç yazmadım. Cuma günleri, gündüz bir yada iki arkadaşıma hatıra yazdırır, akşamında da haftanın içime konuk olan satırlarını dökerdim satırlara...
Sekiz dokuz yaşlarındayım, okulda hatıra defteri modası yeni yeni başlamış, önce kızları, sonrasında erkekleri bile sarmıştı, önümüzdeki günlere yada aylara, yıllara taşıyacağımız yazımız, yazılarımız...

"Suların içinde yüzen çiçekler, yeşil yeşil uzun yapraklar, dallar. Birbirinin içinden geçen bir sürü kırmızılı çiçek" Hatırladığım kadarıyla böyle karışık çiçekli bir hatıra defterim vardı. Adını "Nilüfer" koymuştum. Belki su içinde yüzen çiçeklerindendi, tam hatırlıyamıyorum şimdi. Semtimizin tek kırtasiyecisi olan Kemal Amca'dan almıştım. "Kemal amca" tüm okulun tek kırtasiyecisi ve Kemal amcasıydı.
Kilitliydi defterim, anahtarı vardı ve defterin arkasında alt sağ köşede bir üçkeni vardı, anahtarı koymak için. Yazacaklarımı yazar, sonra kilitler, emniyete alıcasına anahtarını saklardım arka cebine!

İlk aldığımda ilk sayfasını babama yazdırmıştım. Babam beni kırmamış, sayfa kenarları çiçeklerle dolu defterimin en altına yazmıştı. İki satır yazıydı, "anne gibi yar olmaz, bağdat gibi diyar olmaz" demişti. Sanki o yıllarda ileride annesiz kalacağımı bilir gibi. " Niye en alta yazdın" dediğimde, ilk satırlar temiz kalsın, temiz gitsin bu defter" demişti. Canım babam...
Arkadaşlarımın, kimim olduğunu hatırlıyamadığım yazıları. Bu gün aklımda kalanlar çok az. Belki de yıllarca aynı hatıra defterlerine yazılan tekerlemeler olduğu içindir kimbilir!
"Sepet sepet yumurta, sakın beni unutma, unutursan küserim, gül yüzünden öperim"
"Çiçek bahçesine girdim, en güzeli seni seçtim"
"Hatırlarsan birgün beni, çok severdim ben seni"
Ve daha unuttuğum bir çok çocuk tekerlemeleri.

"Büyük halama çok kızıyorum, sanki ben küçük çocuğum niye .........'nin (torununun) doğan kardeş dergisini okurken kızdı bana, yırtarmıyım ben hiç, okumak için aldım. Elimden çekmesine de çok kızdım. Ama babama söylemem, onun ablası çünkü."

"Bir daha büyük halamlara gitmeyecem, odasındaki halının tüylerini ........'le(torunu) bana parmaklarımızla toplatmasını hiç sevmiyorum."

"Küçük halamlar geldi çok sevindim ama bizde kalmazlar yine. Öff niye bizim çok odamız yok."

Belki çocuk aklıma ve derine yer eden bu yazdıklarımı hiç unutamıyorum....

Ne oldu o defterime bilemiyorum...
Şimdi çok teknolojik bir defterim var, anahtarı da ön cebinde, tüm dostlara açık, tüm sevenlerimle buluştuğum.
İşte böyle sevgili arkadaşım,
Bu haftanın analizini yazmaya başlarken, günlerden cuma olması mı? yoksa özlemlerimin, elime geçen ufak bir hatıra ile canlanması mı beni bu satırlara yönelten bilemiyorum...

Hem çok verimli hem de çok verimsiz bir hafta geçirdim.
Verimsizdi; yapmayı planladığım yarım kalmış işlere dokunamadım bile. İnternete giremedim, şöyle yanından geçerek bir iki uğradım. Havalar güzel gidiyor gibiydi, torun, torba bir devrialem yaparız düşüncesindeydim, ona da havalar müsaade etmedi. İşte arkadaşım hafta bitti, halen oyuncak torbası yarım, banyo havluluğu yarım ve saçlarım daha kesime ve boyaya uğrayamadı...

Buna karşın gerçekten verimli bir haftaydı;
Kitabımı bitirdim; "Yıllara mı çarptı hızımız"
İsmet Kür'e bir kere daha hayran oldum. 93 yaşındaki T.Cumhuriyeti'nin ilk edebiyat öğretmenlerinden biri olan bu değerli insana hayran olmamak elde değil. Belki yeni nesilin aradığını bulamayacak bir kitap ama ben çok şey buldum.
Eskiyen yılları yamasız dile getiren bir anlatım. Ve geçmiş! geçmiş sadece yazarın değil hepimizin geçmişi.

"" Türkiye'de yirminci yüzyılın son yarısından itibaren doğmuş olanların tanıyamadıkları güzelliklerin çokluğu düşünüldüğünde, çiçeklerden, meyvelerden ötürü hayıflanmak abes görülebilir kimilerine. Ne ki bizi biz, yaşamı yaşam yapan, yaşanır yapan şeyler aslında, birbirini öylesine tamamlayan parçacıklardır ki, o parçacıklardan, değil böyle birçoğunun, birinin bile yitip gitmesi, bütün'ün bozulmaya başlaması demektir"" diyor, çok değerli öğretmenim...

Tiyatroya gittim; "Evlilikte ufak tefek cinayetler"
Haluk Bilginer, Vahide Gördüm. İki kişilik muhteşem sanat şöleni. Oyun güzelmiydi? güzeldi! Ama sanat muhteşemdi. Haluk Bilginer oynamıyor, hareketleri ve mimikleri ile yaşıyordu sanki. Kızımın yılbaşı hediyesi. Aralık sonlarında, ancak Mart'ın sonlarına bilet bulunabilen kapalı gişe bir oyun.
Çoktandır ihmal ettiğimiz tiyatro, bu yüzden çok mutluyum...

Ve bir filim; "Üç maymun"
Karanlık ve kasvetli bir filim.
Küçük zaafların büyük yalanlara dönüşerek parçaladığı bir ailenin gerçeği örtbas ederek her şeye rağmen bir arada kalma çabası.
Filmin ana teması çok anlamlı, ama ana temaya ulaşan yol çok sıkıcı. Oskara aday gösterildi ve bir çok ödül aldı. Sanırım oyuncuların çabasıydı...
Yaşamın kıyısında der ki!
Biten bir haftaya bakınca, sessizlikte örgü örerken iki şişin birbirine değmesiye çıkardığı sesin, saatin tiktaklarıyla yarışan huzurunu buldum...

Pazartesi, Mart 16, 2009

DÜŞÜNÜYORUM DA

Gazete okumasam, internete girmesem, haber seyretmesem, yorum dinlemesem. Hatta kendime bir okey gurubu bulsam.
Ya da!
Tv.daki eğlence kuşağı, evlenme kuşağı, yemek kuşağı, yarışma kuşağı programlarına mı gitsem? Vur patlasın çal oynasın misali.
Rahatlarmıyım acaba?
Olamaz ki!
Bende bu şişkinlik varken etrafımdakilerin de rahatını kaçırırım.

TV'8 de Ebru Şallı plates yaptırırken hiç bıkmadan "nefes al, nefes ver" diyor, kırkbeş dakika boyunca. Bir kere unutsa "nefes ver" demesini ne olur? unuturuz emin olun unuturuz, anında herşeyi unuttuğumuz gibi, sonra da şişeriz. Deneyin isterseniz üç kere üstüste nefes almayı.

Ben de bu aralar şiştim. Devamlı alıyorum, vermek yok.

Aklıma ne gelirse yazıyorum ya bloğuma, işte aklıma bu gece bunları yazmak geldi. Yararı olur, en azından biraz olsun rahatlarım, dahası kendi kendime sorup da cevap alamadıklarıma bir ışık bulurum belki de!

Kafama en çok takılanlar kargaşalığa sıkıştırılan ufak haberler. Bir ara Atatürk orman çlftliğinin Dubailere satılacağını sindirememiş, bu kadar derdin içinde dert etmiştim kendime.
Şimdi;
23 Mart'ta uygulamadan kalkacak akıllı bilete takıldım.
Neymiş? akbil tarih olacak, tanıtım kartı ( kredi kartı) kullanacakmışız. Sebep! yok.
Globalleşiyormuşuz.
Vatandaş kredi kartı borcundan bıkmışken, kredi kartı mağdurları günbegün çoğalırken, yol parasına, gezi parasına devletten zoraki kredi kartı.
Biz kredi kartını kullanmayı daha öğrenememişken!
Hayatımıza ilk girdiğinde milyonlarca kişi akbil aldı, almak zorunda bırakıldı. "Depozitolu."
Kaybetti, ver parasını al yenisini. Düştü kırıldı, kullanılamıyor ver parasını al yenisini. Akbil sayesinde kimleri kimleri zengiz ettik!

Adı da çok fiyakalı "İstanbul kart". Hayatımıza yeniliklerle giriyor. Ver parasını al tanıtım kartını. Keyfi değil mecburen. Yoksa 24 Mart'ta kalırsın kara otobüsünün, deniz otobüsünün, vapurun kapısında.

Oysa akbil depozitoluydu, "ver akbili al tanıtım kartını" olması gerekmez mi?
Peki şimdi kimleri zengin edicez!

Kışı en çok yaşayan, karın kalkmadığı elektriksiz köylere "sponsor" bulduk deepfreez gönderdik. Bir taşla iki kuş. Hem köylümüz kalkındı, hem ekonomi canlandı ya.
Mutluyuz...
Köylü tamam, sıra emeklide, memurda.
Memura, emekliye 300.- tl, bahşiş.
Kimin parası kime.
Kaldı tasarruf teşvik paralarımız içeride, yerine bahşiş. Eh! dedik iki emekli, bir emeklinin tasarruf teşvik parasının yarısını kurtardık.

Sonra;
Ne parası? çek verilecekmiş. Mecburi alışveriş. Sponsorlarımız hazır bekliyor sırada. Ekonomiye bir canlılık daha. Bakalım hangi "sermaye" kazanacak ihaleyi.
Dedim ya takıyorum ben bunları.
Belki yastık altı yapacağım, belki altın alıcam. Belki borcum var. Zorla alışveriş yaptırılır mı?

Gerçi verileceği de kesin değil ya. 29 Mart geçerse, kaynar gider arada. Mahkemeyle bile kazanılan tüm maaş farklarımızın gittiği gibi.

Cumartesi, Mart 14, 2009

NAR ÇİÇEĞİM, PRENSESİM

İnsan soğuk bir günde, sıcak yataktan çıkmaz istemezken, günün yapılacak işlerini sırtında bir yük gibi düşünürken, sabahın nemiyle her bir tarafı da ağırırken sabah sabah aldığı bir mesajla;
" "anneanne seni yıldızlardan çok seviyorum""
nasıl olur?
Asla anlatılmaz sadece yaşanır...


Prensesim mesaj çekmeyi öğrenmiş. İlk denediği de ananesi. Oysa bütün hafta beraberdik, dün akşam dönmüştüm eve. Ama " o " sabah uyanınca, eline bir de annesinin telefonunu geçirdiyse hemen tatbikata başlamış anlaşılan. Ve çok sevdiği ananesi ilk durağı...

"" Seni bende çok seviyorum prensesim, enaz senin beni sevdiğin kadar... ""
Bu arada en büyük sevdalısı dede de bana yok mu? diye kahırdalar...

PRENSESİME
Şiir gibisin ilktanem
Mısraların içinden gelen
Kitap gibisin cantanem
Okundukca sevilen
Tablo gibisin bitanem
Seyrettikce güzelleşen
Bir bütünsün nartanem
Dünyaya gönderilen

"Bu eski bir şiir, bloğu ilk açtığımda yazmıştım. Ama prensesime çok yakıştığından burada da bulunsun istedim" der yaşamın kıyısında

Pazar, Mart 08, 2009

KADINLARIMIZ

Şehirlerde evli kadınların % 18’i, köylerde de % 76’sı eşleri tarafından dövülüyor...
Kadınların % 57,7’si evliliklerinin ilk gününde şiddetle karşılaşıyor...
Aile içi suçların % 90’ını kadına karşı işlenen suçlar oluşturuyor...
Dünyadaki işlerin %66’sı kadınlar tarafından görülüyor...
Buna karşın kadınlar dünyadaki toplam gelirin ancak %10’una sahipler...
Dünya’daki mal varlığının ise % 1’ine sahipler...

DÜNYA KADINLAR GÜNÜ TÜM KADINLARA KUTLU OLSUN



Sessizliği bozan ayak sesleri, bir kapı gıcırtısı, içeri süzülen cılız bir ışık. Yine birileri hatıralarını arıyor olmalı...

Eve ilk geldiği günü anımsadı, nasıl sevinçle karşılamışlardı onu. Hafif mutluluk çığlıkları bile atmışlardı. Ellerine almışlar, evirip çevirmişler, benimsemek istercesine her bir fert yumuşak dokunuşlarla okşamışlardı onu.
Nereye koyacaklarını bilememişler, "burası iyi" "yok yok burası daha uygun" "şurası olsun ki her baktığımızda görelim" diye evin her bir yanını denemişlerdi. Danteller sermişler, oturtmuşlardı evin en gözle görülür yerine. Bütün ev halkının gözbebeği olup çıkmıştı. Sık sık bakılacağını bildiğinden yaşama hazırdı o ilk yıllarında.
O da karşılığını vermişti ama; durup dinlenmeden çalışmış, çalışmış çalışmıştı. Herkesin gönlüne göre her istediklerini yapmıştı. İlaç zamanları ondan sorulmuş, okula hazırlık, iş başı, yemek vakti, kalk sabah oldu, yat akşam oldu!
O konsolun üzerinde, tam aynanın önünde olduğu halde dönüp bakmaya bile vakti olmadan çalışmıştı.
Çok yorulduğu gücü kalmadığı zamanlarda, ağır aksak giderken işlevini hatırlatmışlar "devam" dercesine kurcalamışlardı her bir yanını.
Evet devamdı; gün yirmidört saat dön başa dön başa. Ayları, yılları soran yoktu ondan.
Birkaç kez "pes" demişti demesine de! Operasyon, moperasyon. Devam yirmidört saate.
Bir türlü takip edemediği yıllar geçmiş, o konsolun üzerineki yeri değişmiş, arkaya doğru itilmişti günün birinde. Yeni gelen cicili, bicililer ön sıraya yerleştirilmişti. Oysa gücü azalsa bile çalışıyordu işte.


Ama heyhat!
Bir gün kolunun kanadının tükendiğini hissederek bırakmıştı kendisini ve önüne düşen çalışmaz parçaları korkutmuştu onu.
Acaba, "dedi" yine mi?
Yok artık istemiyordu operasyon. "Yeter bu kadar" dedi kendi kendine. Kendi kararını kendi verdiğini sanmıştı, oysa zaman bitmişti onun için. Son saniye ve son durak...

Huzurluydu burada, bu bodrum katında. Üstünde "hatıralar" yazılı bir koli içinde. Dantel örtüsünden ayrılmış, bir poşete tıkılmıştı. Kendisi gibi artık kullanılamayan, hatırası olduğundan saklanan aynı zamanı paylaştığı bir sürü eş dost ile.
Zaman zaman ziyarete gelirlerdi onları. Gözyaşları ile geçmişe dönülür, anılar tazelenirdi. Bazen de hiç tanımayanlara tanıtılır, hayat hikayemiz aktarılırdı.

Yaşamın kıyısında der ki;
Eğer dilleri olsaydı,
yada;
Ne farkımız var?

Öykü atölyesinin fotoğrafın dili çalışmasıdır...

Pazar, Mart 01, 2009

SEVGİYE DOKUNABİLİRMİSİNİZ ?

Evet!
Sevgiye dokunmak...
Çok eskilerde bir bilmece sormuşlardı bana, cevabını bilememiş, öğrenincede itiraz etmiştim.
Bilmece bu, cevabına itiraz edilir mi?
Ama ısrarla etmiştim... Bu gün yine aynı itirazım geçerli...
Bilmece;
"Her yerde bulunan ama elle tutulmayan gözle görülmeyen nedir?"
Cevap;
SEVGİ
"Bilemediğin için itiraz hakkını kullanıyorsun" diye espri de yapmışlardı...
"Aslında bana göre sevgi, bakmasını bilirsen görür, hissedebilirsen de dokunabilirsin." dediğimde belki de iki saati aşan bir zamanda kendimizce felsefe yapıp durmuştuk...


http://www.renklitasarimlar.com/


Şimdi sizi sevgiyi görmeye ve dokunmaya davet ediyorum.
Mesleği moda tasarımcısı olmasına karşın, çok yönlü sanat dalı ile bütünleşebilen sevgili kızım Geveze kalem'im içindeki sanat sevgisini bu kez tasarımlarına döküyor yeni sitesinde.

Tüm çalışmalarının aşama aşama yakından görsem bile bu sitede görmek gururlandırdı beni.
Çünkü ben bir anneyim!

Pazartesi, Şubat 23, 2009

SİZ NE DERSENİZ

Yaz(a)mıyorum.
Okuyorum bu aralar, tüm hızımı okumaya verdim. Blog okuyorum, kitap okuyorum, ne bulursam okuyorum.
Okunası çok değerli yazılarla karşılaşıyorum.
Çoğunu paylaşmak istiyorum ama kimseyi mecbur tutmayı sevmiyorum.
Böyle bir yazı beni oldukça düşündürdü ve çok sevdim.
Bu hikayeye hayran kaldım.
Ve bir dolu blog yazıları.
Sonra kitaplar, o kadar çok kitap var ki "beni de oku" dedirten. Ne zaman nasıl! Zamanı kovalarken elimin sobe yapacağı duvar bile uzak geliyor bazı zamanlar. Dünya mı hızlı dönmeye başladı, ben mi yavaşladım, ayırt edemiyorum. Geceler eskiden daha uzundu, onlarda kısa geliyor artık. Güneş de benimle çocukmuşum gibi oyun oynuyor. Doğduğu an yüzüme bakıp "CE" yapıyor, daha gülümserken ben ona bakıyorum yok, batarken tüm ihtişamınla el sallıyor benle alay edercesine.
Eskiden umut yarındı, şimdi umut güne girdi, saatlere saklandı.

Ve izliyorum;
Korkuyla, şaşkınlıkla, üzüntüyle, çoğu kez sinirlerime hakim olabilmek için sabırla.
Ülkemin altına bir ateş düştü, cayır cayır yanıyor. Kavruluyoruz üstünde caresizce, ümitsizce. Evet izliyorum tüm haberleri, yorumları, açık oturumları.
Dehşetle!
Gündemden düşmeyen veya gündemi yeni bir gündemle örtbas edilenler. Medyasına göre tez elden yok edilenler veya sakıza döndürülenler.
Bir habere kafamızda bir yorum yapabilme zamanı bile bırakılmıyor bizlere ne yazık ki.
Hele heberlerin arasına sıkıştırılmış, kısa geçiş yapılan bir haber var ki, aslında bomba etkisi yapması gerekir bana göre. Ama çok duyarlı medyamız sonucu bekliyor bağırmak için. Mış la muş la olmaz onlar için, gerçekleşsin sonra bağıracaklar. Sırf bağırmak için olsa gerek.

"Atatürk orman çiftliği Dubai'lilere satılıyormuş"
Dubai'liler gelip Atam'ın bizlere, halkına bıraktığı yeşil korunsun diye emanet ettiği ormanımıza, yeşili yok edip öğündükleri mimarilerini denizimizin kıyısında sergileyeceklermiş. Yok artık denir de kime, tabi kendi kendimize.
Biz bu yeşil savaşını, topraklarımızı çoktaaaan kaybettik.

İzliyorum dedim ya, herkez seyretti bende kusur kalmayayım diye Issız adam'ı seyrettim daha doğrusu seyrediyormuş gibi yaptım. Bu kadar sansasyon yaratan flim bumuymuş dedim. Yok olamaz! sevgi böyle anlatılmaz.
Ben küçük hanımın şöförünü bile daha zevkle seyrederim.
Tercih meselesi belki ama bir "al yazmalım selvi boylum" flmi sevgiyi nasıl anlatırsa, sevgi odur. Demek sevgilerde değişti; flimlerde, gönüllerde.
Niye artık yerli flim yapılamıyor? Yabancı flimlere özenti, flim yapma anlayışınıda değiştirdi.
Hababam sınıfı serisi, Eşkiya, Muhsin bey, Uçurtmayı vurmasınlar, Yol, Umut v.s.
Çok eskilerde kaldım ben çook....

Başlık bulamadım bu yazıya, artık siz ne derseniz...

Pazar, Şubat 15, 2009

Ö N Y A R G I

Fazlasıyla ÖNYARGI'ya sahip olanların asla kontrol altına alamadıkları bir duygudur.
Akıl ile dil arasındaki iletişim zorluğudur, aklı aldatan erken yargıdır. Düşünen canlı dediğimiz her insanda her duygu gibi önyargı da mevcuttur. Kontrol altında tutulması sadece hoşgörü ve sabır ile frenlenir.
İnsanın kendinle olan savaşı gibidir. Ne yazık ki önyargıya fazlasıyla sahip olanlar yada hoşgörü ve sabır duygularına fazla önem vermeyenler bu savaşta mağlup olurlar. Olurlar olmasına da! önyargılarına önyargı ekleyerek galip olduklarına inanırlar.
Sadece kendi iç savaşlarıdır, onlara dışarıdan müdahale etmek olanaksızdır.
İnsanın doğrusu inandığıdır, bunu değiştirmekte kendi doğrusuna inanmaktır.
Bir başka açıdan bakıldığında; bir insanın önyargısını kabul etmemek, kendi önyargısını kabul ettirmek değilmidir?
Burada sabır devreye girmeli ve önyargıyla yaklaşımın sonu beklenmelidir. Ya da hoşgörüyle önyargılıyı kendi savaşına bırakılmalıdır. (Her ne kadar sonunda önyargısını görüp, yine de kabul etmeyenler olsada)

Her insanın nedenleri değişiktir, onun iç dünyasını, sebeplerini öğrenmeden önyargısına olumsuz yaklaşım da önyargıdır.

Düşünen canlı dediğimiz insan; bencil olmadan gerçek anlamda düşünmeye başlarsa belki de herşeyin daha kolay olduğunu görecektir.

***
Dr. Paul RUSKİN; öğrencilerine yaşlanmanın psikolojik belirtilerini öğretirken onlara yaşamakta olduğu şu durumu anlatır:
“'Hasta ne konuşuyor ne de söylenenleri anlıyor. Bazan saatlerce anlaşılmaz şeyler geveliyor. Zaman, yer yada kişi kavramı yok. Yalnız, nasıl oluyorsa, kendi adı söylendiğinde tepki veriyor. Son altı aydır onun yanındayım, ne görünüşü için bir çaba sarf ediyor, ne de bakım yapılırken yardımcı oluyor. Onu hep başkaları besliyor, yıkıyor ve giydiriyor. Dişleri yok, yiyeceklerinin püre halinde verilmesi gerekiyor. Gömleği salyalarından dolayı sürekli leke içinde. Yürüyemiyor. Uykusu sürekli düzensiz. Gece yarısı uyanıp cığlıklarıyla herkesi uyandırıyor. Çoğu zaman mutlu ve sevecen, fakat bazan ortada bir sebep yokken sinirleni- yor, biri gelip onu yatıştırana kadar da feryat figan bağırıyor.”'

Bu olayı anlattıktan sonra, Dr. RUSKİN; öğrencilerine böyle birinin bakımını üstlenmek isteyip istemediklerini sorar. Öğrencileri böyle bir şeyi yapamayacaklarını söylerler. Dr. RUSKİN; kendisinin bunu büyük bir zevkle yaptığını ve onlarında yapması gerektiğini söyleyince öğrenciler şaşırırlar.

Daha sonra Dr. RUSKİN ders konusu yaptığı hastanın fotoğrafını öğrenciler arasında dolaştırmaya başlar. Fotoğraftaki, doktorun altı aylık kızıdır.

Dr. RUSKİN, Amerikan Tıp Birliği dergisindeki makalesinde, (günümüzde çok yaşandığı gibi) gülünç bir yanlış anlamanın insana nasıl tamamen farklı bir perspektif kazandıracağını anlatmaktadır.


Öykü atölyesi
Kelime oyunları
ÖNYARGI

Pazartesi, Şubat 09, 2009

SONSUZ SESSİZLİK



Öykü atölyesinin
Fotoğrafın dili çalışmasına

SESSİZ GEMİ

Artık demir almak günü gelmişse zamandan,
Meçhule giden bir gemi kalkar bu limandan.
Hiç yolcusu yokmuş gibi sessizce alır yol;
Sallanmaz o kalkışta ne mendil ne de bir kol.

Rıhtımda kalanlar bu seyahatten elemli,
Günlerce siyah ufka bakar gözleri nemli.
Biçare gönüller. Ne giden son gemidir bu.
Hicranlı hayatın ne de son matemidir bu.

Dünyada sevilmiş ve seven nafile bekler;
Bilmez ki, giden sevgililer dönmeyecekler.
Bir çok gidenin her biri memnun ki yerinden.
Bir çok seneler geçti; dönen yok seferinden



28 yıl önce;
01 Şubat çok soğuk bir kış gününde kaybettiğim,
02 Şubat dizboyu karlar altına toprağa verdiğim,

Yaşamı boyunca sessizliğini koruyan ve sessizce giden canım BABAMIN anısına...

Cumartesi, Şubat 07, 2009

İSTANBUL İSTANBUL OLALI


Sevgili Yavrum Geveze kalem çok güzel bir konuda beni mimlemiş.
Mim konusu " İstanbul'dan neler gitsin, neler gelsin?"

Aslında tek satırlık bir cevabım olur da! bu satırın içine giren kelimeleri seçme özgürlüğüm yok. Yada kırıcı olma, saygı sınırlarını zorlama durumuna düşmek istemem.
Delikleri biraz büyük elek kullanarak, beni en çok rahatsız edenleri ve çok özlediklerimi yazmaya çalışacağım.

"İstanbul İstanbul olalı, hiç görmedi böyle keder" diyen Sezen Aksu'ya karşı ben, "İstanbul İstanbul olalı, hiç görmedi böyle çöplük" diyerek.

* İstanbul'un tüm caddelerini, sokaklarını, parklarını, piknik alanlarını, hatta çöp bidonlarının dibini saran çöpler başta olmak üzere. Adımbaşı ayaklarımıza dolanan boş sigara paketleri, izmaritleri. Kullanılmış atılmış kağıt mendiller, yiyecek ambalajları ile İstanbul'u çöplüğe, yaşamımızı mikrop yuvasına çevirmeyi başaranların, çöp toplayanlarla yarış halinde olanların tümü gitsin.
*Ve bu çöplüğe katkı sağlayan naylon poşetler de gitsin. Kese kağıtlarımız, filelerimiz, bez torbalarımız geri gelsin.
* Çeşmelerinden kana kana, hiç art düşüncemiz olmadan içilen sularımız geri gelsin.
Ortalığı kasıp kavuran su bidonları, pet şişeler ve bunları taşıyan; kaldırım, bahçe, park tanımadan kendini yolların fatihi ilan eden motosikletler gitsin.

"Sana dün bir tepeden baktım aziz İstanbul!
Görmedim gezmediğim, sevmediğim hiçbir yer.
Ömrüm oldukça gönül tahtına keyfince kurul!
Sade bir semtini sevmek bile bir ömre değer."
Diyen değerli şairimiz Yahya Kemal Beyatlı şu tepelerimizi bir görse ne der acaba? Bulabilir mi? böyle şiir yazmak için bir tepe.
Muhteşem yedi tepesi bulunan İstanbul'umun ne yazık ki artık bir tepesi yok!

* Tepelerdeki tüm meskenler gitsin. Yemyeşil tepelerim geri gelsin.

Eskiden balıkçı motorları vardı. Boğazın belirli yerlerinden sabahları balığa çıkan. "tıkı tıkı tıkı" diye çok bağırtılı olmayan sesleri ile taze balıklarını getirmek için yol alan. Küreklerin çektiği kayıkların sahillerini süslediği masmavi deniz. Boğazın iki yakasında süzüle süzüle kayan vapurlarımız. Ahşap iskelelerimiz. Vapur biletlerini alırken hatır sorduğumuz iskele görevlileri.

* İstanbul'un denizlerini mazotları ile kirleten, balıklarımızın zehirlenmesine sebep olan O devasa garip "yolcu motoru" mu ne? diyorlar. Başında, kalkana kadar avaz avaz bağıranları dahil tümü gitsin.
Üstünde pet şişelerin yüzmediği, içinde balıkların oynaştığı masmavi denizimiz, boğaz vapurları, ahşap boğaz iskeleleri, kayıklarımız gelsin.

* Sokak başı açılan hipermerket, süpermarket, şu market, bu merketlerin (en çok da bizim sitenin içinde açılan) tümü gitsin. Doyumsuzluğun sınırları zorladığı yeteri kadar alışveriş merkezleri var zaten.

"İstanbul'u dinliyorum gözlerim kapalı
Önce hafif bir rüzgar esiyor
Yavaş yavaş sallanıyor
Yapraklar ağaçlarda"
Orhan Veli şimdi gözlerini kapıyarak İstanbul'u dinlese duyar mı? ağaçlarda sallanan yaprakların sesini.

* Trafiği tıkayan, kulakları tırmalayan, gürültüye vargücüyle katkı sağlayan, kornaları yayalarla iletişim kurmaya çalışan tüm minibüsler ile yayaları, görme zahmetine katlanmayan tırlar,kamyonlar gitsin.
(Garip kaçmasa, faytonlar gelsin diyeceğim neredeyse)

* Gereksiz sabahlara kadar ışıklandırma ile "biz burdayız" reklamı yapan işyerleri gitsin. Gecenin üçünde hiç kimse ne kırtasiyeci arar, ne lahmacuncu, ne de baklavacı. Enerji açığını kapatmaya çalışıyoruz sanki.
Bu ışıklandırmadan utanarak saklanan Mehtap, "bizler burdayız" demeye çekinen yıldızlar geri gelsin, pırıl pırıl parlasınlar gökyüzünde.

*Bir de benim başkanım olmayacak ama!
Üsküdar için iyi olacağına inandığım Üsküdar Belediye Başkanlığına LEVENT KIRCA gelsin...
En azından İstanbul'un gülümseyen bir ilçesi olur.

Gitsin, gelsin isteklerim bu kadarla sınırlı değil de elekten geçenler bunlar işte...

Sanırım bu konuda Sevgili NUNU'm ve Sevgili adaşım, arkadaşım SENNUR'un söyleyecekleri de çok değerlidir.

Pazar, Şubat 01, 2009

B E K L E N T İ

Yaşamın anlamı
Sevginin umududur
Yüreğin çığlığı
Düşlerin süsüdür
Aramayı bilmek
Bulduğunla yetinmektir
Görmeyi istemek
Duyduğunu hazmetmektir
Ruhun coşkusu
Akıl yorgunluğudur


Oysa
İki kaşık aş'tır
Bedenin istediği
Toprak döşek olduğunda
Son bulur
BEKLENTİ...



Öykü atölyesi " beklenti"
kelimesi için yazdığım bir şiir


Cumartesi, Ocak 31, 2009

N İ H A Y E T !

Bilgisayarım internetle barış sağladı.
Bu barışı biraz da ben uzattım galiba. İsteksizlik, vakitsizlik değildi. Bıkkınlık! Hiç değildi, sadece zamana bırakmak istedim.

Gerçi zaman öyle köşelere gizlenip beklemez, "bana ihtiyacın var m?" hiç demez. Yolunu alır gider, giderken de bizi sürükler peşinde. İstesekde istemesekde.
Ne güzel söylemiş ÖZDEMİR ASAF
"Zamanın varsa herşeyin gelir geçer, herşeyin varsa zamanın gelir geçer."

Bana ait herşeyimle zaman geldi geçti.

Okudum ...



Okumaya değer. Kurgu ile gerçeğin iç içe geçtiği, okurken alıp götüren nefis bir kitap.




Uyuttum...

Uyuturken beni hergün biraz daha kendine bağlayan, omuzuma kafasını dayayışıyla, nefes alış verişleri ile vazgeçilmeze dönüşen muhteşem bir varlık.

Boğuştum ...

Yaşamımın vazgeçilmez iki aşkı

Biraz örgü, biraz dikiş.
İşte bana ait herşeyimle geçen zaman.

Çarşamba, Ocak 14, 2009

R E H A V E T

Bu gün tam bir ay olmuş bloğuma yazmayalı, aslında yazdım da yayım yapamadım, dosyalarımda duruyor.
Neden mi?
Biz minicik CAN'ımızla ufak bebek sevdasına düşmüşken sevgili eşim bilmediği terimlerle boğuşurken önce internet bağını bilgisayardan kesmiş, sonra da yapmaya çalışırken içinden çıkılmaz duruma getirmiş.
Sonuç; yeniden formatlanması gerek.
Bu konuda uzmanımız, sevgili oğlumuz yoğun iş temposu ve doktora tezinden kalan zamanını ayırarak yapmak istese de bizler aciliyeti yok diye engelledik.
Evden başka bilisayar veya internetde yok mu? var tabi! Demek ki biraz da ihmal yada "her horoz kendi çöplüğünde öter" misali, belki de rehavet.
Blog okumayı özledim, blog okumak hergün gazete okumak kadar alışkanlık haline geldi çünkü, okuyamayınca boşluk oluşturmaya başladı bende.
Bu arada beni merak eden ve yorum bırakan blog dostlarımın olması beni çok mutlu etti.
Bende hepsini özledim ve en kısa sürede birlikte olmayı umuyorum.

Pazar, Aralık 14, 2008

T E S A D Ü F ... MÜ?

Tesadüfen düştüğüm "o" karanlık ve bir "o" kadar da huzurlu barınağımdan dünyaya gelmek için hiç acele etmemişim. Belki de insanoğlunun en rahat yaşam süresini geçirdiği yerin orası olduğunun bilincindeydim...

İki haftalık bir gecikmeyle tesadüfen bir yılbaşı gecesi dünyaya gelmişim. Sanki bütün bir yılın yükünü taşımayı en başından hazırlanır gibi. Zamanında doğmuş olsaydım, en azından bir yılın onbirbuçuk ayını geride bırakmış, bir yılın yükünü hafifletmiş olacaktım... (nasıl hesapsa!)

Sessiz, sakin, hiç ağlamayan, emen ve uyuyan bir bebek oluşum aileme korku vermiş. Altı aylık olduğumda götürüldüğüm doktor, gayet sağlıklı olduğumu sadece sessiz ve suskun bir bebek olacağımı söylemiş...

Tüm kelimeleri bildiğim halde uzun süre konuşmaya direnmişim...

Hatıralarımın arasında, "şunu söylersen börek yapacağım" diyen halam ve "fırına götürücem" diyen eniştem gelir aklıma hep. Herhalde böreği ve ekmeği çok seviyordum. Halen de severim...

Sessizliğim, suskunluğum hep devam etti, devam etmekte. İçimde fırtınalar eserken, feryatlar yükselirken ben en huzurlu karanlığımı arardım, ararım. Dizlerimi göğsüme çekip, cenin vaziyetine gelmem rahatlatırdı ve halen rahatlatır beni...
Evimizin, karanlık ve küçük olan yüklüğü benim için böyle zamanlarımda bir kurtuluşdu. Tüm fırtınalarıma liman olmuş, gözyaşlarımı saklamışdım üstüste dizili yatak, yorgan serisine...

İlk okula başladığım yıl; birinci dönem bitiminde okuma bayramımız vardı. O yıllar birinci dönemde okumayı öğrenen öğrencilere dönem sonunda törenle kırmızı kurdele takılır ve müsamereler düzenlenirdi. Benden iki yıl önce okula başlayan ağabeyimle birlikte okul öncesi okumayı yazmayı öğrenmiştim. Ama okul başkaydı, bir dönemi zor geçirmiş, kırmızı kurdelemi ve müsamereyi beklemiştim. Kelebek olacakdım, arkadaşlarımla sahneye çıkıp dans edecektim. Anneciğim bembeyaz kelebek elbisemi hazırlamış, kanatlarımıda yapmıştı. Hergün ağabeyim ve kuzenlerimle okula giderken o gün annemle okula gidecek, annem beni giydirecek ve müsameremi seyredecekti...
Heyecandan o günün gecesinde uyumakta zorlanırken, anneciğimin bağırışları olmayan uykumu iyicene açmıştı...

Evdeki telaş, annemin feryatları, akrabalarımızın eve gelişi ve babamın bir yabancıyı annemin yanına getirişi...

Tesadüfen "o" gün, "o" gece bir kardeşim dünyaya gelmişti...

Annem müsamereme gelemeyecekti! beni giydiremeyecek, kurdelemi ve dansımı göremeyecekti, çok kızmıştım dünyaya yeni gelen o küçücük bebeğe, görmek bile istememiştim. Karanlığıma saklanıp sabaha kadar ağlamış, okula da şiş gözlerle gitmiştim. Gecenin telaşından benim kaybolduğumun farkına varamamışlar, sabah yüklükte bulduklarında ise bir güzel de azar işitmiştim...

17 Eylül, okulların açıldığı ilk gün. Orta okul üçüncü sınıfa gideceğim yıl.
Sık sık barınağımda, gözyaşlarımı emanet ederken kendimi karanlıkta kaybetmek istediğim, acı ile buruk geçen bir yaz tatili sonrası. Çok zor geçecek yeni bir döneme başlamak için keyifsiz bir hazırlanış.
Tesadüf!
Okula gidememiştim "o" gün. Çünkü annem bir daha gelmemek üzere "o" gün aramızdan ayrılmıştı...



Aslında tesadüflere inanmaz yaşamın kıyısında,
yaşanması gerekenler zamanı gelince yaşanır.

Pazar, Aralık 07, 2008

DOSTLARIMA



SEVGİLİ DOSTLARIM'A

Dost vardır meltem rüzgarları gibi eser kulağa
Dost vardır yosun gibi yalar geçer ayağa

Acizane kullandığım bir sözümdür. Dost bildiklerimden aldığım darbeler sonunda böyle düşünüp söylemişimdir kendi kendime.

Siz dostlarım;

Torunumun dünyaya gelişinde yorumlarınızla beni onurlandırdınız, dileklerinizle gururlandırdınız. KULAKLARIMA MELTEM RÜZGARLARI GİBİ ESTİNİZ.

Bir senedir sizlerle beraber yazıştık, dertleştik, güldük. Günlerimizi, sevinçlerimizi, hüzünlerimizi, düşüncelerimizi paylaştık. Öykülerde buluştuk, şiirlerde sözleştik.

Kocaman bir aile olduk, dost olduk.

Son postuma gelen yorumlarınıza, tatlı telaşımdan zaman bulup cevap yazamadım ve size bir post ile cevap vermek istedim.

Güzel yorumlarınız ve anlamlı dilekleriniz için tüm dostlarıma ayrı ayrı teşekkür ederim.


KURBAN BAYRAMINIZI EN İÇTEN DİLEKLERİMLE KUTLAR HEPİNİZE MUTLULUKLAR DİLERİM


Sevgilerimle...


Perşembe, Kasım 27, 2008

HOŞGELDİN MİNİĞİM

Bir CAN geldi dünyaya canlardan can parçası
Ufacık çıplak bedeni umutlarla sarılı
Açtı yumuk gözlerini bende varım diyerek
Şimdi tek aradığı annesinin kucağı...

Minicik yüreğinle hep sevgi arayacak
Geldiği ailede fazlasıyla bulacak
Prensesime kardeş lokumuma arkadaş
Anasına babasına bir ömür boyu yoldaş
Belkide ananesine dedesine son bir tad...

Hoşgeldin dünyamıza hoşgeldin miniğim
Getirdiğin coşkuyla şenledi gönül evim
Şanslı doğdun daim olsun dileğim
Sevgi serdik yoluna huzurla yürü meleğim...

Doğruluk adın sağlık dostun olsun
Şansın ilk günkü kadar coşkun
Ömrün su kadar berrak uzun
Yaşamın mutlulukla huzurla dolsun...


CAN'a

Geldiğin en kutsal yoldan, yaşama ilk başladığın 14.20 de ki bugün seni coşkuyla karşıladık.
Dokuz ay boyunca seni heyecanla bekledik. Son haftalar zor geçen günlerle doluydu. O ufacık bedenin annenin karnında çok hareketliydi! de doğduktan sonra hareketin ne demek olduğunu daha bir anladık. Sen yerinde duramayan cıvıl cıvıl bir meleksin. Güzelsin hemde çok güzelsin...


HOŞGELDİN MİNİĞİM...
HOŞGELDİN MELEĞİM...

Anneannen...

Pazartesi, Kasım 24, 2008

SEVGİLİ ÖĞRETMENİM


SEVGİLİ ÖĞRETMENLERİME
UFAK BİR ARMAĞAN

Kalem tuttu ellerim
Gözlerinin ışığında
Okumayı öğrendim
Yüreğindeki coşkuda
Bilgiye ilk adımlarım
Sevgi dolu kucağında...

Canım öğretmenim
Senden öğrendiklerim
Yaşam boyu gerçeklerim
Sana ihtiyacım sonsuzdur
Bitmedi daha bilmediklerim...

Öğretmenim
Bir gün değil
Tüm güzel günler
Sizlerin olsun dilerim...

Öğretmenler günü,
Başöğretmenimiz ATATÜRK'ün yolunda yürüyerek, karanlıklara ışık tutan eğitim gönüllüsü ÖĞRETMEN ordusuna kutlu olsun...



Öğretmenler Gününün Kısa Tarihçesi

Türkler, ilk önceleri Göktürk ve Uygur alfabelerini kullanmışlardır. 8. Yüzyıldan itibaren, İslamiyetin kabul edilmesiyle birlikte Uygur alfabesi bırakılarak Arap alfabesine geçilmiştir.Kurtuluş Savaşı'nı kazandıktan sonra, 29 Ekim 1923'te Cumhuriyet'i kuran ulu önder Atatürk, askeri ekonomik, sosyal ve kültürel alanlarda birçok yeniliği başlatmıştır. Bu yeniliklerden biri de, 1 Kasım 1928 tarihinde çıkarılan 1353 sayılı kanunla, Arap alfabesi yerine Latin alfabesinin kabulü olmuştur.Bu tarihten itibaren yeni harflerin öğrenilmesi ve okur yazar sayısının artırılması konusunda büyük bir seferberlik başlatılmıştır.24 Kasım 1928 tarihinde açılan, Millet Mektepleri'nde, yaşlı, genç, çocuk, kadın... herkese yeni harflerle okuma yazma öğretilmiştir.Millet Mektepleri'nin açılışı ve Atatürk'ün Başöğretmenliği kabul tarihi olan 24 Kasım günü, 1981 yılından beri Öğretmenler Günü olarak kutlanmaktadır.


.

Perşembe, Kasım 20, 2008

DÜNYA ÇOCUK HAKLARI GÜNÜ


Bugün dünya çocuk hakları günü. Tüm çocuklarımızın doğal haklarına sahip olmasını dilemekten başka ne yazık ki elimden fazla bir şey gelmiyor.
Doğal haklarının en büyüğüdür SEVGİ
*
Sevgi ile beslenen çocuklarımızın yarınları ne denli sağlam olursa, sevgisiz büyüyen çocuklarımız yarın içi kayıp demektir.
*
Çocuk istismarlığının gittikçe çoğaldığını, haklarının acımasızca ellerinden alındığını, eğitimlerine olan saygının azaldığını görmemek mümkün değil.
Haklarına kavuşamayan çocuklarımız ve doğal olmayan "hak olarak görülen" haklara fazlasıyla sahip çocuklarımız ne denli mutlu olabilirlerki?
*
Fazla birşey istemez çocuklarımız.
Küçüktürler, korunmaya muhtaç. Sevgi isterler, başlarını sevgiyle dayayabilecek bir kucak, çocukluklarını yaşayabilmek için sevgiyle uzanan bir el.
Sağlıklı olabilmek için beslenme, korunmak için dört duvar.
*
Aslında bu konu yazmakla tükenmez. Ciltlere sığmayan yazılar ne yazık ki gerçekleri değiştirmeye yetmedi.
Şiddete, tacize maruz kalanlar...
Acımasızca dünyaya getirilip terkedilenler...
Eğitimden yoksun bıraktırılıp çalıştırılanlar...
Sevgi yerine parayla sarılanlar...
Görmezden geldiklerimiz...
Sırtımızı çevirdiğimiz...
Bunların hepsi bizim çocuklarımız değil mi?
*
İstanbul'un orta yerinde, evlerini yıktıkları bir mahallenin tüm çocukları, üç yıldır korunmasız bir çadırda yaşatılıyorsa!
***
Dünya çocuk hakları bildirisi:
Her çocuk bu bildiride belirtilen haklardan yararlanmalıdır. Hiç bir çocuk ırk, renk, cinsiyet, dil, din, siyasal inanç nedeniyle ayrı tutulamaz.Her çocuk korunacak ve özel bakım görecektir. Çocuğun iyi koşullar altında, zihnen, bedenen gelişmesi sağlanacaktır. Buna ilişkin düzenlemeler yasalarla güvence altına alınacaktır. Bu amaçla hazırlanacak yasalarda çocuk yararına olacak durumlar göz önünde tutulacaktır.Her çocuk doğduğu andan başlayarak isme ve yurttaşlığa hak kazanmalıdır.Çocuk, sosyal güvenlikten yararlanmalıdır. Sağlıklı büyüyüp gelişmesi için gereken her çaba gösterilmelidir.Sakat çocuklar için özel bakım ve eğitim uygulanmalıdır.Çocuktan sevgi esirgenmemelidir. Ailesi olmayan ve yoksul çocuklara özel ilgi gösterilmelidir.İlkokul eğitimi parasız ve zorunlu olarak çocuğa sağlanmalıdır. Çocuklar genel bilgilerini arttıracak, yeteneklerini geliştirecek toplumsal sorumluluklar yüklenecek biçimde eğitilmelidir. Çocuğun eğitiminden sorumlu kişiler eğitime, öğretime ayrı bir özen göstermelidir. Çocuk; bir tür eğitim olan oyun oynamak ve dinlenmek olanaklarına sahip olmalıdır. Yöneticiler çocuklara bunları sağlamalıdır.Sosyal yardım ve korunma konusunda çocuk ilk düşünülen olmalıdır.Çocuk her tür kötülük ve sömürüden korunmalıdır. Çocuk, her ne biçimde olursa olsun alım satım konusu olmamalıdır.Çocuk ırk, din ve insanlar arasındaki ayrılık yaratan baskılardan titizlikle korunmalıdır.

Cumartesi, Kasım 15, 2008

PAZAR NEŞESİ

İnternetin en sevdiğim tarafı ; gazeteleri dolaşmak, ilgilendiğim yazarların geçmiş, okuyamadığım yazıları ve günlük yazılarını okumak.
İç karartan, sıkıntıma sıkıntı katan bir sürü haber ve yorumdan sonra!

Çok güldüm ve paylaşmak istedim.
Teşekkürler Can ATAKLI

İnternet geyikleri:
İnternet çıktı çıkalı herkes alabildiğine özgür oldu. İsteyen istediğini yazıyor. Doğru ya da yanlış olmasının hiç önemi yok çünkü her durumda bunları ciddiye alan “müşteri” çıkıyor. Bu açıdan bakınca internetin “sakıncaları” üzerine alabildiğine yazabilirim. Ama bugün işin gülümseten tarafına değinmek istiyorum. Her hafta pazar günleri bu köşeye pek çok kişinin gülerek okuduğu yazılar koymaya çalışıyorum. Tabii bunların hepsi de benim “çok akıllı” beynimden çıkmıyor. İnternet denilen şu çağın aracı da çok yardımcı oluyor. Örneğin, mizah yeteneği çok gelişmiş okurlar var. Yıldırım Tuna, Giray Ertuğrul aklıma ilk gelen isimler.

Tabii bir de internette gezen espriler var. Bunların çoğunun yazarı bile belli değil. Bazıları toplama. Bazıları esprili birinin üretip arkadaşına gönderdiği mesajın gruplar aracılığı ile yayılması. Ama sonuçta çoğu pek keyifli pek güzel.Zaman zaman bunları Vatan okurlarıyla paylaşmamı eleştirenler de çıkıyor. Örneğin diyorlar ki: “Kardeşim bunların hepsi internetteki geyikler, herkes biliyor, sen niye sayfana koyuyorsun.” Buna cevabım şu oluyor: “Evet internetle çok haşır neşir olanlar bunları bilebilir. Ama bir de gazeteyi fiili olarak alan, internetteki bu geyikleri görmeyen ya da o sırada ilgi uymayan pek çok kişi var. Sonuçta bir pazar gününü keyifli geçirmek istiyorum herkes gibi.
Ayrıca öyle bazı fıkra ve epriler var ki, insan bilse bile yine de gülüyor.” Bunun dışında bir de internette gezinen, benim pek rağbet etmediğim kimi geyikler ya da efsaneler var. Örneğin, çayına ilaç karıştırıldıktan sonra kaçırılan, iki böbreği alınan insanlar. Ya da sinemada yan koltukta oturan birisinin AIDS mikrobu enjekte etmesi. Veya bir mesajın 7 kişiye gönderilmesi halinde çok para kazanılacağının ileri sürülmesi.İşte yine kimliği belirsiz bir okur internetteki bu geyik ve efsanelerden yola çıkarak bir mektup yazmış. Tabii bu esprilerin çoğunu internetteki geyikleri bilenler anlayacaktır ama bilmeyenlerin de anlamaması mümkün değil zaten.
Birlikte okuyalım:
İletmezsen Ölümü Gör Bu zamana kadar bana zincir e-posta gönderen tüm dost ve arkadaşlarıma teşekkürü bir borç bilirim...
* Sayelerinde tuvalet temizlemekte kullanıldığını öğrendiğim kolayı içemez oldum.
* AIDS virüsü taşıyan iğneler kıçıma batar korkusuyla sinemaya gidemez oldum.
* Deodorantlar kanser yapıyor diye artık domuz gibi kokmaya başladım.
* Telefon hattımı kullanıp bana borç takarlar korkusuyla telefonlara da cevap vermiyorum.
* İçinden fare ya da fare zehiri çıkar diye kutu içeceklerin hiçbirini içmiyorum.
* Çok sevdiğim içkime ilaç koyup beni uyuturlar, organlarımı çalarlar ve buz dolu bir küvetin içinde uyanırım diye bana yaklaşanları da tersliyorum.
* Neyim var neyim yoksa satıp hastanede yatan ve büyük ihtimalle ölmek üzere olan çocuklara yatırmayı düşünüyorum.
* Mail listesine katılırsam alacağım söylenen para, bilgisayar, cep telefonu ya da gezileri beklemekten de evden dışarı çıkamaz oldum.
* Bir maili ’forward’etmedim, başıma ne belalar gelecek diye korkuyla beklemekten ruh sağlığımı da kaybettim.
* Yerli malı kullanacağım derken marketlerde barkodu 869 ile başlayan ürünleri aramaktan gözlerimin biraz daha bozulduğunu fark ettim.
* Sevgili dost ve arkadaşlarımdan gelen “lütfen okuyunuz”, “çok önemli”, “aman virüse dikkat”, “bilmem kim para dağıtıyor”, “en az beş kişiye yolla”, “inanmadım ama doğruymuş”, “kişiliğini test et”, “tıkla para yolla, tıkla yardım et”, “bilmem kim seni gözetliyor”, “bilmem kime mail at, haddini bildir”, “onu yeme bunu ye” şeklinde başlayan kerameti kendinden menkul, nev’i şahsına münhasır bu mailler sayesinde hep beraber “kafayı çizme” ye ne kadar yakın olduğumuzu da müşahade etmiş oldum.
ŞİMDİ: Eğer bu yazıyı 60 saniye içinde 1200 kişiye göndermezsen bilesin ki bir kuş sabah akşam kafana edecek ve hayatı sana dar edecektir.
Bir Dost...

*****Erkeklerin kadınlardan ricasıdır
* 8 hafta süren baş ağrısı olamaz, bir doktora gidin.
* Alışveriş yapmak zevkli değildir ve asla da olmayacaktır.
* “Beni seviyor musun?” diye sormayın. Emin olun ki sevmesek yanınızda bir saniye bile durmayız.
* Bizden sizinle aynı üzüntüyü çekmemizi beklemeyin, o sizin kız arkadaşlarınızın işidir.
* Bir yere gittiğimizde, hangi kıyafeti giyerseniz giyin, size çok yakışıyor, yemin ederiz. O yüzden bir daha sormayın.
* Biz erkekler basitizdir. Mesela sizden ekmeği getirmenizi istiyorsak, aslında ekmeği getirmenizi istiyoruzdur. Bundan “ekmek masada değil” diye bir iğneleme yaptığımız sonucunu çıkarmayın.
* Eğer 2 değişik şekilde anlayabileceğiniz bir şey söylemişsek ve bunlardan biri kötü ve sizi üzecekse, kesinlikle öbür anlamında söylemişizdir, boşuna bizi sıkıntıya sokmayın.
Eğer bir şey istiyorsanız sormanız yeterli. Bir şeyi açıklığa kavuşturalım. Biz erkekler öyle farklı anlamlar taşıyan dolaylı soruları anlamayız. Ne istiyorsanız doğrudan söyleyin.
* Eğer şişmanladığınızı düşünüyorsanız büyük ihtimalle şişmanlamışsınızdır zaten.
* 30 çift ayakkabınızdan hangisinin kıyafetinize uyacağını sormayın, bilmiyoruzdur. Sormayınız.
* Evi temizleyip yorulduktan sonra, yüzünüze bakılmayacak haldeyseniz, yaptığınız temizliğin bizim için bir anlamı yoktur, takdir beklemeyin. Temiz bir evden önce güzel en azından bakımlı görünen bir kadınla bir evi paylaşmak daha anlamlıdır.
* Size “neyiniz var” diye sorduğumuzda, “hiçbir şeyim yok” derseniz size inanırız, bizim için olay bitmiştir. O yüzden bir şeyiniz varsa doğrudan söyleyin sonra bizi anlayışsız durumuna düşürmeyin.

*****
Bakanlık mührü
İyi yetişmiş, saygın bir ailenin oğlu “helal süt emmiş” temiz bir kız aramaktadır. Günün birinde bir kızla tanışır ve evlenmeye karar verir. Yalnız bir şartla: Bekaret kontrolü yapılacaktır.Kız daha önceki ilişkileri nedeniyle bakire değildir ve ne yapacağını bilemez halde en yakın arkadaşına durumu açar. Arkadaşı “Korkacak ne var. Git bir kasaba herhangi bir etin zarından bir parça iste. Getir onu bizim tanıdık bir doktor var, kızlık zarını diktiririz” der. Kız arkadaşının dediğini aynen yapar.Bir süre sonra erkeğin ailesi ile birlikte bekaret kontrolü için doktora giderler. Doktor kızı muayeneye başlar ama bir süre sonra “Allah! Allah” diyerek geri çekilir. Tekrar bakar, tekrar şaşkın bir halde geri çekilir. Erkeğin annesi “Hayrola doktor bey, bir sorun mu var, yoksa kız bakire değil mi?” diye sorar.Doktor bir süre düşündükten sonra cevap verir: “Bakire olmasına bakire de benim anlamadığım sağlık bakanlığı mührünün burda ne işi var?”
*****
Daha varmı? derseniz burda

Pazartesi, Kasım 10, 2008

Cuma, Kasım 07, 2008

YAŞAM PINARLARIM


Doğumla ölüm arasında sıkışıp kalmaktan yorulduğumda, acımasızca sıyrılmak istedim hep zamandan.
Bu yolda uğradığım tüm limanların yalan, sığındığım tüm koyların fırtınalı olduğunu öğrendim.
Sessizliğin sesinde huzur aradım, olmadı! Gürültülerle boğuştum.
Tebessümler, kahkahalar, dostluklar sahteydi...
Ağlamalar, feryatlar, çırpınışlar gerçek...
Yüreğimde selleri çoşarken, sevgi susuzluğunda kaybolduğumu farkettim.
Değerliydi her an'ım, incitmekten korkardım. Ben korktukca, acımadı yaşam har vurup harman savurdu yıllarımı.
Kimseye değildi kırgınlığım, olamazdı!
Yaşamdı bu çözemediğimiz, beni bizleri istediği yere savuran.
Çok kez mechula giden karanlığı düşledim. Daldığımda o karanlığa, giden sevgiler tek tek dizilirlerdi karşıma.
Sanki " gel dönme arkana" der gibiydi bakışları.
Gitmekmiydi? Dönmekmiydi? İstemek.
Karanlığa koşmak mı? Aydınlıkta kalmak mı?Oysa!
İstemek değildi kabullenmekti yaşam.
Seninle sensizliği özler gibi...
Karanlıkta sakladığım sevgi, güneşle aydınlığa kavuştuğunda kafesine sığmayan kuş olur yüreğim.
Kırar karanlığı pırıl pırıl parlayan yıldızlarım.
Çerçevedeki o fotoğraflar, duvarlara sinmiş kokular, bir top bir araba.
Hecelere bölünen, müzik çağrışımlı sesleniş.
Beni çağıran o ses, içimi ısıtan bir bakışla ellerime uzanan küçük yumuk bir el.
Ne yana dönsem her daim yanımda yorgun bir yürek.
Canımdan can olanlar, bana can tattıranlar.
YAŞAM PINARLARIM'dır,
Beni hayata bağlayanlar...
.
Öykü Atölyesi
Kelime MED-CEZİR

Çarşamba, Ekim 29, 2008

CUMHURİYET BAYRAMIMIZ TÜM ULUSUMUZA KUTLU OLSUN


ATAM
BİZE BIRAKTIĞIN BU DEĞERLİ EMANETİ GELECEK NESİLLERE SEVGİYLE SAYGIYLA VE BIRAKTIĞIN DOĞRULUKTA DEVREDECEĞİZ

Seksen beş yıl önce ümmetçi çizgi koskoca ülkeyi İngiliz,Fransız ve Alman sömürgecilerine teslim etmişti. Onların buyruklarıyla ülkeyi idareye çalışıyor, yeraltı ve yerüstü tüm zenginliklere el konuluyordu.

Halk aç, umutsuz ve örgütsüzdü. Batılılar açıkca ülke topraklarını parçalamak için sürekli planlar yapıyorlar ve bu planlarında da başarılı oluyorlardı.

İşte böylesine umutsuz günlerde doğudan bir güneş doğuyor ve bu kahredesi karanlığı yerle bir ediyordu.Seksen beş yıl önce bu güneşin ışıltılarında yeni, yepyeni bir CUMHURİYET kuruluyordu.

Nur içinde yat BÜYÜK ATAM! Kurduğun bu muazzam eseri korumakta güçlükler çekerken seni özlemle, minnetle, saygı ile anıyoruz!


Not:
Hastalıktan yeni kalkan bloğum, tam iyileşemediğinden, çok istediğim halde resim ekleyemiyorum, yorumlara giremiyorum. Gayriresmi yoldan da ancak bir yazı yayınlayabildim. Sevgiler...


Pazar, Ekim 26, 2008

BLOGLARIMIZI GERİ ALABİLMEK İÇİN İMZA KAMPANYASINA KATILALIM

Bilgi için:
http://blogspotacilsin.wordpress.com/

Cumartesi, Ekim 25, 2008

NEREYE GİDİYORUZ

BLOGGER DÜNTASI ŞOKTA!
Dünyanın en büyük paylaşım platformuna Türkiye yasak koydu.YouTube yetmedi, şimdi de Blogger'a erişim yasağı geldi.24 Ekim 2008 / 18:39
Google tarafından 2003 yılında satın alınan en popüler İnternet günlüğü (blog) servisi blogger.com, Türk Mahkemeleri tarafından engellenen büyük servislerler arasındaki yerini aldı.

İnternet dünyasının kişiselleşmesinde büyük rolü olan ve Web 2.0 dünyasının en yoğun şekilde kullanılan internet günlüğü (Weblog, Blog) servisi blogger.com'a Diyarbakır 1. Sulh Ceza Mahkemesi 20.10.2008 tarih ve 2008/2761 sayılı kararı gereği erişim engellendi.

Servisin ana etki alanı blogger.com ile birlikte kullanıcıların günlüklerini yayınladıkları alt etki alanlarını barındıran blogspot.com etki alanına da erişim tüm alt etki alanları ile birlikte engellendi.

Servis, dünya çapında milyonlarca kullanıcıya hizmet veriyordu, daha önce kapatılan internet günlük servisi wordpress.com gibi, blogger.com'un da Türkiye'de azımsanmayacak kadar çok kullanıcısı bulunuyor

Blog hesabınıza nasıl gireceksiniz?

Diğer tüm kapatılan sitelerde olduğı gibi yine www.vtunnel.com adresinden hesabınıza erişmeniz mümkün.Blogger.com'un kapanması diğer kapanan veya kapatılan sitelerden farklı.En azından binlerce kişisel blog sayfasının alduğu düşünülürse bu durumu protesto etmek tüm internet kullanıcılarına düşüyor.

ALINTI: http://www.ankarahaber.com


KAPATMA ÇÖZÜM DEĞİL

ÇEKİN FİŞİNİ ADSL'LİN

MEDYAYI DA YASAKLAYIN

ALIN ELİMİZDEN OKUMA YAZMA ÖZGÜRLÜĞÜMÜZÜ

BİZ ÇOKTAAAAAAAN HAKETTİK BUNU


Kısa bir süre ayrı kaldığım bloğumdan, beni ziyaret ederek birbirinden değerli yorum bırakan tüm dostlara teşekkür ederim.
Maillerimden okuyabildiğim yorumlarınıza cevap yazamadığım için özür dilerim.

Pazartesi, Ekim 20, 2008

ULUSLARARASI ARKADAŞLIK ÖDÜLÜ



"Proximidade Award"''Friendship Around The World Award""DÜNYA ÇAPINDA ARKADAŞLIK ÖDÜLÜ"


Bana bu ödülü gönderen Sevgili BİR DUT MASALI NU-NU' ma ve
Sevgili ZERRİN PASTA EVİ' NE çok çok teşekkür ederim.

Bu ödül aynı zamanda bloğumun 1. yılını doldurmasına denk gelmesinden çok mutlu oldum.
Zincir oluşması için ÖDÜL'ümü seve seve dağıtıyorum.

01- Bana Dair-Berrin

Bir yıldır beni yalnız bırakmayan, okumalarınla yazılarıma destek olan, yorum bırakan ve bırakmayan tüm dostlara gönülden sevgiler.


Cumartesi, Ekim 18, 2008

ŞARKILARIMI GERİ İSTİYORUM


Evet!
Şarkılarımı geri istiyorum. Çocukluk şarkılarımı, çocukluk şiirlerimi.
Hayır!
Kendim için değil, bugünün çocukları için. Çocukla yeşeren, çocukla güzelleşen, çocukla büyüyen şarkıları.

"Küçücükken başucumda bana ninni söylerdin
Sabahları uyanınca beni okşar severdin......

"Daha dün annemizin kollarında yaşarken
Çiçekli bahçemizin yollarında koşarken......

"Küçük Ayşe küçük Ayşe napıyorsun bana söyle
Bebeğime bakıyorum ona ninni söylüyorum......

"Erken yatarım erken kalkarım
Bir yumurtayı sütle çırparım......

"Orda bir köy var uzakta
O köy bizim köyümüzdür
Gitmesekte görmesekte
O köy bizim köyümüzdür......

"Kestane gürgen palamut altı yaprak üstü bulut
Gel sen burda derdi unut orman ne güzel, ne güzel......

"Dağ başını duman almış yürüyelim arkadaşlar
Güneş ufuktan şimdi doğar yürüyelim arkadaşlar......

Sevgi tadında şiirler

"Anneciğim seni ben çiçeklerden yemişten
Sarı saçlı bebekten canımdan çok severim......

Oyun tadında şiirler

"Komşu komşu oğlun geldimi?
Geldi geldi
Ne getirdi
İncik boncuk
Kime kime......

Masal tadında şiirler

"Çocuktum ufacıktım
Top oynadım acıktım
Buldum yerde bir erik
Kaptı bir alageyik
Kaçtı hemen ormana
Bindim bir akdoğana......

Çocuk şarkıları ile büyüyen çocuklar, yarının güvencesidir. Peki kaç çocuk biliyor acaba bu şarkıları?

"Eski şarkılar bunlar" diye düşünülebilinir. Peki yenileri bestelendi mi? Bu tatda, bu çağrışımlarda.
Oldu; Bülent Ortaçgil, Fikret Kızılok. İki büyük müzik devi. Yaptıkları çocuk şarkıları zamana yenik düştü, kıymetini bilmeyen çocuklar arasında kayboldu gitti.

Okullarda halen müzik dersi var mı? Bilmiyorum, gerçekten bilmiyorum. Okula giden çocuğum yok, o nedenle takibim de yok. Ama okullarda müzik dersi olsaydı, çocuklarımız sokaklarda;
"Allah belanı versin" yada " bas gaza aşkım bas gaza" şarkılarını söylemezlerdi.

Fazıl Say " Okullarda müzik eğitimi verilmiyor" dediğinde MEB açıklaması "Türkiye genelinde yedi okula bir müzük öğretmeni düşüyor, Branş öğretmen açığını sınıf öğretmenlerinle kapatmaya çalışıyoruz" karşılığı bazı gerçekleri gösteriyor ki
Okularda müzik dersi yok!

Konservatuvar şan bölümü mezunlarının zorunlu eğitimi olmadığından, ekstralar ve yarışmalar daha cazip olduğundan açığımız bu gidişle daha da büyüyecektir sanırım.

" Hayatta müzik gerekli değildir. Çünkü hayat müziktir"
Mustafa Kemal Atatürk


Yaşamın Kıyısında kimseyi yargılamıyor sadece düşünüyor.

Çarşamba, Ekim 15, 2008

YOKSULLUK

Konu YOKSULLUK olunca düşündürücü dedim.
1- Sefillik, Fakirlik, Sefalet.
2- Verimsizlik, Yetersizlik. (Mecaz anlamda)
Türk Dil Kurumu böyle anlatıyor yoksulluğu.

Bana göre;
Asgari ihtiyaçlarını gelirinle karşılayamayan her insan yoksuldur...

Ülkemiz çok yoksulluk gördü, çok yokluklar yaşadı. İkinci dünya savaşı sırasında ve sonrası yaşanan yoksulluk, şekerin bulunmadığını, çayların üzümle içildiği dönemler anlatılır hep. "Yokluğun, yoksulluğun içinde elimizdekilerinin idaresini bilirdik" derlerdi büyüklerimiz. Belki bu nedenle üzüm ve çayı bulmuş bir ülkeydik.
Evet çok yoksulluk çektik, yokluklar yaşadık.
Sırası geldi kuyruklarda yağ bekledik, tüp bekledik.
Sırası geldi "kalkınmamız için kemerleri sıkın" dediler. Tüketimimizi asgariye indirdik, gereksiz masraflardan kaçındık, senin var benim yok demedik. Paramızı idare etmek zorundaydık.
Yoksul bir ülkeydik, ama! hep birlikte.

Yokluklarımız vardı ama mutluyduk. İnsanlar birbirlerine gülerek bakarlardı. Tebessümün, saygının, insanlığın yoksulluğu olmayan bir ülkeydik biz.

Parmaklarımızla sayacağımız zenginlerimiz vardı bu ülkede. En büyük zenginimiz Vehbi Koç, Arçelik Firması sahibi. Kışlık evindeki buzdolabını değiştirmesi gerektiğinde, eskisini yazlığına taşıyan zenginimiz. (Kızı Suna Kıraç kitabında, varlık içinde varlıkların nasıl kullanıldığını çok güzel anlatmış.)

Yoksullarımız, bugünkü gibi çöplükten yiyecek toplamaz, kömür için belediye kapılarını aşındırmaz, bilmem ne adı altında kurulan derneklerden yardım beklemezdi.
Çünkü yoksul ülkemizde kesilen kurbanlar, zekatlar, fitreler gerçek yerini bulurdu. "Komşu koşunun külüne muhtaç" deyimiyle komşu kapısı bilinirdi.

Kalkınmak için yoksullukla savaşan ülkemiz aynı zaman da çok da zengindi.
Orman, tarla, toprak zenginiydi.
Su, hava, deniz zenginiydi.
Eğitim, kültür zenginiydi.
Bölünmemişti halkımız, sünni, alevi, kürt diye.

Halkımız yokluklarla, yoksullukla savaşarak kalkınmak için çok mücadele etti. Fabrikalarımız oldu, döner sermayelerimiz, tren yollarımız kara yollarımız, tekellerimiz.
Vardı!
Şimdi artık kalkındık. "Herşeyimiz var hamdolsun"
"Artık ülkemiz yoksul değil."

Parası yoksa bile cebinde, gelirinin üç katı, bilmem kaç tane kredi kartı var. Ödeme zorluğu da çekmiyor. Minumum ödenmesi yeterli. Olmadı bir yerde takıldı, olsun! Bir başka bankaya gider, kapısında sorgusuz kredi kartı dağıtılıyor. Yeni bir kredi kartı alır, yeni kredi kartından çek nakiti öde borçlu olduğun bankaya.
Apartman aidatını ödemede zorlanan halkımızın kapısında arabası var. Marketine bile arabasıyla gider, arabanın neyle çalıştığı önemli değildir.
Yabancı sermayeli alışveriş merkezleri, haftanın yedi günü, günün her saatinde tıklım tıklım. Taksitle alışveriş imkanının sınırı yok. Restaurantlarda yer bulunmuyor, yoksul ülke değiliz ki! niye evde yemek kaynatalım.
Moda sıklıkla değiştiği için giysilerimiz de eskimiyor. İhracat fazlası mallar ucuz, dolaplarımız ağzına kadar dolu. İhtiyaç mı? önemli değil bizim için.

Yeni türeyen zenginlerimiz artık sayılmayacak kadar çok.
Yoksullukla savaşarak kalkınmaya çalışan ülkemiz artık zengin. Güçlükle yaptırılan fabrikalarımız, döner sermayelerimiz, yollarımız yeşermeye başladı ve bize dolar olarak geri döndü...
Dış kaynaklara satıp satıp ülkemizi dolara boğuyoruz.
Dolarlarımızı da düğünlerde havalara savuruyoruz.
Topraklarımızı satıp, gökdelenlerle ülkemi güzelliklere kavuşturuyoruz.

Artık ülkemiz yoksul değil, halkımız ülkenin zenginliğinden gözleri kamaşmış, gayri imkanları ile yaşadığını, asgari geçimini geliriyle karşılıyamadığını, yoksulluğunu unutmuş durumda.

Ülkemiz içinde yoksulluk mu var? yoksullarımız mı var? yoksa zengin miyiz?
Ben çözemedim...

Ama başka bir gerçek var ki!
Ülkemiz gerçekte şimdi, çalışmakla kazanılmayacak, parayla alınmayacak yoksulluğun içinde.

Ormanlarımızdan, denizlerimizden, suyumuzdan, yeşilimizden, toprağımızdan, tarlalarımızdan yoksuluz...
Sevgiden, saygıdan, adabı muaşeretten, görgüden, konuşmadan yoksuluz...
Arkadaşlıktan, dostluktan, kardeşlikten, komşuluktan yoksuluz...
Eğitimden, öğretmenden, öğretmen yetiştiren okullardan, Ata'mızın bizlere bıraktığı Cumhuriyetin harcı öğretim birliğinden, kültürden, sanattan, müzikten yoksuluz...

Bizler temel değerleri yok olan bir ülkenin içindeyiz.
Ama!
Farkında değiliz...

Salı, Ekim 14, 2008

15 EKİM' de BLOGLAR ARASI KELİME OYUNU DAVETİ

**
15 Ekim'de Bloglar arası konusu "YOKSULLUK" olan bir kelime ile, düşüncelerin yazıya dökülmesi kararlaştırılmış.

Bana ve benden dolaylı Sevgili yavrum "Geveze kalem" e bir davet geldi.
Ve dostlarıma da duyurmam önerildi.
Bloğuma uğrayan, yorum bırakan ya da bırakmayan tüm dostlara bilgidir.

Kendi adıma ben katılmayı uygun gördüm.

Pazar, Ekim 05, 2008

BAYRAM B İ T T İ!!!



Bir bayramı daha bitirdik.
Tam dokuz gün.
Bizim bildiğimiz bayramlar üç gün olurdu. Nedense son senelerede bayramlar dokuz güne çıktı.
Bayram mı?Tatil mi?
Ne tatili bayram, bal gibi bayram işte.
Bir ay tutulan orucun hıncını çıkarmak istercesine yedik, içtik.
Dokuz gün çalışmamanın zevki ile gezdik, eğlendik.
Deyim yerindeyse, vur patlasın, çal oynasın bayram yaptık.

Dünyada yer yerinden oynuyor, dokunmayın bayramdayız. Ekonomi battı batacak, bayramdayız sonra düşünürüz.
Lunaparklar, dönme dolaplar, bozulanlar, korku saçanlar. Bayramdayız şimdi, biri bozuksa başka lunaparklar da var!
Altınova yerlebir olmuş, kardeş kardeşi vuruyor. Camlar kırılıyor, canlar yanıyor. Sebep yüksek sesle müzik dinlemek. Hani bayramdaydık!

Bir askerimiz daha şehit. Sus karıştırma şimdi bayram.
Yollar kan revan içinde, tatile yetişme telaşı. Trafik canavarı bayram yapmıyor, can alıyor. Allah korusun, ama bayram, gitmeyelim mi?

Elektrik, doğalgaz zamlandı.
Bayramdayız şimdi, şunun şurasında bayram yapıyoruz. Hem daha kara kış da gelmedi.
Bayram öncesi çılgınca yapılan alışveriş ceplerimizi boşalttı. Ekonomiye katkı! Sonra düşünürüz şimdi bayram.
6 Ekim İstanbul'un kurtuluşu. Kim kurtulmuş! Haa tatil mi yoksa. Sadece okullarmı? Tüh be, olsun çocuklarımız bir gün tatil ya. Hem okuyupta ne olucak ki? Tatil iyi, anneler bir gün daha rahat.

Ulusca severiz tatili, Meclis bile 2.5 ay tatilden sonra 1 Ekim de açıldı. Ama tatile denk geldi, ne yazık ki! Bayram tatili hem de.

YA BU GÜNDE BAYRAMDAYIZ diyebilecekmiyiz?
Gencecik fidanları toprağa verirken, kim susturabilecek alev alev yanan yürekleri?
Onbeş eve giren, bir ömür boyu sönmeyecek ateşi görmezden gelebilecekmiyiz?
Anaların ağıtlarını, babaların gözyaşlarını, eşlerin feryatlarını, çocukların hıçkırmalarını yok sayabilecekmiyiz?
Bugün bayram değil. Bugün acı var, dün de olduğu gibi. İyileşmeyecek yaralar açan acılar.

ŞEHİTLERİMİZE RAHMET, ACILI AİLELERE SABIR dilemekten başka birşey gelmiyor elimden ne yazık ki!

Pazartesi, Eylül 29, 2008

ŞEKER TADINDA BAYRAMLAR


Çocukluğum; bayramdan iki gün önce gelen, büyüklere götürülecek ve bir taneside bayram sabahı açılacak "Ali Muhittin Hacı Bekir" şekerlemeleriyle geçti. Kardeşlerimle o şeker kutusunun açılması için beklediğimiz bayramları hiç unutamam.


Çocuklarımın Bayramı da şekerliydi tabi ki, eve iki gün önceden gelen şeker kutuları bir fazlasıyla alınırdı bu sefer.
Çocuklarım bayramı beklemeden tadına doymaları için.


Bu bayram, "Prensesim" dişlerini yaptırdı, bayramda şeker yiyebilsin diye. Annesinin defalarca götürüp, dişçi koltuğuna bile oturmadan döndüren prenses, hemde kendi isteğinle yaptırdı.

Lokum'um ağzına aldığı şekeri emerken, gözlerindeki mutluluk ışığı görülmeye değer bir o kadar şeker tadı.


Şeker tabağımız, hemen kapı önünde portmantoda hazır. Bayram sabahı sırf şeker için bayramlaşmaya gelecek çocukları bekliyor.


ŞEKER ve ÇOCUK bu kadar mı yakışır birbirine?
Hepinize Şeker tadında bir bayram, çikolata tadında mutluluk dilerim.
Sevgilerimle...

LinkWithin

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...